7 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 7 BÖLÜM

Zihnini uyuşturan o ağır sis perdesi yavaşça çekilirken, kirpikleri titreyerek aralandı. Dilara, gözlerini ilk açtığında gördüğü ilk şey, ahşap kulübenin duman kokulu tavanı değil, tamamen taştan örülmüş kemerli bir tavan ve loş sarı ışıkla aydınlanan yabancı bir odanın tavanı oldu.

Genç kız, yattığı yerden ani bir hareketle doğrulmaya çalıştı lakin ormanda o sarmaşıkların sardığı bedenindeki her bir kas, keskin bir sızıyla itiraz etti. Derin bir nefes alarak yatağın kenarına oturdu. Bulunduğu oda epey büyüktü; yerler kusursuzca temizlenmiş koyu renkli taş döşemelerle kaplıydı, odanın ortasında ise yabancı bir medeniyetin elinden çıktığı belli olan, yumuşak keten çarşaflarla serilmiş tek bir ahşap yatak duruyordu. Dışarıda dondurucu fırtınanın uğultusu buraya kadar, sanki kalın duvarların arkasından süzülen boğuk bir fısıltı gibi geliyordu.

Dilara çıplak ayaklarıyla soğuk taşa basarak ayağa kalktı. Gözleriyle etrafı taradı; sırtındaki yayı, sadak dolusu okları ve kemerine takılı olan o keskin av bıçaklarının hiçbirisi üzerinde yoktu. Silahları tamamen alınmıştı.

İçindeki o ani tedirginlikle odanın ahşap kapısına yöneldi. Parmaklarıyla demir halkayı tutup çektiğinde kapı hiçbir direnişle karşılaşmadan gıcırdayarak açıldı.

Karşısında uzanan manzara, odadan çok daha büyüktü. Dışarısı, devasa sütunların taşıdığı, tavanı yüksek, kasvetli ama son derece düzenli büyük bir salondan ibaretti. Salonun etrafında birbirine açılan sayısız ahşap kapı ve oda vardı; burası terk edilmiş bir harabe değil, sanki dağın içine ya da ormanın derinliklerine gizlenmiş kadim bir malikane ya da bir cadının inşası olan devasa bir yapıyı andırıyordu.

Dilara, salonda temkinli ve sessiz adımlarla yürüdü. Ayak sesleri mermerimsi taş zeminde hafifçe yankılanıyordu. Merakına yenik düşerek çevredeki diğer açık odalara birer birer göz attı. Kimi odalarda kurumuş ot demetleri, kimi odalarda ise üzerinde tuhaf semboller olan eski masalar vardı; ancak aradığı silahlardan, kendi yayından veya bıçaklarından eser yoktu.

Olduğu yerde durdu, soluk alıp verişi hızlandı. Silahı yoktu, bu devasa yapının nerede olduğunu bilmiyordu ve en kötüsü, binanın dışarıya açılan ana çıkış kapısını bir türlü bulamıyordu. Hangi koridora girse çıkmaz bir odaya ya da birbirinin aynısı olan başka bir kapıya çıkıyordu.

Sanki bu duvarlar onunla alay ediyor, onu bu labirentin içinde yutmak için nefes alıyordu. Dilara ellerini saçlarından geçirdi, bu çaresizlik karşısında ne yapacağını bilemez bir halde koridorun ortasında öylece kaldı.

Taştan örülmüş o sonsuz labirentin içinde, karanlık koridorların birbirine bağlandığı dar geçitleri geride bırakarak yürümeye devam eden Dilara, adımlarını attıkça taş zemindeki yankının değiştiğini fark etti. Uzun soluklu bir koridorun ardından, nihayet yapının kalbi sayılabilecek çok daha geniş, tavanı yüksek ve gotik mimariyle şekillendirilmiş farklı bir salona çıktı.

Salona adım attığı anda burnuna ağır, küf kokusuna karışmış tatlımsı bir balmumu ve çürümüş ot kokusu doldu. Salonun tam ortasında, ağır meşe ağacından yapılmış devasa bir masa duruyordu. Masanın çevresi ve geniş salonun farklı köşeleri, loş mum ışıklarıyla aydınlatılmıştı.

Dilara temkinli adımlarla salona doğru ilerledi. Gözleri etraftaki detayları tararken, köşelerde ve masanın etrafında sessizce çalışan insan siluetlerini fark etti. Yaklaştıkça bunların dördü de genç kızlardan oluşan bir grup hizmetkar olduğunu gördü. Her biri kendi işine öyle bir odaklanmıştı ki, sanki zamanın ve dış dünyanın akışı onlar için durmuştu.

Kızlardan biri, dizlerinin üzerine çökmüş elindeki sert kıl fırçayla taş yerleri tek tek ovalayarak süpürüyordu. İkincisi, elindeki ıslak bezle yerdeki lekeleri siliyor, kumaşı her sıktığında sudan çıkan ses salonun sessizliğinde yankılanıyordu. Üçüncüsü, masanın üzerindeki yamru yumru mumları ve tuhaf çanak çömlekleri titizlikle düzeltiyordu. Dördüncü kız ise salonun ücra bir köşesinde örümcek ağlarını temizlemekle meşguldü.

Dilara’nın yaklaştığını fark eden, yerleri silmekte olan sarı saçlı ve yüzü yorgunluktan solmuş kız başını kaldırdı. Üzerindeki basit keten elbiseyle uykusuzluktan morarmış gözlerini Dilara’ya dikti. Slav coğrafyasının ezber bozan o naif isimlerinden biriyle anılan **Mila**, elindeki bezi bırakmadan hafifçe doğruldu:

— Galiba sen yenisin... dedi Mila, sesi kısık ve fısıltı halindeydi.

Dilara, karşısındaki bu yabancı kızın sözleri karşısında kaşlarını çattı, adımlarını durdurup şaşkınlıkla baktı:
— Yeni mi? Ne yenisi? Anlamadım... Ben buraya kendi isteğimle gelmedim.

Mila, acı ve çaresizlik dolu bir tebessümle başını salladı, arkasındaki masayı düzenleyen diğer kız **Zlata**’ya baktıktan sonra tekrar Dilara’ya döndü:
— Öyle ya da böyle, sonuç değişmez. Evet, yenisin... Buraya getirilen son köle, Baba Yaga’nın yeni hizmetçisi.

Dilara’nın tüyleri diken diken oldu. Adını o karlı ormanda Vesna’dan duyduğu o dehşet verici kadim figür, burada doğrudan gerçeğe dönüşüyordu. Gözleri kocaman açıldı, inkar edercesine başını salladı:
— Baba Yaga da kimmiş? Masallardaki o uydurma cadıların gerçekten var olduğunu mu sanıyorsunuz?

Köşedeki örümcek ağlarını temizleyen **Oksana**, elindeki süpürgeyi bırakarak araya girdi; sesinde yaşından beklenmeyecek kadar derin bir korku vardı:
— Uydurma olmadığını buraya adım atıp da anlayan herkes gibi sen de öğreneceksin, yabancı. Ormanın o karanlık derinliklerinde yaşayan cadı o... Bizi buraya tek bir buyrukla, o sarmaşıkların ve ağaçların diliyle getirdi.

Zlata, masanın üzerindeki çanakları düzeltmeyi bırakıp doğruldu, kamburunu hafifçe çıkararak söze katıldı:
— Kendisi her zaman buraya, bu taş duvarların arasına gelmez zaten. Kirli işlerini halletmek için kendi hizmetkarını, o göbekli, iri ve koca kafalı çirkin hilkat garibesini gönderir. Hani şu ormanda izini sürdüğün o yaratıkların başı olan... **Vurdalak** denilen o azılı şey.

Dilara kulaklarına inanamıyordu. İçindeki o asi, tanrısal kibir ve öfke yerini ani bir buz kesilmesine bıraktı. Gözleri dehşetle etraftakileri tararken mırıldandı:
— Bu olamaz... Ben bir Umay’ım, ben bu diyarın yabancısı değilim. Beni buraya kimse kapatamaz!

Masayı düzenleyen kızlardan dördüncüsü, şimdiye kadar susan **Svetlana**, ellerini önünde bağlayıp hüzünlü ve korku dolu bir sesle Dilara’nın bu isyanını kesti:
— Oldu bile, güzelim... Sen o ormanda meydan okurken, o cadı seni çoktan av pazarının orta yerine koydu. Şimdi buradan kaçmanın yolu yok. Eğer bu taş salonu, bu masaları ve o cadının odalarını zamanında ve kusursuz temizlemezsen... Bil ki o cadı, senin taptaze etini pişirip yiyecek ve sonsuza kadar gençleşmek için damarlarındaki o sıcak kanı son damlasına kadar içecek.

Salonun loş mum ışığı, bu korkunç gerçekle birlikte sanki daha da karardı. Dilara, etrafındaki dört kızın yüzündeki o tükenmişliği gördüğünde, ilk defa bu Slavyan kâbusunun içine ne kadar derinlemesine saplandığını anladı. Silahı yoktu, çıkış kapısı bilinmiyordu ve o devasa labirentin içinde, kadim bir cadının avı olmak artık kaçınılmaz bir kader gibi üzerine basıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.