101. bölüm · Hesap Günü
99. BÖLÜM: ACEM TOPRAĞINDAN GELEN RÜZGAR
İstanbul Haydarpaşa Garı'na yanaşan akşam treninin demir tekerlekleri, rayların üzerinde acı acı inleyerek KÜÜÜÜT diye durdu. Lokomotiften yükselen beyaz buhar peronu kaplarken, vagonların kapıları tek tek açılmaya başladı. Yolcular ellerinde valizlerle dökülürken, en arkadaki yataklı vagondan öyle bir adam indi ki, perondaki hamallardan kondüktörlere kadar herkes dönüp bir daha baktı.
Üzerinde eskilikten rengi solmuş ama fiyakalı, devetüyü rengi uzun bir pardüsü vardı. Kafasında hafif yana yatırılmış siyah bir Azeri/İran tarzı papak, boynunda ise yeşil ipek bir atkı dolanmıştı. Elinde ne bir bavul vardı ne de bir çanta; sadece üzeri firuze taşlarıyla süslü, ucu kanca gibi kıvrılmış antik bir baston tutuyordu. Bu adam, Tahran'ın yeraltı dehlizlerinden, o eski kaçakçı yollarından süzülüp gelen emektar Rahim Sırdan'dan başkası değildi.
Rahim Sırdan, trenin basamağından peronun betonuna adımını attığı an bastonunu yere vurdu. Göğsünü şişirip İstanbul'un o deniz kokan havasını içine çekti. Yüzündeki bin bir çizgiden derin bir gülümseme yayıldı. O kendine has Acem şivesiyle, farsça ve Türkçe kelimeleri birbirine vurarak bağırdı:
Rahim Sırdan: "Aaaah... Selam Türkiye! Selamünaleyküm ya aziz İstanbul! Ba-huda, özlemişem senin bu hırsız kokan havanı, kurban olam!"
Perondaki iki hamal adama bakıp kendi aralarında kıkırdaşınca, Rahim Sırdan gözlerini fal taşı gibi açıp bastonunu hamallara doğru uzattı.
Rahim Sırdan: "Bak hele bak, ulan ne gülirseniz cüceler? Bi-namus, sanki tren görmemişseniz! Gel buraya, gel hey cüce, al şu iki kuruşu bana bir taksi bul. Ama öyle hırpalanmış, canı çıkmış taksi olmasın ha, mersi!"
Cebinden çıkardığı eski yeşil parayı hamalın eline tutuşturdu. Adam paraya bakıp "Dayı bu ne, İran riyali mi bu?" deyince Rahim Sırdan adamın omzuna bastonla hafifçe dürttü.
Rahim Sırdan: "Çok konuşma be cahil-i cühela! O para senin yedi sülalene yeter, hadi yürü canım benim, yürü!"
"İlyas Kanbeyli'nin Mekanında Büyük Sürpriz"
Bir saat sonra, İlyas Kanbeyli'nin Zeytinburnu sahildeki o ağır nakliyat deposunun üst katındaki ofisinde hareketlilik vardı. İlyas, Raci Sırhan'ın emriyle sınırdan gelen yeni silah sevkiyatının envanter listelerini kontrol ediyordu. Yanındaki adamları silahları kasalara yerleştirirken kapı aniden tekmelenerek açıldı. İçeriye nefes nefese kalmış bir koruma daldı.
Koruma: "İlyas Abi... Aşağıda acayip bir ihtiyar var. Kapıdaki çocukları bastonla döve döve yukarı geliyor. İranlı mıdır nedir, acayip laflar ediyor, durduramadık!"
İlyas Kanbeyli: (Elindeki kalemi masaya fırlattı, ayağa kalktı) "Ne diyorsun lan sen? Kim benim mekanımda adam dövüyor?!"
Tam o sırada kapının eşiğinde Rahim Sırdan belirdi. Bastonunu yere TAK diye vurdu, pardüsünün yakalarını düzeltti. İlyas'ı görünce kollarını iki yana açıp yüzünde sahte bir şefkatle bağırdı:
Rahim Sırdan: "Vaaay, İlyas! Canım benim, gözümün nuru İlyas! Hüda-i mübarek, ne kadar büyümüşsen sen böyle? Ben Tahran'dan çıkanda sen daha bıyığı terlememiş bir cüceydin, şimdi olmuşsan silah baronu, maşallah, barekallah!"
İlyas Kanbeyli karşısındaki ihtiyarı görünce bir an duraksadı, gözlerini kıstı. Hafiften hafızasını zorladı ve birden gözleri açıldı. Şaşkınlıktan ve saygıdan ne yapacağını bilemedi.
İlyas Kanbeyli: "Rahim... Rahim Sırdan? Lan... Dayı senin ne işin var burada? Öldün gidiyor dediler senin için Tahran'da!"
Rahim Sırdan: (İçeri girip odadaki en rahat deri koltuğa, İlyas'ın iznini bile beklemeden kuruldu, bastonunu dizlerinin üstüne koydu) "Kim demiş ölmüşem? O yalan söyleyenlerin ağzına fülfül-i siyah (kara biber) sürerem ha! Rahim Sırdan ölmez İlyas, sadece biraz dinlenir. Azıcık misafir olmuştur hapislerde, o kadar. Canım ciğerim, bana bak, senin bu adamların tam bir eşşek-i bil-vaka! Kapıda bana 'Dur ihtiyar' diyirler. Ulan ben haritadan adam silende sizin babalarınız portakalda vitamindi be!"
İlyas adamlarına sert bir işaret yapıp "Çıkın dışarı, kapıyı kapatın çabuk!" diye bağırdı. Adamlar odadan çıkınca İlyas hemen masanın arkasından dolandı, Rahim Dayı'nın yanına gelip eğildi, elini öpmeye yeltendi.
İlyas Kanbeyli: "Ayıp ettik dayı, kusura bakma. Çocuklar seni tanımaz tabii, kaç senedir yoksun piyasada. Hoş geldin, safalar getirdin. Bir emrin, bir isteğin var mıdır?"
Rahim Sırdan: (Elini çektmedi, İlyas'ın başını okşadı) "Hoş bulduk canım benim. Bana bak İlyas, buraya keyif için gelmemişem. Tahran'dan İstanbul'a rüzgar sert esti. Raci Sırhan'a selam getirdmişem büyük abilerden. Ama evvel emirde duymuşam ki buralarda nizam değişmiş. Sokaklarda yeni bir delikanlı peydah olmuş, ismi neydi onun... İhsan? İhsan Aslanlı?"
İlyas Kanbeyli: (Yüzü ciddileşti, sesini kıstı) "Öyle dayı. İhsan kışın buraları birbirine kattı. Şimdi koca bir mahalleyi, eski kahveleri topladı altına. Raci Baba da ona yol verdi, merkezdeki yeri ona devretti."
Rahim Sırdan: (Gözlerini kıstı, parmağındaki firuze yüzükle oynamaya başladı, o şen şakrak havası bir anda buz gibi bir Acem kurnazlığına döndü) "Büyük kahveyi vermiş ha... Hımmm. Demek Raci o çocuğun boynuna yuları takmış. Ama İlyas, bu İhsan denilen veled-i pak, fazla hızlı koşir. Hızlı koşan atın nefesi tez kesilir derler bizim topraklarda. Ben buraya o çocuğun ciğerinin çapını ölçmeye gelmişem. Şimdi bana harbi söyle... Bu İhsan harbi delikanlı mıdır, yoksa arkasında birilerinin ipiyle oynayan bir kukla mıdır? Ba-huda, eğer kuklaysa, o ipi kendi ellerimle keserem, İstanbul'u da ona mezar eylerem!"
perde, Tahran'dan gelen bu gizemli, tehlikeli ve nevi şahsına münhasır Rahim Sırdan'ın gelişiyle, İhsan Aslanlı'nın etrafındaki o büyük bilmeceyi daha da derinleştiriyordu.
Rahim Sırdan, İlyas Kanbeyli'nin yanından ayrıldıktan sonra eski model, zırhlı bir Mercedes'e kurulup doğrudan Fatih'in arka sokaklarında, gözlerden uzak, tabelasız bir kahvehanenin önüne çektirdi. Burası dışarıdan bakıldığında sıradan, camları buğulanmış bir mahalle kahvesi gibi duruyordu ama içerisi İstanbul'un göbeğinde küçük bir Tahran, küçük bir Tebriz'di.
İçeride fellik fellik dönen kaçak tütün kokusu, demlenen ağır seylan çayının kokusuna karışmıştı. Kahvehanede oturan otuz kırk kadar adamın hepsi jilet gibi takım elbiseli, sert bakışlı ama Rahim'i bekleyen hasbehas hemşerileri, İran'dan ve sınır boylarından gelen kendi öz adamlarıydı.
Kapı ZAAANG diye açılıp Rahim Sırdan içeri adımını attığı an, içerideki tüm uğultu bıçak gibi kesildi. Tavla oynayanlar pulları bıraktı, çay içenler ayaklandı. Herkes tek bir saf halinde ayağa dikildi.
Hepsi Bir Ağızdan: "Hoş geldin ağam! Sefa getirdin Rahim Han!"
Rahim Sırdan bastonunu havaya kaldırıp sanki ordusunu selamlayan bir komutan gibi adamları süzdü. Yüzündeki o her zamanki muzip ama tehlikeli gülümsemeyle bağırdı:
Rahim Sırdan: "Ooooaah! Selamünaleyküm benim canlarım, benim ciğerlerim! Oturun oturun, canım benim, devlet dairesi değil burası, rahat olun!"
Adamlar usulca yerlerine otururken, kahvenin işletmecisi olan kır bıyıklı, ceketinin kolları sıvalı has adamı Rıza hemen seğirtti yanına. Rahim'in eline sarılıp öptü, alnına koydu.
Rıza: "Ağam, vallah gözümüz yollarda kaldı. Sınırı geçtin dediler, iki gündür uyku uyumadık. Mekan emrine amadedir, uşakların hepsi burada."
Rahim Sırdan: (Rıza'nın yanağına hafifçe bir tokat attı sevecenlikle) "Ulan Rıza, bıyıkların olmuş koyun kuyruğu gibi, bu ne rüsvalık? Bana bak, bana hemen bir çay getir ama öyle sizin bu İstanbul işi açık, rengi kaçmış çaylardan olmasın ha! Kıpkırmızı olacak, kand gibi, yanına da nebat şekeri koy, mersi!"
Rıza: "Hemen ağam, baş üstüne!"
"Büyük Okyanus Ötesi Plan: Amerika Pazarı"
Rahim kahvenin başköşesindeki, arkası kadife kaplı büyük oymalı sandalyeye kuruldu. Bastonunu masanın kenarına dayadı. Etrafına hemen en has beş altı adamı toplandı. Herkes ihtiyar kurdun ağzından çıkacak lafa bakıyordu. Genç, deli fişek Abbas öne eğilip sesini kıstı.
Abbas: "Ağam, Tahran'dan apar topar çıktık ama oradaki mallar ne olacak? Bizim o koca ambarlar, depolar... İran polisinin bizi köşeye sıkıştırdığı muhabbeti doğru mudur?"
Rahim Sırdan: (Çayından höpürdeterek bir yudum aldı, kıtlama şekerini dişlerinin arasında kırdı, yüzü birden ciddileşti) "Doğrudur Abbas, doğrudur canım benim. O Tahran'daki emniyet müdürü olacak haramzade, her hafta çuvalla riyal indirmemize rağmen en son gümrük kapısında bizim uşakların elini kolunu bağladı. Sınırda kuş uçurtmuyorlar namussuzlar. İran'da bize artık ekmek yok, nefes aldırmazlar."
Rıza: (Çay tepsisini masaya bırakırken sordu) "Peki ağam, o kadar malı ne yapacağız? Buraya, İstanbul piyasasına mı süreceğiz?"
Rahim Sırdan: (Gözlerini belertti, Rıza'ya ters ters baktı) "Ulan Rıza, kafan hiç çalışmıyor be kuş beyinli! İstanbul neyimize yetecek? Biz buraya küçük oynamaya mı geldik? Bizim malın kalitesi bellidir, o saf Acem malını buralarda harcatmam. Benim gözüm çok uzaklarda, okyanusun ötesinde... Amerika'da!"
Abbas ve diğer adamlar şaşkınlıkla birbirine baktı.
Abbas: "Amerika mı? Ağam orası kurtlar sofrası, okyanus ötesine malı nasıl çıkaracağız? Oradaki limanlar, gümrükler acayip sıkı."
Rahim Sırdan: (Bastonunun firuze taşlı sapını masaya sertçe vurdu) "İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır canım benim! Biz okyanusu tek başımıza geçemeyiz, pasaportumuz lekeli, polis peşimizde. Bu yüzden buradayım. Bizim tek umudumuz, tek çıkış biletimiz Raci Sırhan'dır! Raci'nin o Amerika'daki armatörlerle, liman mafyasıyla arası acayip iyidir. Onun gemileri New York'a, Miami'ye vizesiz girer çıkar."
Abbas: "Raci Sırhan bu işe yanaşır mı peki ağam? Adam zaten burada kral, okyanus ötesinin riskini alır mı?"
Rahim Sırdan: (Sinsi bir şekilde sırıttı, bıyıklarını sıvazladı) "Yanaşacak Abbas, yanaşacak... Çünkü dünyada bizim malın saflığında mal üreten başka kimse yok. O Amerikalı zenginler bu mal için çıldırırlar, kucak dolusu dolar dökerler. Raci paranın kokusunu iyi alır. Ben ona yüzde elli ortaklık teklif edeceğim. Mal bizden, gümrüğü delip Amerika'ya sokmak Raci'den. O buradaki bürokrasiyi de halleder, bizim arkamızı toplar."
Rahim çayından son yudumu alıp bardağı sertçe masaya bıraktı, gözlerinde o eski, doymak bilmeyen kaçakçı hırsı parlıyordu.
Rahim Sırdan: "Hazırlanın uşaklar! Yarın Raci Sırhan'ın karşısına bu koca planla çıkacağız. İran polisi elimizi kolumuzu bağladıysa, biz de gider Amerika'nın göbeğinde o ipleri çözeriz. Ba-huda, bu iş olursa İstanbul'u dolara boğarım, hadi bakalım!"
Kahvehanedeki adamlar saygıyla başlarını sallarken, Rahim Sırdan'ın bu koca okyanus ötesi kumarı, İstanbul yeraltı dünyasındaki dengeleri kökünden sarsacak devasa bir bilmecenin fitilini ateşliyordu.
