4 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 4 BÖLÜM

Dışarıdaki karlı ormanın o zehirli sessizliği ve bıçak gibi kesen ayazı, kulübenin kapısına varana kadar üzerlerinde ağır bir gölge gibi taşındı. Kan kokusunu arkalarında bırakıp kulübenin eşiğinden içeri adın attıklarında, içerideki ocağın cılız ateşi onları karşıladı. Temir, minderin üzerinde uzandığı yerden başını kaldırıp üçünün üzerindeki toz, kar ve kurşun rengi gerginliği inceledi. Ancak kimse lafı uzatmadı.

Cafer, iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını kapının kenarındaki ahşap dayanağa bıraktıktan sonra, ellerini ocağın tütmeyen ama hâlâ hafif sıcaklık veren taşlarına doğru uzattı. Yüzündeki o sert çizgiler, az önce karda yaşanan ölüm kalım mücadelesinin izlerini taşıyordu.

Başını hafifçe kaldırıp, köşe başına sinmiş olan sarı saçlı kadına baktı. Gözlerindeki o şüphe perdesi, az önceki vahşi yaratıkların saldırısıyla birlikte daha da kalınlaşmıştı.

— Söyle bakalım Vesna, dedi Cafer, sesi ocağın çıtırtısı arasında net ve mesafeli bir şekilde yankılanarak. — Daha önce bu ormanda yaşayan biri olarak, karşına hiç böyle şeyler çıkmış mıydı? O zırhlı derileri, uzun dişleri olan yaratıklar... Köyde bunlardan söz eden olur muydu?

Vesna, üzerinden çıkardığı kürkün karlarını silkeliyor, o sakin ve güler yüzlü tavrını korumaya çalışsaM da gözlerinin derinindeki o ışıltı gerginliği ifşa ediyordu. Durdu, ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalıştı ve başını iki yana salladı:

— Benim karşıma çıkmadı Cafer... Buraya ayak bastığımdan beri ilk defa böyle bir vahşet görüyorum. Ama köydeki yaşlıların, ateşin başında çocukları korkutmak için anlattığı efsaneler, fısıltılar dönerdi.

Dilara, elindeki yayını duvara yaslarken kaşlarını çattı, sabırsız bir ses tonuyla sordu:
— Ne fısıltılarıymış bunlar? Sadece sıradan masallar olmadığını ikimiz de biliyoruz. O yaratıkların o ormandan çıkışı... Sanki bir şeyin emrindeydiler.

Vesna, Dilara’nın o keskin bakışlarından kaçınmaksızın hafifçe yutkundu ve anlatmaya başladı:
— Köyde o dilden dile dolaşan hikayeler... Bu ormanın sıradan bir yer olmadığını, bir efendisi olduğunu söyler dururdu. **Leshy** derler adına... Ormanın efendisi ve koruyucusudur o. Buradaki her ağacın, her hayvanın, her patikanın tek sahibi odur.

Cafer, kadının anlattıklarını büyük bir dikkatle dinlerken kollarını göğsünde kavuşturdu:
— Bir ruh mu? Yoksa bir tanrı mı?

Vesna başını olumlu anlamda salladı, sesini biraz daha alçaltarak gizemli bir tona bürüdü:
— Öyle adi bir ruh değil. Ormanı, hayvanları, o yolları tamamen kendi kontrolünde tutar. İnsanları yoldan çıkarır, onlarla alay eder, şaka yapar ya da bu sınırlara saygısızlık edenleri acımasızca cezalandırır. Klasik anlatılarda genelde uzun boylu, yosunlu sakallı, yeşil gözlü vahşi bir orman adamı olarak tasvir edilir ama onun asıl gücü şekil değiştirmesidir. Boyunu şu devasa çam ağaçları kadar uzatabilir ya da bir karınca kadar küçültebilir.

Temir, köşe başından konuşmaya dahil oldu, yüzünde o alaycı ama meraklı ifadeyle sordu:
— Yani havada uçan kuştan yerdeki kurda kadar her kılığa girebilir mi diyorsun kadın?

Vesna, Temir’e doğru dönerek onayladı:
— Bazen boynuzlu ve toynaklı, keçi benzeri bir iblis olarak görünür; bazen bir ayı, bir kurt, bir tavşan... Ama en çok sevdiği ve en sık büründüğü form, bildiğimiz geyiktir.

Dilara, az önce ormanda bıçakla hak ettiği o zırhlı yaratığı hatırlayarak kaşlarını çattı:
— Geyik mi? Demin gördüğümüz o dişli canavarlar... Yoksa onlar da mı?

Vesna derin bir nefes aldı, gözlerindeki o ürkütücü ciddiyetle devam etti:
— Evet... Ama sıradan dört ayaklı bir geyik gibi koşmazlar. O formda görünürken bile çoğunlukla iki ayak üstünde, bir insan gibi yürürler. Ormanın efendisi o yaratıklara buyruk verdiğinde, bu diyarın kanunu değişir. Biz o tuzaklarda sadece bir tavuk ayağı izi bulmadık... Biz o efendinin gazabının ayak izlerine bastık.

Odanın içine yeniden ağır bir sessizlik çöktü. Dışarıdaki rüzgar sanki bu söylenenleri duymuş gibi kulübenin ahşap pencerelerini daha da sert dövmeye başladı. Cafer, ocağın sönmek üzere olan korlarına bakarken, bu uzak ve soğuk diyarın kendi elleriyle kaçtıkları o eski panteondan bile daha karanlık sırları sakladığını çok iyi biliyordu.

Dışarıdaki fırtınanın o kemikleri donduran uğultusu, kulübenin çatısındaki karları aşağıya sürüklerken, içerideki ağır hava zamanın akışını adeta dondurmuştu. Ormanda yaşanan o kanlı boğuşmanın ardından herkes kendi kabuğuna çekilmişti.

Cafer, günün yorgunluğunu ve omuzlarında taşıdığı panteonların külünü zihnine mühürleyerek yatak odasına çekilmiş, kısa sürede derin ve kâbuslarla örülü bir uykuya dalmıştı. Vesna, kendisine ait olan o iki ucu keskin mızraklı baltayı yanına alıp, karlı patikadan karanlığa karışarak kendi kulübesine doğru gözden kaybolmuştu. Temir ise bacaklarını kaybetmenin o acı gerçeğiyle minderin üzerinde ellerinden destek alarak, yavaşça ve sürünerek kendi odasına çekilmiş, arkasından kapıyı usulca kapatmıştı.

Kulübenin ortak alanında, ocağın içinde artık sadece turuncudan siyaha dönen son korlar kalmıştı. Etrafı saran o loş ve titrek karanlık, odanın köşelerine devasa gölgeler düşürüyordu.

Dilara, ocağın karşısındaki tahta taburede tek başına oturuyordu. Dizlerini kendine doğru çekmiş, ellerini dizlerinin etrafında kilitlemişti. Gözleri, ocağın içinde yavaş yavaş sönen közlerin o derin, kızıl parıltısına dikilmişti. Zihni, ormanda gördüğü o zırhlı geyiklerin, parçalanmış genç kız elinin ve Vesna’nın anlattığı o korkunç orman efendisi Leshy’nin hayaletleriyle doluydu.

İçindeki o huzursuzluk dalgası büyüdükçe, genç kızın omuzları dikleşti. İçindeki Umay Ana’nın kadim ve asi ruhu, bu korkuya boyun eğmeyi reddediyordu.

Başını hafifçe kaldırıp karanlık odaya baktı, kendi kendine mırıldandı:
— Ben zaten bir tanrıyım...

Sesi, kulübenin o sessiz ve soğuk duvarları arasında yankılandı. Dudaklarında istemsiz, acı ve meydan okuyan bir gülümseme belirdi.

— Boynuzlu bir yaratıktan... Ormanın ucubelerinden mi korkacağım?

Ocakta hafifçe çatırtıyla patlayan bir köz, odanın içindeki karanlığı anlık olarak sarstı. Dilara, ellerini yavaşça dizlerinden çözerken, parmaklarının ucundaki o tanrısal sıcaklığın ve eski çağların gücünün hâlâ damarlarında aktığını hissetti. Bu Slavyan diyarının ne kadar karanlık ve acımasız olduğunu biliyordu; lakin o, sıradan bir fani değil, yıkılan bir panteonun küllerinden yeniden doğan bir iradeydi. Ocağın son ışığı da sönerken, Dilara o karanlığın ortasında tek başına, yaklaşan fırtınayı bekleyen sarsılmaz bir heykel gibi oturmaya devam etti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.