4. bölüm / 49
ATEŞ TANRILARI: SLAVYAN CANAVARLARI3 BÖLÜM
Bölümler 49Şu an: 3 BÖLÜM
- 1 GİRİŞ819 kelime
- 2 1 BÖLÜM936 kelime
- 3 2 BÖLÜM971 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.256 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4 BÖLÜM890 kelime
- 6 5 BÖLÜM897 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.107 kelime
- 8 7 BÖLÜM961 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.035 kelime
- 10 9 BÖLÜM995 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.123 kelime
- 12 11 BÖLÜM957 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.182 kelime
- 14 13 BÖLÜM774 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.190 kelime
- 16 15 BÖLÜM821 kelime
- 17 16 BÖLÜM901 kelime
- 18 17 BÖLÜM916 kelime
- 19 18 BÖLÜM1.016 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.044 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.205 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.171 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.305 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.020 kelime
- 25 24 BÖLÜM926 kelime
- 26 25 BÖLÜM924 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.035 kelime
- 28 27 BÖLÜM782 kelime
- 29 28 BÖLÜM930 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.001 kelime
- 31 30 BÖLÜM903 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.052 kelime
- 33 32 BÖLÜM906 kelime
- 34 33 BÖLÜM978 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.065 kelime
- 36 35 BÖLÜM1.220 kelime
- 37 36 BÖLÜM762 kelime
- 38 37 BÖLÜM805 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.059 kelime
- 40 39 BÖLÜM900 kelime
- 41 40 BÖLÜM737 kelime
- 42 41 BÖLÜM997 kelime
- 43 42 BÖLÜM956 kelime
- 44 43 BÖLÜM797 kelime
- 45 44 BÖLÜM969 kelime
- 46 45 BÖLÜM737 kelime
- 47 46 BÖLÜM830 kelime
- 48 47 BÖLÜM903 kelime
- 49 48 BÖLÜM719 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dışarıdaki karlı orman, sanki üzerindeki beyaz örtünün altında yatan karanlık sırları gizlemeye çalışırcasına derin ve boğuk bir sessizliğe bürünmüştü. Ağaç dallarından dökülen kar taneleri, ayaklarımızın altında ezilen buzlu yaprakların hışırtısına karışıyordu. Cafer, elindeki iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını omzuna yatırmış, gözlerini patikadan ayırmadan yürüyordu. Yanında Dilara, yayı elinde temkinli adımlarla ilerlerken; Vesna ise sanki bu diyarın her köşe bucağını avucunun içi gibi biliyormuşçasına rahat ama dikkatli bir şekilde onlara eşlik ediyordu.
Bir süre ormanın derinliklerine doğru ilerledikten sonra, yerel halkın ve avcıların kurduğu eski tuzak hatlarının bulunduğu bölgeye vardılar.
Öndeki ağaç gövdesine gizlenmiş, kalın sicimlerle gerilmiş demir kapanın hemen yanına yaklaştıklarında Vesna durdu. Hafifçe öne eğilip karları eşeledi ve şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
— Buraya bakın... dedi Vesna, sesi dondurucu havada hafifçe titreyerek. — Bu normal bir hayvan tuzağı değil.
Cafer adımlarını durdurdu, baltasını yere doğru indirip eğildi. Tuzak mekanizmasının etrafına saçılmış olan izlere ve karların üzerindeki kalıntılara baktı. Gö Gördükleri karşısında gözleri kısldı. Tuzağa sıkışan şey, bildik bir kurdun ya da geyiğin ayağı değil; derisi pul pul olmuş, kalın tırnaklı, devasa bir **tavuk ayağıydı**. Parmak uçlarındaki o sert pençeler demir dişleri bile eğmişti.
Dilara, elindeki oku sıkıca kavrayarak tiksintiyle geriye doğru bir adım attı:
— Bu da ne böyle? Bir kuşun ya da tavuğun bu büyüklükte olması imkansız. Burası... Burası masallardaki o lanetli yerlere benziyor.
Vesna, ayağa kalkıp etraftaki ağaç gövdelerini inceledi. Yüzündeki o güleryüzlü ifade yerini derin bir gerginliğe bırakmıştı:
— Masal değil, küçük dostum... Bu ormanda adını anmaktan korkulan kadim şeylerin izleri bunlar. Yürüyin, biraz daha ilerleyelim, burası tekin değil.
Üçü de temkinli adımlarla biraz daha ilerlediler. Ormanın sıklığı artıyor, ağaçların gövdeleri birbirine sarılmış devasa gölgeler oluşturuyordu. Kısa süre sonra karların rengi değişti; bembeyaz örtünün üzerinde koyu kırmızı, siyaha çalan geniş kan izleri belirdi.
İlerideki koca bir meşe ağacının dibinde, tuzak kurulmuş başka bir alanın ta kendisi vardı. Ancak manzara dehşet vericiydi.
Cafer elini kaldırarak arkasındakileri durdurdu.
Ortalıkta devasa, insan eline benzeyen ama çok daha uzun parmaklı, derisi buruşuk ve morumsu bir **dev eli** izi vardı. Sanki buraya basan devasa bir varlık tuzağa yakalanmış, ama canı yanınca beklemek yerine kendi bacağını veya ayağını bizzat koparıp oradan kurtulmuştu. Etrafta saçılmış et parçaları, koyu pıhtılaşmış kan birikintileri ve ortalığı kaplayan ağır, iğrenç bir çürüme kokusu vardı.
Dilara, midesine vuran o ani dalgayla elini ağzına götürdü. Koku o kadar ağır ve keskindi ki, nefes almak bile zordu. Gözleri etraftaki karartılarda gezinirken, ağacın köklerine doğru birkaç adım attı.
— Buradan geliyor... dedi Dilara, sesi kısık ve dehşet dolu bir fısıltı gibi çıkarak. — Bu koku... Çok kötü.
Ağacın arkasındaki kalın kar yığınını ayağıyla hafifçe kenara ittiğinde, gördüğü şeyle olduğu yerde çakılı kaldı. Gözleri büyüdü, nefesi kesildi.
— Baba... dedi, sesi titriyordu. — Baba, buraya gel!
Cafer hızla ileri atıldı, baltasını hazırlayarak kızının yanına ulaştı. Vesna da arkasından gelip gördüğü manzara karşısında elleriyle ağzını kapattı.
Karlara yarı gömülmüş olan şey, parçalanmış bir insana ait kanlar içindeki bir **kol ve eldi**. Teni pürüzsüz ve beyazdı; parmaklarında ince, zarif hatlar vardı. Bu, yaşlı bir avcıya veya köylüye değil; genç bir kızın eline aitti. Bilek kısmından koparıldığı yerdeki etler dişlenmiş ve vahşice paramparça edilmişti.
Dilara, titreyen parmaklarıyla o donmuş kana bulanmış ele baktı. Yutkundu, gözlerinden anlık bir öfke ve acı geçti:
— Bir kızın eli... Bunu buraya kim yapmış olabilir?
Cafer, eğilip topraktaki ve kardaki izleri dikkatle inceledi. Derin bir nefes aldı, yüzündeki çizgiler gerginliğin zirvesindeydi. Başını kaldırıp Vesna’ya baktı, sesindeki o sert ve sorgulayan tonu saklamadı:
— Söyle bakalım Vesna... Bu ormanda her zaman avlandığını söylerdin. Bu izleri, bu vahşeti daha önce gördün mü? Bunu buraya hangi yaratık yapmış olabilir?
Vesna, kürkünün yakasını sıkıca tutarak geri çekildi. Gözlerinde anlık bir parıltı, dudaklarında ise çözülmesi güç, tedirgin edici bir tebessüm belirdi:
— Ben... Ben sadece ormanın sıradan kurtlarını, ayılarını bilirim yabancı... Ama büyüklerim derdi ki; bu ormanda ayakları tavuk gibi olan, insan etiyle beslenen ve genç kızların kanıyla gençleşen o kadim cadı uyandığında, orman böyle kan kokar.
Cafer, kadının yüzündeki o ifadeye baktı. İçindeki o şüphe kurdu, şimdi zihnini kemiren zehirli bir sarmaşığa dönüşmüştü. Baltanın sapını daha sıkı kavradı.
Ağır ve geniz yakan o çürüme kokusu, karlı ormanın üzerindeki sessizliği zehirli bir sis gibi kaplamıştı. Vesna’nın anlattığı o kadim cadının fısıltıları havada asılı kalmışken, etraftaki çıplak çam ağaçlarının gövdeleri arkasında aniden bir hareketlilik oldu. Kar taneleri havada keskin bir girdap gibi dönerken, çalılıkların arasından yükselen o tok ve boğuk ses ortalığı titretti.
Ağacın arkasından süzülerek çıkan siluet, ne sıradan bir orman sakini ne de bilinen bir hayvandı.
Karşımızda duran şey, gecenin karanlığını ve ölümün soğukluğunu üzerine giymiş bir **yırtıcı geyikti**. Derisi katran karası pullarla kaplıydı, sırtından omurgası boyunca sivri kemiksi dikenler fışkırıyordu. Ağzından dışarı sarkan, üzerinden koyu renkli zehirli sıvılar damlayan on santimlik uzun dişleri, ay ışığında ve karın beyazlığında parlıyordu. Gözleri ise canlı bir varlığın bakışından ziyade, donuk ve aç bir cam parçasını andırıyordu.
Geyik, başını aşağı eğip boynunu ileri uzattı. Derinden gelen, kemikleri titreten tüyler ürpertici bir kükremeyle doğrudan üzerlerine doğru atıldı.
Dilara bir an bile tereddüt etmedi. İçindeki o kadim Umay ruhunun verdiği doğuştan gelen avcı hızıyla omzundaki sadaktan bir ok çekti, yayı saniyenin onda biri kadar bir sürede sonuna kadar gerdi.
— Dur, Dilara! diye bağırdı Cafer, baltasını kaldırmaya çalışırken.
Ancak çok geç kalmıştı. Dilara’nın parmakları kirişi bıraktı; rüzgarı yaran ok, ıslık çalarak doğrudan atılan canavarın sol gözünün tam ortasına saplandı. Okun ucu kafatasını delip geçerken geyik acıyla sarsıldı ama durmadı; ölümcül bir ivmeyle üzerlerine koşmaya devam etti.
Zaman, o dondurucu ayazda sanki yavaşlamıştı. Geyik devasa dişlerini açıp Dilara’nın üzerine atıldığında, genç kız ani ve inanılmaz bir çeviklikle havaya doğru sıçradı. Canavarın başının üzerinden kavis çizerek uçtu ve doğrudan yaratığın zırhlı sırtının üzerine indi.
Düşer düşmez belindeki kemik saplı av bıçağını çektiği gibi, hayvanın boyun köküne ve sırtındaki pul katmanlarının arasına var gücüyle saplamaya başladı. Geyik, sırtındaki bu ölümcül yükten kurtulmak için çılgınlar gibi dönüyor, ağaçlara çarpıyor, karları havaya savuruyordu. Dilara ise kulakları sağır eden bir çığlıkla bıçağı peş peşe sapladı; ta ki yaratığın omurgasından kopan koyu siyah kan fışkırıp kara bulaşana dek. Canavarın dizlerinin bağı çözüldü ve devasa kütlesi karların üzerine yığıldı.
Ancak zafer için çok erkekti.
Yere serilen ilk geyiğin kan kokusu, ormanın derinliklerindeki görünmez avcıları adeta uyandırdı. Çevredeki sık ağaçların karanlık gölgelerinden, aynı zırhlı deriye ve uzun dişlere sahip **üç yırtıcı geyik daha** belirdi. Etraflarını sarmışlar, salyaları akarak dişlerini gösteriyorlardı.
Cafer, iki ucu mızraklı kararık savaş baltasını iki eliyle sıkıca kavradı, adaleti zihnine kazıyan o sert bakışıyla öne atıldı:
— Dağılmayın! Sırt sırta verin!
Vesna, kürkünün altından çıkardığı uzun, ucu kıvrık av bıçağını savurarak Cafer’in sol yanına geçti. Yüzündeki o güleryüzlü ifade tamamen silinmiş, yerine vahşi ve keskin bir odaklanma gelmişti.
Üstlerine atılan ikinci geyik havadayken, Cafer baltasının sol ucuyla yaratığın göğsüne yıkıcı bir darbe indirdi. Metalin ete çarparken çıkardığı o tok ses ormanda yankılandı. Aynı anda Vesna, elindeki uzun bıçağı sağdan gelen diğer yaratığın bacağına saplayarak dengesini bozdu. Ancak kalan iki geyik, sayı üstünlüğünün verdiği vahşetle üzerlerine çullanmak üzereydi.
— Baba! diye bağırdı Dilara, ilk geyiğin üzerinden hızla atlayıp yayını tekrar kaldırılarak.
Dilara seri hareketlerle sadaktan arka arkaya çektiği iki oku yayına yerleştirdi. Üzerlerine atılmak üzere olan üçüncü geyiğin tam boğazına nişan alıp bıraktı. Ok, yaratığın soluk borusunu parçalayarak yere kapaklanmasını sağladı.
Son kalan devasa geyik, doğrudan Cafer’in üzerine doğru şahlandı. Cafer baltasını savurmaya hazırlanırken, Dilara’nın fırlattığı son ok havayı delerek yaratığın böğrüne saplandı ve canavarın hamlesini havada kesti. Cafer bu boşluğu değerlendirerek ağır savaş baltasının keskin ucunu yaratığın kafatasına indirdi.
Ormana yeniden o derin, kan kokulu sessizlik çöktü.
Üç yaratık da karların üzerinde cansız yatıyordu. Nefes nefese kalan Cafer, baltasını yere dayayarak terini sildi. Dilara yayını indirip etraftaki gölgeleri tararken, Vesna bıçağındaki kanı karların üzerine sildi. Bu orman, sadece bir başlangıçtan ibaretti.
Bölüm etkileşimi
