48. bölüm / 49
ATEŞ TANRILARI: SLAVYAN CANAVARLARI47 BÖLÜM
Bölümler 49Şu an: 47 BÖLÜM
- 1 GİRİŞ819 kelime
- 2 1 BÖLÜM936 kelime
- 3 2 BÖLÜM971 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.256 kelime
- 5 4 BÖLÜM890 kelime
- 6 5 BÖLÜM897 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.107 kelime
- 8 7 BÖLÜM961 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.035 kelime
- 10 9 BÖLÜM995 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.123 kelime
- 12 11 BÖLÜM957 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.182 kelime
- 14 13 BÖLÜM774 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.190 kelime
- 16 15 BÖLÜM821 kelime
- 17 16 BÖLÜM901 kelime
- 18 17 BÖLÜM916 kelime
- 19 18 BÖLÜM1.016 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.044 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.205 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.171 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.305 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.020 kelime
- 25 24 BÖLÜM926 kelime
- 26 25 BÖLÜM924 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.035 kelime
- 28 27 BÖLÜM782 kelime
- 29 28 BÖLÜM930 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.001 kelime
- 31 30 BÖLÜM903 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.052 kelime
- 33 32 BÖLÜM906 kelime
- 34 33 BÖLÜM978 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.065 kelime
- 36 35 BÖLÜM1.220 kelime
- 37 36 BÖLÜM762 kelime
- 38 37 BÖLÜM805 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.059 kelime
- 40 39 BÖLÜM900 kelime
- 41 40 BÖLÜM737 kelime
- 42 41 BÖLÜM997 kelime
- 43 42 BÖLÜM956 kelime
- 44 43 BÖLÜM797 kelime
- 45 44 BÖLÜM969 kelime
- 46 45 BÖLÜM737 kelime
- 47 46 BÖLÜM830 kelime
- 48 47 BÖLÜM903 kelime · Okuduğun bölüm
- 49 48 BÖLÜM719 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yandığı için kararmış ormanın sınırlarını geride bırakan Dilara, batı yönüne doğru uzanan sarp ve taşlık arazide temkinli adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Gökyüzündeki bulutlar yavaşça dağılırken, dağın eteklerinden süzülen serin akşam rüzgârı yüzündeki is kokusunu ve kurumuş ter kalıntılarını yalıyordu. Kısa bir süre sonra, kulaklarına taze suyun o coşkulu ve huzur veren akışı çalındı.
Karşısında, ay ışığının gümüşi rengiyle parıldayan geniş ve hırçın nehir yatağı tüm ihtişamıyla uzanıyordu.
Dilara, nehrin kenarındaki nemli toprağa bastığında, adımlarını yavaşlattı. Nehir boyunca uzanan yumuşak çamurlu kıyıda, gözüne inceden bir iz çarptı. Eğilip yakından baktığında, bunların insan ayak izleri olduğunu fark etti; ancak nehir kıyısındaki nem ve rüzgâr izleri neredeyse tamamen silmiş, silik birer gölgeye çevirmişti. Kalbi göğs kafesinde hızlanırken, bu izlerin kim ait olabileceğini düşünerek dikkatle nehir boyunca ileriye doğru yürümeye başladı.
Birkaç metre daha ilerlediğinde, kıyıdaki büyük bir kaya parçasının hemen dibinde, otların arasına yarı yarıya gizlenmiş metalik bir parıltı dikkatini çekti.
Dilara hızla diz çöktü ve toprağın arasından o nesneyi çekti. Eline aldığı an parmakları tanıdık, soğuk bir çelikle buluştu. Bu, babası Cafer’e ait olan o süslemeli, ağır kabzalı bıçaktı.
Nefesi kesilir gibi oldu. Bıçağı sıkıca kavrayarak incelemeye başladı. Babası bu bıçağı hiçbir zaman savaşlarda ya da avda kullanmazdı; Cafer her zaman o devasa, iki ucu mızraklı ağır baltasını kuşanır, bu küçük bıçağı ise yalnızca sığınakta ya da çok özel işler için yanında taşırdı. Bıçağın kabzasındaki o ince işçilik ve metalin üzerindeki hafif pas lekesi, bunun kesinlikle babasına ait olduğunu, onun da buralardan geçtiğini kanıtlıyordu.
İçindeki o sönmeye yüz tutmuş umut ateşi, bu küçük metal parçasının verdiği güçle bir anda kor gibi yeniden alevlendi.
Bıçağı sıkıca kınına yerleştirirken gözlerinde yaşlar yerini kararlı bir parıltıya bıraktı. Babasının buralarda bir yerde olduğunu, bu nehir boyunca batıya doğru ilerlediğini artık biliyordu. Hiç vakit kaybetmeden, yorgunluğunu ve kaslarındaki sızıyı bir kenara iterek nehir kıyısı boyunca kararlı ve hızlı adımlarla yoluna devam etti.
Nehir kıyısı boyunca bulduğu bıçağın verdiği o taze umutla adımlarını hızlandıran Dilara, çamurlu ve taşlık zemin üzerindeki izleri büyük bir dikkatle takip etmeye devam etti. Gevşek toprakta ve yabani otların arasında seyrekleşerek de olsa ilerleyen o silik ayak izleri, batıya doğru uzanan dar patika boyunca ona rehberlik ediyordu. Gökyüzündeki kara bulutlar tamamen sıyrılmış, yerini berrak bir geceye bırakmıştı. Ay ışığı, nehrin akışkan yüzeyine gümüşten bir yol gibi serilirken, çevredeki karanlık dağ siluetlerini ve devasa kayalıkları keskin çizgilerle aydınlatıyordu.
Ancak nehir kavis yapıp sarp kayalıkların ve sıklaşan çalıların arasına girdiğinde, o umut bağladığı izler aniden ortadan kayboldu.
Dilara kayalıkların hemen önünde durdu; diz çöktü ve toprak zemini elleriyle yokladı. Ne bir ayak izi ne de kırılmış bir dal parçası vardı; zemin sertleşmiş, kayalık ve otlak bir yapıya bürünmüştü. İzlerin burada son bulması, içindeki o sıcak umut dalgasını bir an için dondursa da genç kız panik yapmamaya çalıştı.
Olduğu yerde doğruldu ve zihninde mantık yürütmeye başladı:
— Burası kayalık ve sert... İzlerin burada görünmemesi normal. Ama babam nehir boyunca ilerliyorsa, dağın bu geçidinden başka seçeceği olamaz. Ya kayalıklara tırmandı ya da nehrin bu kavisinden karşı kıyıya geçmek zorunda kaldı. İzler bitti ama yönüm değişmedi; batıya, nehrin derinleştiği o geçide doğru gitmeye devam edeceğim.
Gecenin ayazı tenini ince bir bıçak gibi keserken, Dilara arkasına bakmadan yeniden yürüyüşe koyuldu. Ay ışığının parıldadığı taşlı patikada, yalnızlığın ve bilinmezliğin o ağır sessizliği içinde, her adımıyla karanlığın derinliklerine doğru kararlılıkla ilerledi. Yorgunluktan sızlayan kaslarına ve zihnindeki binbir soru işaretine rağmen, babasını bulma iradesi bu gümüşi gecenin altında keskin bir kılıç gibi parlıyordu.
Ay ışığının nehir yüzeyinde gümüşi pullar gibi parıldadığı sarp ve kayalık patikada Dilara’nın ayak sesleri yankılanmaya devam ediyordu. Gecenin bu saatinde dağın eteklerine çöken o mutlak sessizlik, sadece nehrin coşkulu akıntısı ve uzaktan gelen baykuş çığlıklarıyla bölünüyordu. Her adımıyla biraz daha batıya, bilinmezliğe doğru ilerleyen genç kızın zihni yorgunluktan uyuşmuş olsa da, elleri bıçağının kabzasında, gözleri ise karanlık gölgelerin bürüdüğü yolun üzerindeydi.
Tam o sırada, rüzgârın uğultusu arasında kulak tırmalayan, insana benzeyen ama insan olamayacak kadar boğuk ve yankılı bir fısıltı duyuldu. Önce hafif bir tını gibi başladı, ardından kayalıkların arasından süzülerek adeta alay edercesine kurnaz bir kahkahaya dönüştü.
Dilara aniden durdu, nefesini tutarak kulak kesildi.
— Kim o? diye fısıldadı karanlığın içine doğru, sesi hem tedirgin hem de keskin bir öfkeyle titriyordu.
Cevap gelmedi; ancak hemen sol tarafındaki kayalıkların tepesinden, çalılıkların hızla hışırdamasına neden olan ani bir hareketlilik koptu. Gölgenin biri, ay ışığının altında insan gözünün yakalayamayacağı kadar inanılmaz bir hızla kaydı ve önündeki dar patikadan karşıya geçti.
Refleksleri ölüm kalım savaşlarıyla bilenmiş olan Dilara, saniyenin onda biri kadar bir sürede belindeki bıçağını çekti ve çeliği parıldayan ucuyla doğrudan karanlığın uzandığı yöne doğru uzattı.
— Kim var orada?! Göster kendini! diye bağırdı bu kez, sesi ormanın derinliklerinde yankılandı.
O an, tam karşısındaki kayalıkların gölgesinden farksız simsiyah bir siluet, hayaletimsi bir hızla önünden fırlayıp geçti. Dilara düşünmeye bile vakit bulamadan, elindeki ağır bıçağı bütün gücüyle o hareketli gölgeliğe doğru fırlattı. Bıçak havayı yararak karanlığın içinde kayboldu; ancak varacağı hedefe değil, sadece boşluğa ve sert kayaya çarparak metalin taşa sürtündüğü o tiz sesi çıkardı.
Yaratık ya da her nediyse o varlık, o kadar acayip bir hıza sahipti ki, Dilara ne onun yüzünü seçebilmişti ne de insana benzer net bir detay görebilmişti. Ortada sadece göz açıp kapayıncaya kadar kaybolan, karanlığın içinde eriyen silik bir kara leke kalmıştı.
Gözlerini karanlığa dikmiş, soluk soluğa bir halde öylece duruyordu. Kalbi kaburgalarını döverken, bu dağın yalnızca ejderhalarla ve eşkıyalarla değil, adı konmamış daha başka nice karanlık kâbusla dolu olduğunu bir kez daha anladı. Bıçağını çarptığı yerden geri alarak sıkıca kavradı ve arkasına bakmaksızın, artan bir temkinle yoluna devam etti.
Bölüm etkileşimi
