10 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 10 BÖLÜM

Dışarıdaki kış gecesinin o bıçak gibi kesen dondurucu ayazı, dağın yamacına açılan sarp ve karanlık bir mağaranın ağzında kırılıyordu. Mağaranın içerisine sığınan üçlü, günün ilk cılız ve solgun ışıklarıyla uyanmaya başladı. Yere serilen kalın kürklerin üzerinde sabahı eden sarışın kadın Vesna, göğsündeki sarılı yarayı hafifçe yoklayarak yavaşça doğruldu; hemen yan köşede bacakları olmayan bedeniyle uyuyan Temir ise gözlerini ovuşturarak esnedi.

Ancak aralarından tek bir kişi bile gözünü kırpmamıştı.

Cafer, mağaranın buz tutmuş taş duvarına sırtını vermiş, ellerini dizlerinin üzerine koymuş ve saatlerdir aynı noktaya, sönen ateşin dumanına bakıyordu. Gözlerinin etrafı uykusuzluktan mosmor kesilmiş, zihni ise sadece kızının o karanlık kaledeki yankısıyla dolup taşmıştı.

Temir, kollarından aldığı güçle gövdesini hafifçe doğrulttu. Endişeli gözlerini Cafer’e dikti; sesindeki o her zamanki alaycı tondan eser yoktu, yerine derin bir yoldaşlık kaygısı sinmişti:
— Sen hiç uyumadın değil mi kardeşim? Sabaha kadar o taşın dibinde dikilip durdun. İnsan biraz gözünü kapatır, bu beden demirden değil ya...

Cafer’den ses çıkmadı. Başını bile çevirmedi; sanki etraftaki sesleri, rüzgarın uğultusunu ve zamanın akışını tamamen kapatmış, zihnindeki o tek hedefe kilitlenmiş katı bir heykel gibi oturmaya devam etti.

Vesna, oturduğu yerden yavaşça kalkıp üzerindeki kürkleri silkelerken merakla sordu:
— Yolumuz daha çok uzun mu Cafer? O cadının kalesine varmak için bu dağları aşmamız gerekiyor.

Cafer, kadının bu sorusu üzerine yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde canavarlaşan o yorgun ama sarsılmaz ateşi hisseden Vesna istemsizce yutkundu. Cafer tok ve keskin bir sesle cevap verdi:
— Evet...

Ayağa kalktı, iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını omzuna yerleştirdi ve arkasını dönerek Temir’e doğru eğildi. Bacakları olmayan Temir, alışkın olduğu bir hareketle kollarını Cafer’in boynuna ve omuzlarına sıkıca sararak sırtına yerleşti. Cafer onu sırtına sağlamca bağladıktan sonra hiç vakit kaybetmeden mağaranın çıkışına doğru yürümeye başladı.

Karların içinde yeniden yola koyulduklarında, patikanın o dik ve engebeli yokuşunu tırmanmaya başladılar. Sırtındaki Temir, rüzgarın uğultusu arasında öne doğru eğilerek Cafer’in kulağına fısıldadı:
— Lütfen sinirlerine hakim ol kardeşim... O domuz dövüşündeki gibi kendini kaybetme. Cadının önüne vardığımızda bize akıl lazım, saf öfke değil. Lütfen sakin ol.

Cafer yine cevap vermedi. Adımlarını bir saniye bile yavaşlatmadan, önündeki karları yara yara yürümeye devam etti.

Temir, arkasından gelen bu buz gibi sessizliği ve yoldaşının gerilen kaslarını hissettiğinde başını hafifçe iki yana salladı, Vesna’nın duyabileceği bir sesle mırıldandı:
— Galiba bu "hayır" demek... Gözleri kan çanağına dönmüş durumda. Dilarayı sağ salim bulup çekip alana kadar bu adamın durmaya niyeti yok. Gerekirse o eski kişiliğine, o panteonların kanla yıkandığı günlerdeki tanrı katili haline geri döner.

Vesna, arkalarından yürürken bu sözleri işitti; yüzünde şaşkınlık ve korku karışımı bir ifadeyle kaşlarını çattı, başını hızla öne çevirip seslendi:
— Tanrı katili mi? Ne diyorsun sen bacaksız? Ne tanrısından bahsediyorsun?

Temir, Cafer’in sırtından hafifçe doğrularak arkasındaki kadına doğru baktı; yüzünde acı ve gururlu bir tebessüm belirdi:
— Çok şey söylüyorum kadın... Ama sen de bu diyarın sırlarını öğrenmeye başladın madem, benden duymuş ol da iyice zihnine kazı. Evet, Vesna... Biz sıradan ölümlerden gelmiyoruz, biz tanrıyız.

Vesna olduğu yerde adeta taşa kesildi; gözleri kocaman açıldı, inanamayarak başını salladı:
— Siz... Siz ne?

Temir, sanki sıradan bir hava durumundan bahsediyormuş gibi rahat bir ses tonuyla devam etti:
— Duyduğun gibi işte... Bu önünde yürüyen adam, bir zamanlar Mannan panteonunun en korkunç savaşlarında adını altın harflerle yazdıran, korkusuzluk ve cesaret tanrısıydı. Ben ise o yıkılan Türk panteonunun demirci tanrısıydım... Şimdi o tanrıların tahtları yıkıldı, külleri kaldı ama içimizdeki o ateş hâlâ sönmedi. O yüzden o cadı sakın yolumuza çıkmasın; çünkü o koca kalesini başına yıkarken kim olduğumuzu bizzat öğrenecektir.

Karların arasından süzülen buz gibi rüzgar bu devasa itirafı alıp ormanın derinliklerine savururken, üçlü Baba Yaga’nın o lanet kalesine doğru adımlarını daha da hızlandırdı.

Karlı patikanın iki yanını dikenli birer çit gibi saran devasa çam ağaçları, üzerlerindeki ağır kar kütleleriyle birlikte sanki üzerlerine kapanan birer zindan duvarı gibi duruyordu. Üçlü, Baba Yaga’nın kalesine çıkan o sarp yokuşu tırmanırken, ormanın havası aniden değişti. Çıt çıkmayan o dondurucu sessizlik, geride kalanların kemiklerini donduran ağır, hırıltılı bir nefesle bölündü.

Patikanın tam ortasında, yolu kesercesine dikilen devasa bir karaltı belirdi.

Karşısındaki varlık, sıradan bir bozayı değildi. Gözleri zehirli bir yeşil renkle parlayan, kürkünün altından ahşap kabuklar ve sarmaşıklar fışkıran koca bir dağ gibiydi. Ayaklarını yere bastığında yerdeki buzlar çatlıyor, ağaçların dalları bu devasa yaratığın yaydığı o kadim ve zehirli nefesle titriyordu. Ormanın ve ağaçların efendisi olan o karanlık varlık, kollarını iki yana açıp kulakları tırmalayan bir kükremeyle üzerlerine doğru atıldı.

Cafer, sırtında Temir’in ağırlığı olmasına rağmen bir an bile tereddüt etmedi. Damarlarındaki öfkenin yeniden o mavi kıvılcımlarla parıldadığını hissederek doğrudan ayının üzerine doğru yürümeye başladı.

Ancak sırtındaki Temir, ellerini Cafer’in omuzlarına sıkıca bastırarak onu aniden durdurdu:
— Dur kardeşim! Sakin ol! Bütün öfkeni buraya kusamazsın, sakın o yıldırımlara teslim olma!

Vesna, elindeki av bıçağını sıkıca kavrayıp korkuyla bir adım öne atıldı, sesindeki o titrek uyarı ormanda yankılandı:
— Durun! Bu sıradan bir hayvan değil... Bu ormanın gerçek efendisi Leshen’in esiri ya da kendisidir!

Temir, Vesna’nın sözleriyle kaşlarını çattı, sırtından eğilerek hızla sordu:
— Leshen mi? Hani şu dünkü o geyik benzeri yaratıkların ve ormanın ruhunun başı olan o iblis mi?

Vesna, gözlerini ayının parlayan yeşil gözlerinden ayırmadan başını salladı:
— Evet! O ağaçların ve bu canavarların efendisi Leshen... Dikkat edin, bu ayı sadece etten ibaret değil!

Temir, derin bir nefes alarak altındaki Cafer’e doğru yumuşak ama otoriter bir sesle fısıldadı:
— Tamam kardeşim... Önce sakin ol. O yıldırımları içeriye hapset, sadece demirin ve senin bilek gücünün konuşturacağı bir savaş olsun bu. Hadi, baltanı çıkar ve bu canavarı alt edelim.

Cafer, içindeki o yıkıcı fırtınayı zihninin en derinine mühürledi. Gözlerindeki mavi kıvılcımlar yavaşça soldu; ancak bakışlarındaki o buz gibi ölümcül kararlılık daha da keskinleşti. Sırtından Temir’i sarsmayacak bir çeviklikle iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını sağ eline aldı.

Devasa ayı, arka ayakları üzerinde doğruldu ve havayı yaran pençeleriyle doğrudan Cafer’in üzerine doğru saldırdı.

Cafer, yaratığın o dev kütlesi karşısında son anda yana doğru kayarak pençe darbesinden sıyrıldı. Baltanın sapını iki eliyle kavradığı gibi var gücüyle ayının böğrüne indirdi. Metal, yaratığın kalın kürkünü ve altındaki tahtalaşmış deriyi yararak içeri girdi; koyu renkli, sıcak bir kan karların üzerine fışkırdı. Ayı acıyla kükreyerek devasa pençelerini bu kez Cafer’in yüzüne doğru savurdu.

Tam o sırada, Vesna boş durmadı. Yan taraftan hızla koşarak gelip elindeki sivri bıçağı ayının arka ayağının tendomuna sapladı. Yaratık dengesini kaybedip öne doğru yığılırken, Temir sırtından bağırdı:
— Şimdi Cafer! Bitir işini!

Cafer, bir saniye bile vakit kaybetmeden havaya kaldırdığı ağır savaş baltasını, ayının kafatası ile boynunun birleştiği o kalın noktaya tüm gücüyle sapladı. Baltanın ucu kemikleri kırarak derinlere gömüldü.

Yaratık son bir kez şiddetle sarsıldı, ağzından hırıltılı bir nefes döküldü ve devasa kütlesi gürültüyle karların üzerine yığıldı. Ormanın o zehirli ve boğucu havası, ayının ölümüyle birlikte biraz olsun hafiflerken, üçü de nefes nefese bu kanlı zaferin ortasında kaldı. Cafer baltasını çekip kanları karda sildikten sonra, ardına bakmadan yeniden yola koyuldu; çünkü Baba Yaga’nın o taş kalesi artık çok yakınlarındaydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.