33 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 33 BÖLÜM

Mağaranın içerisini aydınlatan meşalelerin çıtırtısı, taş duvarlara vuran titrek gölgelerle birlikte derin ve huzurlu bir sessizliğe karışıyordu. Dışarıdaki o acımasız ormanın, tanrıların öfkesinin ve ardı arkası kesilmeyen savaşların gürültüsü bu sığınağın kalın duvarları dışında kalmıştı. Üzerlerindeki kan ve toz tabakasından sıyrılıp biraz soluklanan ikiliden Dilara, karnından gelen gurultuyla ellerini karnına bastırdı; yüzündeki yorgun ifadeye hafif bir tebessüm karışarak babasına döndü:
— Baba... Çok acıktım. Acaba buralarda yiyecek bir şeyler var mı? Günlerdir doğru düzgün bir şey alamadık boğazımızdan.

Cafer, mağaranın geniş taş odasında ellerini birbirine sürtüp etrafı incelerken iç çekti ve dev savaşçılara doğru dönerek sordu:
— Haklı... Yol boyunca harcadığımız enerji bizi tüketildi. Bu mağarada yiyecek bir şeyler bulabilir miyiz?

Onları dinleyen dev Bogatyr lideri Ratibor, kalın sesiyle tok bir gülüş salarak başını salladı ve konuştu:
— Elbette var yabancı. Tanrılar gibi insanları açlığa mahkum edip kırıntılarla beslemeyiz biz; dağların ve toprağın bereketi bu mağarada her zaman paylaşılır.

Bunun üzerine Dobrogost, kalın kolunu uzatarak mağaranın arka köşesindeki karanlık oyuğu işaret etti ve diğer savaşçılara başıyla komut verdi. Kısa süre sonra Vsevolod ve Dobrogost, kollarında devasa, odun ateşinde pişmiş kahverengi kabuklu, ev büyüklüğünü andıran dev bir ekmek somunuyla geri döndüler. Savaşçıların ellerindeki o dev ekmek, normal bir insan masasını tamamen kaplayacak kadardı. Dobrogost somunu kütüğün üzerine bıraktığında mağarayı taze pişmiş köy ekmeğinin mis kokusu sardı.

Dilara, gözleri kocaman açılmış bir şekilde önüne konulan devasa ekmeğe bakarak şaşkınlıkla yutkundu ve ellerini iki yana açarak fısıldadı:
— Oha... Ben bunu tek başına yesem bile bir yıl bitiremem herhalde! Bunlar ne kadar büyük böyle?

Vsevolod, sert yüz hatlarının altındaki samimi bir gülümsemeyle elindeki büyük taç bıçağıyla ekmekten devasa bir dilim kesip ikisine uzattı ve gür bir sesle ekledi:
— Korkma kız küçük, bizim yiyeceklerimiz de boyumuz gibidir ama midenizde yer açmasını bilirsiniz. Fazlasıyla yeter bu size; biz o gökteki kibirli tanrılar gibi cimri ve bencil değiliz, soframız da dostluğumuz da geniştir.

Cafer, dev savaşçının uzatıp paylaştığı bu sıcak ve samimi ikramı kabul ederek ekmekten bir parça kopardı; uzun zamandır duyduğu o açlık hissi bu ekmekle biraz olsun hafiflerken, Dilara da gülümseyerek ekmekten bir ısırık aldı. Sığınağın o loş ve güvenli köşesinde, dışarıdaki ölümcül dünyadan uzakta ilk kez bu kadar huzurlu bir soluk alıyorlardı.

Mağaranın içindeki loş meşale ışığı, dev ekmek somunundan koparılan parçalarla hafifleyen yorgun havayı aydınlatırken, Cafer elindeki ekmekten bir parça yiyip derin bir nefes aldı. Gözlerini karşılarında dağ gibi duran Bogatyr lideri Ratibor’a dikti; merakını ve zihnini kemiren o büyük soruyu sormak için öne doğru biraz eğildi.

— Ratibor... Yıllardır bu topraklarda hüküm sürdüğünüzü, o tanrıların yanında savaştığınızı söylüyorsun. Peki bu tanrılar gerçekte neyle savaşıyordu? Bizim ve sizin o büyük savaşlardaki düşmanlarımız tam olarak kimlerdi?

Ratibor, Cafer’in sorduğu bu ağır soruyla birlikte yüzündeki o hafif gülümsemeyi sildi; gözlerindeki fer birden bire karardı ve mağaranın içerisindeki sıcak hava sanki bir anda buz gibi bir esintiyle yer değiştirdi. Derin bir ah çekip ellerini dizlerinin üzerine koyarak konuşmaya başladı:

— Düşmanlarımız mı? Yabancı... Sizin bildiğiniz sıradan canavarları unutun. Bizim karşılaştığımız o varlıklar, aklın ve mantığın alamayacağı kadar güçlü, karanlık ve korkunçtular. Perun o zamanlar sadece göklerin efendisi değildi; o, bu diyarın varlığını korumak için cihanın en büyük karanlığına karşı kılıç sallayan bir başkomutandı. Bizler de onun demir yumruğu olarak o savaşların en ön saflarındaydık.

Dilara, elindeki ekmeği bırakıp ürpererek sordu:
— Kimdi o kadar korktuğunuz varlıklar?

Ratibor, parmaklarıyla mağaranın taş zeminine doğru hafifçe vurarak üç büyük düşmanı sırasıyla anlatmaya koyuldu:

— Birincisi ve en korkuncu... **Çernobog**, yani Karanlığın Efendisi’ydi. Göz alabildiğine karanlığı ve gölgesi olan devasa, heybetli bir varlıktır o. Yüzü asla net olarak seçilemez; sanki duman ve katran gibi akışkan, karanlık bir maddeden yaratılmıştır. Başında taç yerine keskin, buzdan ve taştan oluşmuş siyah boynuzlar bulunur. Gözleri ise sıfır ışıltıya sahip, baktığı yerin sıcaklığını ve hayatını emen iki kör karanlık çukurdur. Üzerinde ölülerin ruhlarından dokunmuş yırtık pırtık, yere kadar uzanan abanoz rengi bir cübbe taşır. Perun gibi tanrılar bile bazen o kaostan ödü patlayarak korkarlar; çünkü Çernobog, dünyayı tamamen karanlığa ve hiçe gömmek isteyen mutlak kötülüktür. Perun’un savaştığı bu kara tanrı akıl almaz bir güce sahipleşti; Perun yıldırımlarıyla bile onunla tam anlamıyla baş edemedi. Arkadan gelen bu daha büyük kozmik tehditle yüzleşmek hepimizi tüketti. Biz Bogatyrlar bile Perun’la omuz omuza o karanlığa karşı savaştık.

Dobrogost ve Vsevolod da o günlerin hatırasıyla başlarını öne eğerken, Ratibor ikinci büyük tehlikeyi anlatmak için sesini biraz daha alçalttı:

— İkincisi ise **Chort**’lardı... Bunlar klasik masallardaki küçük iblislerden çok daha vahşi ve tehlikeli İnce, kemikli ama kaslı, simsiyah tüylerle kaplı insansı bir gövdesi vardır. Kafasında keçi benzeri geriye kıvrık buğulu boynuzlar, ağzından dışarı sarkan sivri sarı dişleri ve kurnazlıkla parlayan kıpkırmızı gözleri bulunur. Ayakları keçi toynakları şeklindedir ve her adım attığı yerde toprak aniden çürür. Elinde ise insanları kandırmak için kullandığı illüzyon küreleri veya demir kamçılar taşır. Bu varlıklar doğrudan büyük bir yıkım gücü olmaktan ziyade, ormanda veya mağaralarda kaşiflerin aklını çelen, onlara korkunç halüsinasyonlar gösteren sinsi tuzak unsurlarıdır. Zihnini ele geçirir, seni sana düşman ederler.

Mağaranın duvarlarındaki meşale alevleri titrerken, Ratibor son ve en tüyler ürpertici tehdide getirdi sözü:

— Ve üçüncüsü... **Nav**, yani Yeraltı Dünyasının Varlıkları ve Muhafızları... Canlılardan ziyade, tenleri kireç gibi beyaz, göz yuvaları tamamen boş, üzerlerinde antik Slav kefenleri veya paslanmış zırhlar taşıyan, yürürken kemiklerinden çatırtı sesleri gelen kadim ölü savaşçılardır. Nav’ın içinde var olan bu yaratıklar ne tamamen hayattadır ne de ölü; onlar yeraltının o dipsiz karanlık enerjisiyle beslenirler.

Cafer, duyduklarını zihninde tartan sert bir bakışla dinlerken, Ratibor son darbeyi vurur gibi başını sallayıp sözlerini şöyle tamamladı:

— İşte biz asırlar boyunca Perun’la birlikte bu tehditlerle savaştık. Lakin bilir misin yabancı? Perun her o büyük savaşında, o karanlıkla her çarpıştığında akıl sağlığını biraz daha kayıp etti. O ilahi zihni yavaş yavaş çürüdü. Ve nihayetinde o savaşlar bittiğinde, Perun artık o eski koruyucu tanrı değil, tamamen demirden kalpli, merhametsiz bir zorbaya dönüştü. O kadar akli dengesini yitirdi ki, sonunda kendi canını dişine takıp ona hizmet eden biz Bogatyrlar’a bile saldırdı, bizi katletmeye kalktı. İşte bu yüzden buradayız; o delirmiş tanrının düzenine başkaldırdık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.