2. bölüm / 49
ATEŞ TANRILARI: SLAVYAN CANAVARLARI1 BÖLÜM
Bölümler 49Şu an: 1 BÖLÜM
- 1 GİRİŞ819 kelime
- 2 1 BÖLÜM936 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2 BÖLÜM971 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.256 kelime
- 5 4 BÖLÜM890 kelime
- 6 5 BÖLÜM897 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.107 kelime
- 8 7 BÖLÜM961 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.035 kelime
- 10 9 BÖLÜM995 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.123 kelime
- 12 11 BÖLÜM957 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.182 kelime
- 14 13 BÖLÜM774 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.190 kelime
- 16 15 BÖLÜM821 kelime
- 17 16 BÖLÜM901 kelime
- 18 17 BÖLÜM916 kelime
- 19 18 BÖLÜM1.016 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.044 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.205 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.171 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.305 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.020 kelime
- 25 24 BÖLÜM926 kelime
- 26 25 BÖLÜM924 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.035 kelime
- 28 27 BÖLÜM782 kelime
- 29 28 BÖLÜM930 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.001 kelime
- 31 30 BÖLÜM903 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.052 kelime
- 33 32 BÖLÜM906 kelime
- 34 33 BÖLÜM978 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.065 kelime
- 36 35 BÖLÜM1.220 kelime
- 37 36 BÖLÜM762 kelime
- 38 37 BÖLÜM805 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.059 kelime
- 40 39 BÖLÜM900 kelime
- 41 40 BÖLÜM737 kelime
- 42 41 BÖLÜM997 kelime
- 43 42 BÖLÜM956 kelime
- 44 43 BÖLÜM797 kelime
- 45 44 BÖLÜM969 kelime
- 46 45 BÖLÜM737 kelime
- 47 46 BÖLÜM830 kelime
- 48 47 BÖLÜM903 kelime
- 49 48 BÖLÜM719 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dışarıdaki tipi o ahşap kulübenin duvarlarını döverken, içerideki tek aydınlık kaynağı olan ocaktaki cılız ateşin sarı parıltısıydı. Masanın etrafına sinmiş olan o ağır sessizlik, sadece tahta kaşıkların kaseye sürtünme sesiyle bozuluyordu. Dumanı üstünde tüten ekşi tarhana çorbası, odanın o dondurucu ve nemli havasını bir nebze olsun yumuşatmaya çalışıyordu.
Dilara, elindeki kaşığı tahta kaseye bıraktı. Gözleri, masanın ortasında duran çorbada değil, hala kulübenin karanlık köşesinde zihnine kazınan o korkunç yaratığın hayaletindeydi. Başını kaldırıp masanın diğer ucundaki Cafer’e baktı, ardından gözlerini Temir’e çevirdi.
— Baba... dedi, sesi o odanın sessizliğinde yankılanarak. — Dün gece o ormanın derinliklerinde gördüğün o yırtıcı geyik... Hiç mi dikkatini çekmiyor? Hiç mi garip gelmiyor sana?
Cafer, elindeki kaşığı yavaşça masaya bırakıp başını kaldırdı. Gözlerinde iki yıllık o yorgunluk ve tükenmişliğin gölgesi vardı. Çorbasından bir yudum daha aldıktan sonra, sakin ve otoriter ama bir o kadar da tonda konuştu:
— Biliyorum Dilara... Endişelisin, hissedebiliyorum. Ama kendi ağzınla söyledin; o yaratık bizim çevremizde, yerleştiğimiz bu sınırda dolaşmıyordu. Sen kuralları çiğneyip o yasaklı, uzak bölgeye kadar gittin.
Temir, minderin üzerine uzanmış bacaksız gövdesini biraz daha yukarı iterken, yüzündeki o alaycı ve umursamaz sırıtışla araya girdi:
— Hem de o geyik sana saldırmamış, sadece uzaktan izlemiş. Neden bu kadar büyütüyorsun anlamıyorum ki küçük kız? Altı üstü ormanda yaşayan çirkin, mutant bir hayvan.
Dilara’nın kaşları öfkeyle çatıldı. Sandalyesini hafifçe geriye itti, ahşap zeminde çıkan gıcırtı o gerginliği iyice tırmandırdı. Öne doğru eğilip masaya ellerini bastı:
— Size burada bir şeyler var diyorum! Bu orman... Bu diyar normal değil. Neden beni dinlemiyorsunuz? Sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranmanıza katlanamıyorum!
Cafer derin bir iç çekti. Göğsü ağır bir şekilde inip kalktı. Bakışlarını kızının gözlerindeki o hırçın ateşe dikti, ardından başını iki yana sallayarak mırıldandı:
— Burada ne olduğu bizi ilgilendirmez, Dilara. Biz bu diyarın koruyucusu değiliz. Slavyan halkı kendi topraklarına, kendi tanrılarının kalıntılarına ve kendi sorunlarına çözüm bulur. Bizim sırtımızda zaten koca bir dünyanın külü var. Kendi halimize bakalım, yaramızı deşmeyelim.
Temir, Cafer’in bu sözlerini onaylarcasına başını salladı, sesindeki o kuru tonla ekledi:
— Aynen katılıyorum kardeşim. Bırak, buranın insanı da kendi can derdine düşsün. Bizim kavgamız bitti, burası bizim savaş meydanımız değil.
Dilara masadan gözlerini kaçırdı, dişlerini sıktı. Çenesindeki o titreme, içindeki huzursuzluğun ne kadar büyük ele verdiğini gösteriyordu. Sesini alçaltarak, içine atar gibi mırıldandı:
— Tamam... dedi.
Ama bu cevaplar... Ne Cafer’in o kayıtsız tonu ne de Temir’in alaycı kabullenişi onu hiç ama hiç tatmin etmemişti. O orman, sanki uyanmak üzere olan devasa ve karanlık bir göz gibi onu ve ailesini izliyordu. Ve o göz, yakında üzerlerine kapanacaktı.
Ocağın başında asılı duran o cılız sessizlik, dışarıda tüm şiddetiyle ulumaya devam eden fırtınanın tahta kapıyı döven darbeleriyle bölündü. Kulübenin içine sızan rüzgar, bacadan dökülen kül kokusunu odaya yayarken, kapının o sert ve tok sesi ikince kez yankılandı.
Dilara, elindeki tahta kaşığı kaseye bırakıp başını kapıya çevirdi. Kaşları hafifçe çatıldı; iki gün önce gece yarısı tipi ortasında beliren o sarı saçlı kadının, Vesna’nın sesi dışarıdan duyulduğunda masadaki gerginlik elle tutulur bir yoğunluğa ulaştı.
— Merhaba, dedi Vesna'nın kapının dışından gelen ince ama o dondurucu soğukta bile net duyulan sesi. — Kapıyı açar mısın çocuk, yabancı değilim...
Dilara yerinden kalktı, adımlarını ağır ağır kapıya yöneltti. Sürgüyü çekip ağır meşe kanatları araladığında, karşısında yine o sarı saçlı kadın duruyordu. Vesna, yüzündeki o hafif gülümsemeyle doğrudan Dilara’nın gözlerinin içine baktı.
O sırada Cafer, masanın kenarından kalkmış, ağır adımlarla antreye doğru yürüyordu. Vesna, Cafer’i gördüğünde yüzündeki tebessüm daha da derinleşti.
— Merhaba, dedi kadın, elinde tuttuğu ağır metal eşyayı öne doğru uzatarak. — Getirdim...
Cafer, kadının uzattığı iki ucu mızraklı, demiri kararık savaş baltasını iki eliyle kavradı. Metalin o soğuk ağırlığı parmaklarına oturduğunda, başını hafifçe salladı.
Vesna, diğer eliyle taşıdığı kalın, işlemeli keten bir bezin arasına sardığı sıcak kapları kadının omzundan öne doğru aldı. Keten bezin parça parça açılmasıyla birlikte, etrafa taze pişmiş ev ekmeğinin ve baharatlı et suyunun o buğulu kokusu yayıldı. Kadın, o sargıyı kulübenin eşiğine, tahta zemine nazikçe bıraktı.
Cafer, kadının elindeki yiyeceğe ve ardından yüzüne baktı, sesindeki o mesafeli ama insani tonla konuştu:
— Zahmet etmeseydin... Ne gerek vardı bunlara?
Vesna, kürkünün yakasını biraz daha toparlarken başını iki yana salladı, gözlerindeki o yeşil parıltı fırtınanın karanlığında bile kaybolmuyordu:
— Borçlu kalmayı sevmem, yabancı. Balta hayat kurtardı, bu da o buz kesen gecenin teşekkürü olsun. Afiyetle yiyin.
Kadın arkasını döndü, ayak sesleri karlı zeminde uzaklaşırken, sisin içinde kaybolana kadar gözden uzaklaştı. Cafer kapıyı yavaşça örttü, sürgüyü itti ve baltayı elinde tutarak içeri geçti.
Dilara, masanın kenarında kollarını göğsünde kavuşturmuş, babasının elindeki o silaha bakıyordu. Gözlerinde sadece bir merak değil, derinlerden gelen bir kırgınlık ve huzursuzluk vardı.
— Sen o baltayı... dedi Dilara, sesi odanın içinde yankılanırken. — Sen o baltayı bu hayatta hiç kimseye vermezdin, baba. Şimdi birkaç aydır uzaktan tanık olduğun, kim olduğunu bile tam bilmediğimiz bir kadına mı verdin? Savaş baltanı... Bana bile o demiri emanet etmezdin, "Ağırdır, fani elleri keser" derdin.
Cafer, baltayı odanın köşesindeki ahşap dayanağa sakin bir hareketle bıraktı. Yüzündeki çizgiler, geçen yılların ve o büyük yıkımın bıraktığı yükle biraz daha derinleşmişti. Başını kaldırıp kızının o öfkeli ama bir o kadar da yaralı gözlerine baktı.
— İhtiyacı vardı, Dilara, dedi sakin, itiraz kabul etmeyen ama yumuşak bir ses tonuyla. — Donmak üzere olan birine kapıyı kapatmak, bizim taşıdığımız o eski yaralardan daha büyük bir ağırlık bırakır ruhumuza. Her şeyi bir düşman, her gölgeyi bir tehlike olarak göremeyiz. Bu diyarda yaşayacaksak, insan kalmayı da öğrenmek zorundayız.
Dilara başını iki yana salladı, gözlerini babasından kaçırıp masanın üzerindeki keten beze sardığı sıcak yemeğe dikti. İçindeki o kötü his, Vesna’nın bıraktığı o hediyeyle birlikte daha da büyüdü. Bu ormanda hiçbir şeyin karşılıksız olmadığını, her iyiliğin ve her metal parçasının altından başka bir karanlığın çıkacağını biliyordu lakin babasına bunu anlatmak imkansızdı.
Bölüm etkileşimi
