22 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 22 BÖLÜM

Yeraltının o boğucu, kasvetli ve ölüm kokan derinliklerinden kadim taş kapıyı aralayarak dışarı adım attıkları an, üzerlerine vuran kör edici güneş ışığı hepsini birkaç saniye boyunca gözlerini kısmaya zorladı. Yüzlerine çarpan hava, ne o zindanın nemli küfünü barındırıyordu ne de cadının zehirli kükürtünü; aksine taptaze, çiçek kokulu ve iliklere kadar işleyen ılık bir bahar yeli esiyordu.

Gözleri ışığa alıştığında karşılaştıkları manzara karşısında hepsi yerlerinde donakaldı. Yeraltına girdiklerinde etrafı saran o kalın, dipsiz karlar ve buz tutmuş ölü ağaçlar tamamen eriyip gitmişti. Dağların etekleri zümrüt yeşili çimenlerle kaplanmış, rengârenk yabani çiçekler topraktan baş kaldırmıştı. Havanın bu kadar yumuşak ve doğanın bu denli uyanmış olması onları şoke etmişti.

Mila, şaşkınlıkla ellerini havadaki ılık rüzgâra doğru açarak hayretle fısıldadı:
— İnanamıyorum... Biz yeraltında karanlıkta sadece birkaç gün, belki birkaç saat geçirdik sanıyorduk. Havadaki bu bahar, bu toprak kokusu...

Zlata, başını çevirip etraftaki yeşeren vadilere baktıktan sonra yutkundu ve yüzündeki o sarsılmış ifadeyle onayladı:
— Haklısın Mila... Kaç gün değil, meğer aylar geçip gitmiş. Kış bitmiş, bahar gelmiş bile. Biz o karanlıkta zamanın nasıl akıp gittiğini hiç fark etmemişiz.

Svetlana, gözlerinden mutluluk ve şaşkınlık karışımı yaşlar süzülürken etrafa baktı ve hafif bir gülümsemeyle konuştu:
— Aylar... Demek evlerimizden, ailelerimizden bu kadar uzun süre uzak kaldık. Sanki bir asır gibi gelen o zindan meğer bütün bir mevsimi alıp götürmüş bizden.

Oksana, derin bir nefes alarak göğsünü dolduran o temiz bahar havasını içine çekti ve güçlü bir sesle mırıldandı:
— Önemli olan ne kadar süre geçirdiği değil kızlar, önemli olan o cadının elinden canlı kurtulmuş olmamız. Şu güneşi görmek bile başlı başına bir mucize.

Vesna, genç kızların etrafında toplanıp şaşkınlıkla etrafa bakmalarını izledikten sonra başını hafifçe öne eğdi. İçindeki o yorgun ama huzurlu anne edasıyla yanlarına yaklaşıp şefkatli bir ses tonuyla konuştu:
— Haklısınız çocuklar, zaman orada farklı akar... Şimdi geride kalan o kâbusu arkamızda bırakma vakti.

Cafer, elindeki iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını yavaşça sırtına astı; içindeki o eski öfkenin yerini yavaş yavaş sakin bir huzura bıraktığını hissederek derin bir nefes aldı. Gözleri Vesna’ya kaydı. İçindeki tüm o kırgınlığı ve suçlamaları geride bırakarak kadına doğru bir adım attı; sesindeki o sert ama saygılı tonla ricada bulundu:
— Vesna... Yaşananlar kolay değildi, her birimiz canımızla sınandık. Ama şimdi senden son bir iyilik istiyorum. Bu çocukları güvenli bir şekilde kendi köylerine götür, annelerini ve babalarını bulmalarını sağla; onların sıcak yuvalarına kavuşmaları senin elinde.

Vesna, Cafer’in bu olgun ve insani yaklaşımı karşısında başını onaylarca salladı; gözlerindeki minnettar ifadeyle yumuşak bir sesle yanıtladı:
— Elbette Cafer... Bu çocukları sağ salim ailelerine kavuşturmak boynumun borcu. Hem de size bir şey söyleyeceğim; benim o ormanın derinliklerindeki tahta evim bundan böyle tamamen sizin olsun, orada dilediğiniz gibi kalabilirsiniz. Ben artık o evde yaşamayacağım, başka bir yol çizeceğim kendime.

Dilara, Mila, Zlata, Svetlana ve Oksana vedalaşma vaktinin geldiğini anladıklarında birbirlerine doğru adımladılar. Gözlerinde hem o ortak mücadelenin getirdiği kardeşlik bağı hem de ayrılığın hafif hüzünleri vardı.

Dilara, önce Oksana ve Zlata’ya sımsıkı sarıldı, ardından ellerini tutarak gülümsedi:
— Sizinle o cehennemde omuz omuza dövüşmek hayatımın en büyük cesaret sınavıydı... Sağ salim kurtulduğumuza hâlâ inanamıyorum.

Mila, Dilara’ya karşılık verirken gözleri doldu ve başını salladı:
— Biz birbirimizin hayatını kurtardık Dilara... Unutulmaz bir hikâye yazdık o karanlıkta. Yolunuz açık olsun.

Svetlana ve Oksana da onlara sırayla sarılıp veda ettikten sonra, Vesna’nın liderliğinde kendi köylerine doğru uzanan patikaya yöneldiler. Arkalarından el sallayarak uzaklaşan grubu bir süre izleyen Cafer, Dilara ve Temir, ardından kendi evlerine ve köylerine doğru giden orman yoluna adım attılar.

Temir, topallayan ayağının üzerine basarken hafifçe gülümseyip yanındaki Cafer’e dönerek takıldı:
— Eee Cafer... Aylar sonra eve dönüyoruz. Sırtında beni taşımak zorunda kalmadığın için muhtemelen çok mutlusundur.

Cafer, yüzüne yayılan hafif ve nadir b başını salladı; içindeki öfkeyi tamamen dizginlemiş, zihni durulmuş bir halde ormanın yeşillikleri arasından süzülen güneş ışıklarına bakarak karşılık verdi:
— Seni taşımak bir yüce yük değil, yoldaşlık borcuydu Temir. Ama evet, kendi ayaklarım üzerinde eve yürüyor olmak şimdilik oldukça ferahlatıcı... Haydi durma, ev bizi bekliyor.

Baharın tazeleyici kokusunun sarmaladığı orman yolunda ilerleyen Cafer, Temir ve Dilara, aylar süren o karanlık zindan kabusunun ardından adeta yeniden nefes alıyorlardı. Ayaklarının altındaki kuru yaprakların çıkardığı hafif hışırtı, ormanın derinliklerinden gelen kuş cıvıltılarıyla birleşiyordu. Ağaçların arasından süzülen altın sarısı güneş ışıkları, yürüyüşlerini aydınlatırken, içlerindeki o yorgun ruh yavaş yavaş dinleniyordu.

Temir, hafifçe topallayan bacağını esneterek derin bir nefes aldı ve yanı başındaki Cafer’e dönerek içten bir gülümsemeyle konuştu:
— Ne yalan söyleyeyim Cafer, o zindanın nemli ve küf kokulu taşlarından sonra bu ormanın havası insanı yeniden diriltiyor. Aylarca güneş görmemek ömrümüzden ömür aldı sanki.

Cafer, iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını omzunda dengelerken başını hafifçe salladı; yüzündeki o sert hatlar yumuşamış, içindeki öfkeyi tamamen kontrol altına almanın verdiği dinginlikle yanıtladı:
— Haklısın Temir... Zindan bize karanlığın ne olduğunu öğretti ama bu topraklar bizim evimiz. Şimdi geriye dönmek ve her şeyi arkamızda bırakmak en iyisi.

Dilara, babasının koluna girmiş, etraftaki yeşeren ağaçları ve çiçek açan çalıları inceleyerek huzurla yürüyordu. Babasının bu sakin ve kontrollü halini görmek onu mutlu ediyordu:
— Baba, uzun süredir ilk defa her şeyin yolunda gittiğini hissediyorum. Sanki o kötü günler geride kaldı, artık sadece önümüze bakabiliriz.

Cafer, kızının saçlarını şefkatle okşayıp onaylamak üzereyken, ormanın o huzurlu atmosferi bir anda bıçak gibi kesildi. Kuş cıvıltıları aniden kesildi, ılık bahar yeli yerini buz gibi ve ağır bir çürümüş yaprak kokusuna bıraktı. Ağaçların gövdeleri titrer gibi oldu, yer altından gelen derin ve boğuk bir titreşim patikanın ortasında tozu dumana kattı.

Önlerindeki devasa meşe ağaçlarının gölgeleri arasından, sağlanan görseldeki gibi kafası dev bir geyik kafatası ve devasa dallanan boynuzlardan oluşan, gövdesi kalın sarmaşıklar, yosunlar ve ağaç kabuklarıyla kaplı korkunç bir varlık belirdi. Gözlerinden yayılan soluk ve ölümcül yeşil bir ışık, ormanın karanlığına adeta saplanıyordu. Bu, ormanın ezeli efendisi, doğanın karanlık ve acımasız yüzü olan **Leshen**’di.

Kimse durup "Bu da ne?" demedi; çünkü bu ormanda yaşayan herkes onun kim olduğunu, ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. O, ağaçların ve toprağın lanetli efendisiydi.

Leshen ağzını açıp tek kelime etmedi; yalnızca göğsünden yayılan vahşi bir hırıltıyla ellerini kaldırdı. O an etraftaki dev ağaç kökleri canlanarak yerden fırladı ve Temir’i bacaklarından yakalayıp geriye doğru savurdu.

— Temir! diye bağırdı Dilara.

Cafer bir saniye bile tereddüt etmeden öne atıldı; baltasının mızraklı ucuyla Temir’in üzerine gelen kökleri parçalayıp onu kurtardı. Temir yerden kalkmaya çalışırken soluk soluğa uyardı:
— Bu yaratık ordinaryus bir avcı gibidir Cafer! Tek başına kaba kuvvetle yenilmez, dikkatli olun!

Leshen’in gözlerindeki yeşil ışık parladığı an, etraftaki yer altı kökleri zıpkın gibi üzerlerine fırlamaya başladı. Cafer ve Dilara kusursuz bir uyumla birbirlerine baktılar; gözlerindeki o kararlılık kelimelere gerek bırakmıyordu.

— Dilara, sol yanını tut! Ben önden yükleneceğim! dedi Cafer, sesindeki o sarsılmaz otoriteyle.

— Anlaşıldı baba, dikkat et! diye karşılık veren Dilara, ellerinde topladığı o saf ve parlak enerji dalgalarını doğrudan Leshen’in bacaklarına doğru savurdu.

Enerji patlaması Leshen’in dengesini sarstı, devasa yaratık sarsılarak bir an için diz çöktü. Bu fırsatı kaçırmayan Cafer, rüzgâr gibi ileri atıldı; iki ucu mızraklı ağır baltasını iki eliyle kavrayıp Leshen’in gövdesini kaplayan o kalın yosunlu ve sert kabuklara doğru var gücüyle savurdu. Metalik bir ses ve etrafa saçılan odun kıymıklarıyla birlikte yaratık acı dolu ama sessiz bir hırıltı kopardı.

Leshen öfkeyle devasa pençelerini sallayarak Cafer’i savurmak istedi Lakin Dilara hemen devreye girip ellerinden fırlattığı enerji kalkanıyla babasının önünde durdu, pençe darbesini havada bloke etti.

— Şimdi Dilara! diye kükredi Cafer.

Dilara var gücüyle ellerindeki enerjiyi serbest bırakarak yaratığın dev boynuzlarına doğru bir şok dalgası gönderdi. Leshen’in başı geriye doğru savrulurken, Cafer havaya sıçradı ve baltasının keskin mızrak ucunu doğrudan yaratığın geyik kafatasının tam ortasına, o parlayan yeşil gözlerin hizasına diklemesine sapladı.

Derin bir çatırtıyla birlikte Leshen’in gövdesini ayakta tutan o kara büyü bozuldu. Yaratık yavaşça diz çöktü, üzerindeki yosunlar ve sarmaşıklar kuruyup toprağa dökülürken, devasa gövdesi gürültüyle yere kapaklanıp tamamen toz oldu.

Nefes nefese kalan Cafer baltasını indirirken, Dilara yanına koşup babasının omzuna yaslandı. Temir de topallayarak yanlarına gelip gülümsedi. Orman yeniden eski sessizliğine ve ılık bahar havasına bürünürken, üçlü evlerine doğru olan yürüyüşlerine kaldıkları yerden devam ettiler.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.