8 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 8 BÖLÜM

Dışarıdaki kar fırtınası hırsını biraz olsun yitirmişti lakin ormanın üzerine çöken o kurşun rengi karanlık, ağaçların arasından sızan buz gibi bir ayazla birleşerek ortalığı nefes alınmaz bir buzdan kafese çevirmişti. Parçalanan kulübenin kalıntıları geride sadece enkaz bırakırken, Cafer sırtına sıkıca bağladığı Temir’in ağırlığını omuzlarında hissederek adımlarını karlı patikaya bastı. Bacakları olmayan Temir, kollarını ve ellerini Cafer’in boynuna ve göğsüne sağlamca kilitlemiş, sırt çantasındaymış gibi babalık ve yoldaşlık bağıyla bu yürüyüşe ortak olmuştu. Yanlarında ise Vesna vardı; göğsündeki o derin yarayı Cafer’in sardığı kalın keten bezlerle sıkıca bağlamış, ağzından sızan kanı kürkünün yenisiyle silerek bu zorlu yola onlarla birlikte baş koymuştu.

Karların içinde bata çıka ilerlerken, Cafer’in zihnini kemiren o tek bir düşünce vardı: Dilara. Nefesi havada buzdan bulutlar oluştururken, başını hafifçe yanındaki kadına çevirdi, sesindeki o telaş ve öfke buz gibi havayı yardı:
— Vesna... Söyle bana, kızım nerede? Nereye gitmiş olabilir bu karlı cehennemde?

Vesna, aldığı yaranın verdiği sızıyla yüzünü buruşturdu, adımlarını yavaşlatmadan başını iki yana salladı:
— Bilmiyorum Cafer... Ama tek bildiğim şu ki; o kendi rızasıyla gitmedi. Onu zorla götürdüler. Orman kendi kendine yutmaz insanı, birileri aldı onu.

Cafer durdu, gözlerinde o yıkılan panteonların ateşi yeniden parladı. Sesi tehditkâr ve sert bir fısıltıya dönüştü:
— Kim götürdü? Hangi cehenneme götürdüler kızımı? Söyle!

Vesna, ağzındaki o acı tatla birlikte yutkundu, gözlerini ormanın en karanlık, ağaçların birbirine en çok sarıldığı o uğursuz derinliklerine dikti:
— Baba Yaga... Ormanın o kadim ve acımasız cadısı.

Temir, Cafer’in sırtından kollarını hafifçe gevşeterek başını uzattı, yüzündeki o alaycı ama gergin ifadeyle homurdandı:
— Kimmiş bu Baba Yaga? Masallardaki cadıları bizim karşımıza çıkaran bir uydurma falan mı, yoksa başımıza sardığın yeni bir bela mı kadın?

Vesna, Temir’in bu küçümseyici sorusuna karşılık başını salladı, sesindeki o korkuyu saklayamayarak açıklamaya devam etti:
— Uydurma olmadığını bu ormanda yaşayan herkes bilir, bacaksız yoldaş... Söylentiye göre o cadı, diyardaki genç kızları kaçırıp kendi taş salonlarına köle ediyor. Ve sonra... Sonra damarlarındaki sıcak kanı içip taze etlerini yiyor. Böylece yüzyıllardır yaşlanmıyor, her seferinde daha da gençleşiyor.

Cafer’in damarlarındaki kan, az önce yıkılan evin içindeki o vahşi savaşta bile bu kadar hızlı akmamıştı. Yüzündeki kaslar gerildi, iki ucu mızraklı ağır savaş baltasının sapını tutan parmakları beyazlaşıncaya kadar sıkılaştı. Kararlılıkla ileri bir adım attı:
— Bu asla olmayacak... Bana o cadının yerini, yuvasının olduğu o lanet yeri söyle, Vesna.

Vesna korkuyla durdu, ellerini göğsündeki yaranın üzerine bastırıp başını dehşetle salladı:
— Oraya gidemezsin, Cafer... Bu intihar demek! Oradan sağ çıkan tek bir canlı bile olmamıştır.

Cafer, kadının gözlerinin içine, o ölümün eşiğindeki kararlılıkla baktı. Sesi ne bir tehdit ne de bir soruydu; sadece sarsılmaz bir gerçeğin ilanıydı:
— Cafer sence kızının hayatı tehlikede olan bir baba için ölüm korkunç olabilir mi?

Bu söz, karlı ormanın o sessiz ve dondurucu boşluğunda yankılandı ve olduğu gibi havada asılı kaldı. Vesna, karşısındaki adamın gözlerindeki o ateşi gördüğünde, başka bir şey söylemenin imkansız olduğunu anladı.

Sırtındaki Temir, ellerini Cafer’in omzuna daha sıkı bastırarak başını öne eğdi, Vesna’ya doğru sert ama net bir tonla seslendi:
— Dediğini yap, Vesna... Bize o yerin yönünü göster. Biz kendi hallederiz, sen arkana bile bakmadan gerisine karışma.

Dışarıdaki karlı ormanın zehirli sarısımtırak sisi, ayaklarımızın altında ezilen buz tutmuş dalların çıkardığı hışırtıyla ikiye bölünüyordu. Vesna, göğsündeki taze yaranın sızısına rağmen önde yürüyor, elleriyle ağaçların gövdelerindeki işaretleri takip ederek o lanetli malikaneye çıkan gizli patikayı gösteriyordu. Aralarında kelimenin tam anlamıyla buzdan bir sessizlik hakimdi; her adım, sırtındaki Temir’in ağırlığıyla toprağa saplanan Cafer’in öfkesiyle daha da ağırlaşıyordu. Kızı Dilara’nın o karanlık yapının içinde ne halde olduğunu düşündükçe, Cafer’in damarlarındaki kan kaynıyor, zihni sadece yıkım ve intikam fısıltılarıyla doluyordu.

Patikanın kıvrıldığı dar bir açıklıkta, çam ağaçlarının gölgeleri arasından yayılan boğuk ve hırıltılı bir sesle durdular.

Karşılarında duran şey, dağın ve ormanın çürümüş köklerinden beslenmiş devasa bir canavardı. Vücudu tahta kabuklarıyla, yosun tutmuş kalın katmanlarla kaplıydı; sırtından dışarı fırlayan sivri ahşap dikenler ve ağzından kıvrılarak çıkan devasa, fildişi rengi keskin dişler gecenin karanlığında parlıyordu. Gözleri ise canlı bir varlığın bakışından ziyade, ormanın o zehirli hırsıyla yanan iki yeşil kor gibi parlıyordu. Bu, sıradan bir yaban domuzu değil, Leshenin ormana saldığı zırhlı ve mutant bir yıkım ağacıydı resmen.

Domuz, çıkardığı korkunç bir hırıltıyla toprağı eşeledi ve doğrudan üzerlerine doğru koşmaya başladı.

Cafer için bu canavarın neye benzediğinin ya da ne kadar büyük olduğunun hiçbir önemi yoktu. Zihninde sadece kızının çığlıkları ve o karanlık cadının silueti vardı. Domuz üzerlerine atılmak üzere hızla yaklaşırken, Cafer sırtındaki Temir’in dengesini bozmadan bir adım öne çıktı. Yaratığın o devasa kütlesi karşısında en ufak bir tereddüt bile etmedi.

Hızla savurduğu yumruğunu, domuzun tahta kabuklarla kaplı kalın burnunun tam ortasına var gücüyle indirdi.

Metalik bir patlamayı andıran o tok ses ormanda yankılandı. Domuz aldığı bu yıkıcı darbeyle sarsıldı, kafası geriye savruldu; lakin acıyla daha da kudutarak devasa dişlerini Cafer’in üzerine saplamak için yeniden şahlandı.

İşte o an, Cafer’in derinlerinden gelen o eski, yıkık panteonun öfkesi zincirlerinden kurtuldu. Bedeninin çevresinde mavi ve beyaz kıvılcımlar çakan vahşi **yıldırımlar parlamaya başladı**. Gözleri elektrik akımlarıyla dolan Cafer, hırsını domuzun üzerine kusmaya başladı.

— Seni parça parça edeceğim! diye kükredi Cafer.

Üzerine atılan canavarın devasa boynuzlarını çıplak elleriyle yakaladı; yıldırımlarla kavrulan parmakları yaratığın boynuzlarını etinden ve ahşap dokusundan sökerek adeta paramparça etti. Domuzun üzerine çıkıp yumruklarını peş peşe indirdi; her yumruk vuruşunda toprağı sarsan elektrik dalgaları yayılıyor, canavarın zırhlı sırtını ve kabuklarını paramparça ediyordu. Domuz acı içinde çırpınıyor, çamurlar ve siyah kan etrafa saçılıyordu lakin Cafer durmuyordu; öfkesi gözlerini kör etmiş, içindeki o yıkıcı güç kontrolden çıkmıştı.

— Cafer! Dur! Kardeşim, hayır! Hayır, sakin ol! diye bağırdı sırtında sarılı duran Temir.

Temir, kollarını Cafer’in boynuna daha sıkı sararak onu geriye doğru çekmeye çalıştıs da gücü o akımın karşısında zayıf kalıyordu. Lakin Temir’in o kararlı ve dostane sesi, Cafer’in kulaklarında bir çapa gibi yankılandı:
— Kendine gel! Kızını kurtarmak istiyorsan bu öfkeye teslim olamazsın! Sakin ol, kardeşçesine... Bırak bu gücü!

Cafer’in soluk soluğa kalan göğsündeki o gözleri kör eden mavi kıvılcımlar yavaşça sönmeye başladı. Bedenindeki yıldırımlar çekildi, kaslarındaki o yıkıcı gerginlik yerini derin bir nefes alışverişine bıraktı. Yerde can çekişen devasa domuzun cesedi kalırken, Cafer durdu ve ellerine baktı.

Birkaç adım geride duran Vesna, gördüğü bu manzara karşısında adeta dondugörünmüştü. Gözleri kocaman açılmış, göğsündeki yarayı unutarak bu ölümlü bedenlerin taşıdığı tanrısal kudretin karşısında neye uğradığını şaşırmış bir halde bakakaldı. Bu adamlar, sıradan birer yabancı değil, bu diyarın kaderini değiştirebilecek kadar tehlikeli ve kadim varlıklardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.