41. bölüm / 49
ATEŞ TANRILARI: SLAVYAN CANAVARLARI40 BÖLÜM
Bölümler 49Şu an: 40 BÖLÜM
- 1 GİRİŞ819 kelime
- 2 1 BÖLÜM936 kelime
- 3 2 BÖLÜM971 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.256 kelime
- 5 4 BÖLÜM890 kelime
- 6 5 BÖLÜM897 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.107 kelime
- 8 7 BÖLÜM961 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.035 kelime
- 10 9 BÖLÜM995 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.123 kelime
- 12 11 BÖLÜM957 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.182 kelime
- 14 13 BÖLÜM774 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.190 kelime
- 16 15 BÖLÜM821 kelime
- 17 16 BÖLÜM901 kelime
- 18 17 BÖLÜM916 kelime
- 19 18 BÖLÜM1.016 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.044 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.205 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.171 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.305 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.020 kelime
- 25 24 BÖLÜM926 kelime
- 26 25 BÖLÜM924 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.035 kelime
- 28 27 BÖLÜM782 kelime
- 29 28 BÖLÜM930 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.001 kelime
- 31 30 BÖLÜM903 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.052 kelime
- 33 32 BÖLÜM906 kelime
- 34 33 BÖLÜM978 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.065 kelime
- 36 35 BÖLÜM1.220 kelime
- 37 36 BÖLÜM762 kelime
- 38 37 BÖLÜM805 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.059 kelime
- 40 39 BÖLÜM900 kelime
- 41 40 BÖLÜM737 kelime · Okuduğun bölüm
- 42 41 BÖLÜM997 kelime
- 43 42 BÖLÜM956 kelime
- 44 43 BÖLÜM797 kelime
- 45 44 BÖLÜM969 kelime
- 46 45 BÖLÜM737 kelime
- 47 46 BÖLÜM830 kelime
- 48 47 BÖLÜM903 kelime
- 49 48 BÖLÜM719 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aspid’in göğsünden fışkıran koyu renkli kan, patikanın taşlarını ve karları boyarken, yaratığın çıkardığı öfke dolu hırıltı sarp dağların yankılanan duvarlarında kükremeye dönüştü. Aldığı darbe onu öldürmemişti; aksine ejderha soyundan gelen o ilkel ve vahşi öfkeyi damarlarında tetiklemişti. Geri çekilmeye niyeti yoktu. Dilara da elindeki bıçağı sımsıkı kavramış, bu tekinsiz dağın ortasında pes etmeyeceğini, geri adım atmayacağını o kararlı duruşuyla belli ediyordu. İki taraf da ne bir milim geri çekiliyor ne de gözlerini birbirinin üzerinden ayırıyordu.
Varlık, devasa kanatlarını iki yana açarak havayı kamçıladı ve saniyeler içinde bütün ağırlığıyla Dilara’nın üzerine doğru tekrar atıldı.
Aspid, demir gibi sert ve keskin gagasını mızrak gibi hedef gözeterek ileriye fırlattı. Dilara, o devasa darbenin altında ezilmemek için son anda gövdesini yana savurdu; ancak yaratığın gagası omzundaki deri zırhı sıyırıp geçerken bıraktığı sürtünme ısısı bile tenini yaktı. Dilara pes etmedi; yaratığın bu hamlesindeki dengesizliğini fırsat bilerek öne atıldı ve elindeki ağır bıçağı Aspid’in kanat köküne, kasların birleştiği o zayıf noktaya bütün gücüyle sapladı.
Aspid kulakları tırmalayan, cam kırıkları gibi keskin ve tiz bir çığlık kopardı. Kanatlarını çırparken çıkardığı o şiddetli rüzgâr patikadaki tozları ve kar tanelerini havaya savurdu. Yaratık, vücuduna saplanan çeliğin acısıyla hınçla kanatlarını sertçe çırparak geriye doğru sıçradı; ancak bu kez dövüşü sürdürmek yerine, aldığı derin yaraların ve akıttığı kanın verdiği zayıflıkla dağın yüksek zirvelerine doğru ağır ama güçlü kanat vuruşlarıyla yükselmeye başladı. Havada daireler çizerek uzaklaşan Aspid, kısa süre içinde gri bulutların ve sarp kayalıkların ardında tamamen kayboldu.
Patika, aniden üzerine çöken ağır ve kan kokulu bir sessizliğe büründü. Dilara, bıçağını tuttuğu eli titreyerek soluk soluğa kaldı; sırtını kayaya verip göğsünü doldurmaya çalıştı. Birkaç saniye boyunca olduğu yerde dinlenmeye çalıştıktan sonra gözlerini az önce yaşanan o korkunç vahşetin yerine çevirdi.
Yolun ortasında, Aspid’in gadrine uğrayan genç adamın cansız bedeni paramparça bir halde yatıyordu. Etrafa saçılan eşyalar, kana bulanmış giysiler ve adamın sönmüş bakışları, bu dağın ne kadar acımasız ve merhametsiz olduğunu bir kez daha yüzüne çarptı. Dilara, o acı dolu ve trajik manzaraya birkaç saniye hüzünle baktı; içinden genç adoma karşı sessiz bir dua mırıldandıktan sonra adımlarını tekrar ileriye doğru attı.
Artık çok ama çok az kalmıştı. O cehennemî uçurumları, devasa yaratıkları, mavka ve lamiya tuzaklarını geride bırakmış, Perun’un tahtına giden o son dönemece yaklaşmıştı. Belindeki yaranın sızısına, kaslarındaki yorgunluğa ve zihnindeki tüm tükenmişliğe rağmen adımlarını sıkılaştırdı. Dağın eteklerinden esen soğuk rüzgâr saçlarını savururken, Dilara kararlı bir yürüyüşle patikada ilerlemeye devam etti.
Ufuk çizgisinden yavaşça tırmanan güneş, Slav dağlarının o buz tutmuş, sivri kayalık tepelerine ve derin vadilerine altın sarısı, keskin bir ışık demeti saçmaya başladı. Gecenin o katran karası, zehirli ve kâbus dolu karanlığı yerini yavaş yavaş berrak bir sabaha bırakırken, dağın yüzeyindeki kar taneleri ve donmuş buz katmanları bu ilk ışıklarla birlikte parıl parıl parıldıyordu. Doğanın bu görkemli uyanışı, normalde insanı hayran bırakacak kadar huzurlu bir manzara sunardı; ancak bu dağda, Perun’un lanetinin ve kanlı yaratıkların hüküm sürdüğü bu coğrafyada güzelliklerin ardında her zaman bir tehlike gizliydi.
Aspid’i alt edip arkasında bıraktıktan sonra patika yolda ilerleyen Dilara, sarp ve engebeli yokuştan aşağıya doğru yürüyüşünü sürdürüyordu. Uçurumun o ölümcül dikey duvarlarından kurtulup nihayet ayaklarının altındaki toprağı ve sert taşı hissetmek, ona fiziksel olarak derin bir nefes aldırıp içten alta ufak bir rahatlama dalgası bahşetmişti. En azından artık havada asılı kalmıyor, düşme korkusuyla her saniye ölümle burun buruna gelmiyordu.
Ancak bu küçük sevinç, göğsünün kafesini içeriden kemiren o ağır ve buz gibi sızıyla anında gölgeleniyordu.
Durdu, etrafına bakındı. Güneşin ışıkları etrafı aydınlatıyordu aydınlatmasına ama bu aydınlık, onun içindeki karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Babası yoktu. Perun’un o devasa yıldırımı ortalığı cehenneme çevirdiğinden beri Cafer’den iz, ses ya da eser kalmamıştı. O patlamanın şiddetiyle uçurumun hangi tarafına savrulduğunu, yaralanıp yaralanmadığını, hatta şu an nefes alıp almadığını bile bilmiyordu.
Yürümeye devam ederken elleri istemsizce belindeki sarılı yara bölgesine ve yanındaki bıçağın kabzasına gitti. Adımları ağırlaşıyor, zihnindeki o karanlık senaryolar adımlarını sanki tonlarca ağırlıktaki demir külçelermiş gibi yavaşlatıyordu.
— Baba... diye mırıldandı dudaklarından dökülen ses, sabah ayazında minik bir buhar bulutu halinde kayboldu. — Neredesin? Hangi dağın, hangi uçurumun dibindesin acaba...?
Yalnızlık, bu dağda var olan tüm canavarlardan daha keskin bir bıçak gibi kalbine saplanıyordu. Bogatyrlar da ayrı bir yere savrulmuştu, babası da ortada yoktu. Bu koca, merhametsiz dağın ortasında bir başına kalmış, babasının kokusundan ve sıcaklığından mahrum bir şekilde adımlıyordu.
Yine de duramadı. Gözlerindeki o acı ve çaresizlik pırıltısını derin bir nefesle içine gömerek, kararlı bir hamleyle başını dikleştirdi. Güneşin ışıkları önündeki patikayı aydınlatırken, o yorgun ama iradeli adımlarla ileriye doğru yürümeye devam etti; babasını bulana kadar ne duracaktı ne de umudunu yitirecekti.
Bölüm etkileşimi
