35 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 35 BÖLÜM

Mağaranın içerisini kaplayan ağır kükürt kokusu ve o devasa Lamiya cesedinden sızan siyah kan birikintisi, az önce yaşanan ölüm kalım savaşının sessiz tanıkları gibi ortalıkta duruyordu. Cafer, baltasının ucundaki kanları taş duvara sürerek temizlerken, Dilara da derin nefesler alarak yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. İkisi de mağaranın girişine yönelip dışarıdaki orman yoluna doğru dikkatle baktılar.

Tam o sırada, dağın sarp patikalarından gelen ağır ve yeri titreten adımlarla birlikte Ratibor, Dobrogost ve Vsevolod mağaraya geri döndüler. Ancak dev savaşçılar içeri adım attıkları anda, yerdeki devasa yaratık cesedini ve ortalığa yayılan kanları görünce şaşkınlıkla durakalttılar.

Ratibor, kalın kaşlarını çatarak iri ellerini beline koydu ve hayret dolu bir ses tonuyla öne doğru bir adım attı:
— Bu da ne böyle? Yabancı... Siz içeride güvende olacaktınız, bu koca mahluk da nereden çıktı?

Cafer, baltasını sırtına yerleştirirken sert ve mesafeli bir bakışla Ratibor’a doğru döndü, ardından yerdeki sekiz başlı yaratığın cansız gövdesini işaret etti:
— Biz de güvende olduğumuzu sanıyorduk Ratibor... Siz dışarı çıkıp etrafı kolaçan ederken meğer bu sekiz başlı Lamiya mağaranın en karanlık köşesinde pusuya yatmış, sizin gitmenizi bekliyormuş. Bizi burada pusuya düşürüp öldürmek istedi. Eğer dikkatli olmasaydık, şu an bu taşların üzerinde can vermiştik.

Dobrogost, şaşkınlığını gizleyemeyerek devasa gürzünü yere dayadı ve yaratığın başsız bedenini inceleyip homurdandı:
— Sekiz başlı bir Lamiya ha? Bu lanet yaratıklar sadece bataklıklarda ve karanlık orman kuytularında olur, buralara kadar nasıl sızdığini anlamak güç. Ama iyi haklamışsınız, eliniz hiç titrememiş.

Ratibor, yaratığın cesedine yaklaşarak derin bir nefes aldı ve başını iki yana sallayıp ciddiyetle konuştu:
— Şaşırmadım... O yaratıklar zaten sinsiliğin ve kalleşliğin kitabını yazmıştır. Hiçbir zaman açık dövüşmezler, hep böyle kurnazca pusu kurup gafil avlamayı severler. Mağaranın kuytu bir deliğinde saklandığını biz bile fark edemedik, delikten sızmış olmalı. İyi ki başını ezmişsiniz, yoksa arkamızdan iş çevirirdi.

Vsevolod ise ellerini göğsünde kavuşturarak mağaranın çıkışına, dışarıdaki sisli ormana doğru baktı ve kararlı bir ses tonuyla söze katıldı:
— Demek ki artık burada bile güvende değiliz. Yaratıklar bile bizim kokumuzu alıp üzerimize geliyorsa, o gök gürültüsü delisi Perun da nerede olduğumuzu çoktan sezmiştir. Daha fazla burada bekleyip köşe kapmaca oynamanın bir anlamı yok.

Cafer, Vsevolod’un bu sözlerini onaylarca başını salladı ve Dilara’ya dönüp hazırlıklarını kontrol etmesini işaret ettikten sonra Bogatyr liderine baktı:
— Vsevolod haklı. Bu işin kaçarı kalmadı. Madem o tanrı bizi arıyor ve bu topraklar bize dar gelmeye başladı... O halde daha fazla saklanmayacağız. Perun’la yüzleşmeye gidiyoruz. Bu meseleye artık son vereceğiz. Ya o tanrı ölecek ve bu zulüm bitecek, ya da sağ kalıp hepimizi kılıçtan geçirecek. Karar sizin.

Ratibor, Cafer’in bu cesur ve gözü pek kararı karşısında memnuniyetle gülümsedi; yüzündeki tüm yorgunluk yerini saf bir intikam ve savaş hırsına bıraktı. Gürzünü omzuna atıp mağaranın çıkışına doğru yürümeye başladı:
— İstediğin bu olsun yabancı! Zaten asırlardır beklediğimiz an bu an. O kibirli tanrıya kimin gerçek efendi olduğunu göstereceğiz!

Dobrogost ve Vsevolod da silahlarını sıkıca kavrayarak mağaradan dışarı, sislerin altındaki vahşi orman yoluna doğru ilk adımı attılar. Cafer ve Dilara da bir an bile tereddüt etmeden dev savaşçıların peşine düşerek, Perun’la kaderlerini birleştirecekleri o son ve büyük yürüyüşe koyuldular.

Dağların eteklerindeki sisli ve kasvetli orman yoluna koyulduklarında, devasa ağaçların gövdesinden süzülen çürük kokulu nem, havanın ne kadar tehlikeli olduğunun ilk sinyalini veriyordu. Ratibor, Dobrogost ve Vsevolod en önde, dağları sarsan devasa adımlarla yolu açarak yürürken, Cafer ve Dilara da onların hemen arkasında temkinli bir şekilde ilerliyorlardı.

Ancak bu sessizlik uzun sürmedi. Ormanın derinliklerindeki ağaç gövdeleri ve sarmaşıklar arasında hareketlilik başladı. Çevredeki sis birdenbire yoğunlaştı ve zemindeki bataklık sulardan, sağlanan görsellerde yer alan, üzerleri rengarenk ve solgun çiçeklerle örtülü, ellerinde sivri ahşap mızraklar taşıyan Mavka’nın yarı-çürümüş floral savaşçıları belirdi. Sayıları günden güne artmış, adeta tüm orman bu ölümcül askerlerle dolmuştu. Saniyeler içinde etraflarını çepeçevre sardılar.

Ratibor, öfkeyle homurdanarak devasa gürzüyle ileri atıldı:
— Kökü kurası pislikler! Yolumuzu kesmeye mi geldindiniz?

Dobrogost ve Vsevolod ile birlikte devasa bedenlerini öne sürerek, üzerlerine çullanan Mavka’nın çiçekli askerlerini adeta ezip geçtiler. Savaşçıların attığı her adımda toprak sarsılıyor, mızrak taşıyan o çürümüş askerler devasa botların altında ezilerek paramparça oluyordu. Fakat sayıları o kadar fazlaydı ki, ezilenlerin yerini hemen yenileri alıyordu.

Tam o kargaşanın ortasında, ormanın en karanlık gölgesinden bizzat **Mavka** süzülerek ortaya çıktı. Sırtındaki açık omurgası, dışarıdan görünen kemikli yapısı ve ölümcül güzelliğiyle sessizliğini koruyor, ağzından tek bir kelime bile çıkmıyordu. Mavka, buz gibi ve boş bakışlarını doğrudan Dilara’ya dikti ve birdenbire hiçbir uyarı vermeden doğrudan Dilara’nın üzerine saldırdı.

— Dilara, dikkat et! diye kükredi Cafer.

Cafer, iki ucu mızraklı ağır baltasını savurarak Mavka’nın önüne set çekti. Ancak Mavka, esnek ve hayaletimsi hareketlerle baltanın darbesinden sıyrılıp doğrudan Dilara’nın boğazına doğru sivri sarmaşık ellerini uzattı. Dilara refleksle belindeki bıçakları çapraz tutarak darbeyi savuşturdu, geriye doğru savrulurken nefes nefese kaldı.

— Konuşmuyor bile... Sadece yok etmek istiyor! diye bağırdı Dilara, ellerindeki bıçakların üzerine tanrısal umay enerjisini akıtarak.

Cafer, kızının hedef alındığını görünce gözü döndü; öfkeyle kükreyerek baltasını çift eliyle kavradı ve Mavka’nın üzerine, ölümcül bir hızla defalarca savurdu. Mavka, her ne kadar doğanın gücüyle kendini korumaya çalışsa da Cafer’in biley taşına dönmüş öfkesi karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Çevredeki çiçekli askerlerin sayısı ne kadar artarsa artsın, Cafer ve Dilara sırt sırta vererek o karanlık ordunun ve dilsiz orman kraliçesinin çemberini yarabilmek için demir gibi bir dirençle savaşmaya devam ettiler.

Mavka, geri çekilmek nedir bilmeyen o kadim ve kör bir öfkenin esiriydi; yenilgiyi hazmetmek ruhunda yoktu, çünkü o bu bataklıkların ve lanetli ormanın öz çürüyüşüydü. Cafer’in savurduğu baltanın rüzgârı tenini sıyırdığında bile bir adım gerilemedi; aksine, sırtındaki o ürkütücü kemikli kafesi ve açık omurgası daha da gerilerek karanlık bir çığlıkla havaya kalktı. Etrafını saran rengarenk çiçekli ve mızraklı askerleri daha da hırslanarak ikilinin üzerine akın etmeye başladı.

Dilara, elindeki bıçaklara yüklediği o saf Umay enerjisiyle üzerine atılan iki çiçekli askerin mızrak darbesini havada kesip attı ve soluk soluğa babasına seslendi:
— Baba, bu yaratık geri çekilmiyor! Bizi burada boğmaya kararlı, köklerini tamamen kurutmalıyız!

Cafer, kızının etrafını saran çürümüş askerleri iki ucu mızraklı ağır baltasının çelik savuruşlarıyla ezip geçerken gözlerini doğrudan Mavka’ya dikti. Sesindeki o sert, tavizsiz kararlılık ormanda yankılandı:
— Geri çekilmek yok zaten, Dilara! Bu ormanın ruhunu söküp almadan buradan adım atmayacağız!

Mavka, tek kelime bile etmeden, ölümün o buz gibi sessizliğiyle doğrudan Cafer’in üzerine atıldı. Parmak uçlarından uzayan zehirli sarmaşıklar, çelikten keskin kancalar gibi Cafer’in zırhına saplandı. Yaratık, o insanı donduran soğuk gücüyle Cafer’i geriye doğru itmeye çalışırken, gözlerindeki boş ve donuk bakışta kana susamış bir vahşet parlıyordu. Cafer, devasa gövdesine yüklenen o zehirli sarmaşıkların baskısıyla dişlerini sıktı; kasları gerildi, yüzündeki damarlar kabardı.

Tam o sırada Dilara, arkadan dolanarak bıçaklarını Mavka’nın o dışarıdan görünen kemikli omurgasının tam ortasına, hayat enerjisinin kaynağı olan noktaya sapladı. Mavka acıyla sarsıldı, ağzından koyu siyah bir sıvı döküldü ama yine de düşmedi.

Mavka, ani bir hamleyle Dilara’yı savurmak için kolunu kaldırdığında, Cafer işte o kusursuz ve ölümcül boşluğu yakaladı. Bütün gücünü, içindeki o kadim öfkeyi bacaklarından ve kollarından çekerek iki ucu mızraklı ağır baltasını havada bir yıldırım gibi döndürdü. Baltanın keskin çelik ucu, Mavka’nın boyun kökü ile omuz başının birleştiği o lanetli noktaya var gücüyle indirildi.

Kırılan kemiklerin, ezilen sarmaşıkların ve çürümüş dokuların çıkardığı kulak tırmalayıcı çatırtı, ormanın derinliklerinde yankılandı. Mavka’nın başı gövdesinden ayrılıp yere düşerken, etraftaki o renkli çiçekli askerler de bir anda can damarları kesilmiş gibi solarak toz bulutuna dönüştü ve yere yığıldı.

Nefes nefese kalan Cafer ve Dilara, yere serilen cesedin başında terlerini silerek birbirlerine baktılar; ormanın üzerindeki o ağır, boğucu lanet biraz olsun hafiflemişti. Şimdi önlerinde duran tek bir yol ve hesaplaşmayı bekleyen tek bir tanrı kalmıştı: Perun.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.