37. bölüm · Hesap Günü

36. BÖLÜM: ZİL SEYYAT'IN DÖNÜŞÜ VE KANLI SABAH

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1 Perde| 1 BÖLÜM: KAN VE MÜREKKEP 3 2. BÖLÜM: KURDUN SOFRASI, TİLKİNİN PLANI 4 3. BÖLÜM: GÜNEŞİN ALTINDAKİ GÖLGELER 5 4. BÖLÜM: SON VAZİFE (GASSALIN SESSİZLİĞİ) 6 5. BÖLÜM: SOĞUK ODA (İFADE TUTANAKLARI) 7 6. BÖLÜM: MAVİ İPLİĞİN DÜĞÜMÜ 8 7 BÖLÜM: KIRIK DÜŞLER SOKAĞI 9 8. BÖLÜM: ABi KARDEŞ SOFRASI 10 9. BÖLÜM: PASLI MAKAS, KESKİN HESAP 11 10. BÖLÜM: ZİFİRİ SABAH 12 11. BÖLÜM: MİRASIN GÖLGESİ 13 12. BÖLÜM: GÜNEŞİN SON ŞARKISI 14 13. BÖLÜM: NEON ALTINDAKİ ENGEREK 15 14. BÖLÜM: MAVİ VE KIRMIZI 16 15. BÖLÜM: BÜYÜK DAVET 17 16. BÖLÜM: TER, KAN VE VEFA 18 17. BÖLÜM: GÜN ORTASINDA KIYAMET 19 18. BÖLÜM: KESKİN VİRAJ 20 19. BÖLÜM: SIRTLAN SOFRASI 21 20. BÖLÜM: KARANLIĞIN ADALETİ VE KÜÇÜK DAHİ 22 21. BÖLÜM: KURDUN ÖFKESİ 23 22. BÖLÜM: KERVANIN SONU 24 23. BÖLÜM: KİRLİ TİCARET VE KANLI GEMİLER 25 24. BÖLÜM: YARALI SIRTLANIN İNİ 26 25. BÖLÜM: SABAH ŞERİFLERİ 27 26. BÖLÜM: SABAHIN KÖRÜNDE AĞIR HESAP 28 27. BÖLÜM: PAVİLYONDA SESSİZLİK VE KIZIL GÜNEŞ 29 28. BÖLÜM: KURTLARIN SESSİZLİĞİ 30 29. BÖLÜM: BOŞ MEYDANIN HAYALETLERİ 31 30. BÖLÜM: KÖRÜN KULAĞI, MAKASIN AĞZI 32 31. BÖLÜM: DEMİR KAPININ ARDINDAKİ SESSİZLİK 33 32. BÖLÜM: ASLANIN ÖFKESİ, MAKASIN SOĞUKLUĞU 34 33. BÖLÜM: BEYAZ ODADAKİ SESSİZ ÇIĞLIK 35 34. BÖLÜM: SARI FIRTINA'NIN İSTANBUL SEFERİ 36 35. BÖLÜM: ÇINARIN DÖNÜŞÜ 37 36. BÖLÜM: ZİL SEYYAT'IN DÖNÜŞÜ VE KANLI SABAH 38 37. BÖLÜM: RACONUN ADALETİ 39 38. BÖLÜM: KURDUN SOFRASINDA KAN VAR 40 39. BÖLÜM: KÜL VE KANIT 41 40. BÖLÜM: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 42 41. BÖLÜM: REİS'İN SOFRASI VE KIRIK KILIÇ 43 42. BÖLÜM: SAVUNMANIN SONU 44 43. BÖLÜM: İHANETİN BEDELİ 45 44. BÖLÜM: KÖKLER VE GÖLGELER 46 45. BÖLÜM: KURDUN İNİNDE SESSİZLİK 47 46. BÖLÜM: GECE ÇÖKERKEN 48 2. PERDE | 47. BÖLÜM: BETON VE BAĞLAMA 49 48. BÖLÜM: KURDUN GÖLGESİ 50 49. BÖLÜM: KURŞUNUN HESABI 51 50. BÖLÜM: DEMİR KAPININ SOĞUK YÜZÜ 52 51. BÖLÜM: BEYAZ YAKA VE KARA DOSYA 53 52. BÖLÜM: KÖRÜN GÖZÜ, KURDUN DİŞİ 54 53. BÖLÜM: KOĞUŞTA BAYRAM HAVASI 55 54. BÖLÜM: BARUT KOKULU ÇARESSİZLİK 56 55. BÖLÜM: PAVYONDAKİ ÖFKE VE GİZLİ GÖZLER 57 56. BÖLÜM: NEZARETTEKİ SIR VE DERİN OPERASYON 58 57. BÖLÜM: GÖLGEDEKİ DİKEN VE KOĞUŞ AĞASI 59 58. BÖLÜM: ESKİ DEFTERLER, YENİ BELALAR 60 59. BÖLÜM: MAHKEME ARFESİ VE BÜYÜK HESAP 61 60. BÖLÜM: KARDEŞ KOKUSU VE İNTİKAM YEMİNİ 62 61. BÖLÜM: RİNG ARACININ KARANLIĞI 63 62. BÖLÜM: AVCININ AV OLDUĞU AN 64 63. BÖLÜM: AVLUDADAKİ PUSLU HESAPLAŞMA 65 64. BÖLÜM: KİRLİ PAZARLIK VE ÖLÜM EMRİ 66 65 . BÖLÜM: KOĞUŞTA KIZIL KIYAMET 67 66. BÖLÜM: HASTANE ABLUKASI VE SOKAKTAKİ TELAŞ 68 67. BÖLÜM: ŞEHRİN KANLI RENGİ 69 68. BÖLÜM: KANLI ŞAFAK 70 69. BÖLÜM: KURDUN DÖNÜŞÜ VE BÜYÜK SORU 71 70. BÖLÜM: KURŞUNUN AĞIRLIĞI 72 71. BÖLÜM: KALEMİN KIRILMADIĞI GÜN 73 72. BÖLÜM: KURDUN İNİNE DÖNÜŞÜ 74 73. BÖLÜM: MOTOR SESLERİ VE ESKİ GÜNLER 75 74. BÖLÜM: HESAPTA DURAN RAKAM 76 75. BÖLÜM: GÖLGELERİN İZİNDE 77 76. BÖLÜM: TEMİZ BİR SAYFA 78 77. BÖLÜM: DUYULAN FISILTILAR 79 78. BÖLÜM: DEMİR KAPININ ARDINDAN 80 79. BÖLÜM: PARANIN KOKUSU 81 80. BÖLÜM: SINIRIN ÖTESİ 82 81. BÖLÜM: ADLİYENİN SOĞUK KORİDORLARI 83 82. BÖLÜM: YEDDİLERİN İNİ 84 83. BÖLÜM: ALTININ ÖFKESİ 85 84. BÖLÜM: DUMAN ALTI 86 85. BÖLÜM: YERALTININ SATRANCI 87 86. BÖLÜM: YAS VE BARUT 88 87. BÖLÜM: KAHVEDEKİ SESSİZLİK VE İLK KAN 89 88. BÖLÜM: BÜYÜK SEVKİYAT 90 89. BÖLÜM: MEYDANIN ALEVİ 91 90. BÖLÜM: ERİYEN KRALLIK 92 91. BÖLÜM: İKİ YÜZLÜ SÜSÜ 93 92. BÖLÜM: BÜYÜK HESAPLAŞMANIN EŞİĞİ 94 93. BÖLÜM: KALAN KÜLLER VE ANILAR 95 94. BÖLÜM: TOPRAĞIN SOĞUKLUĞU 96 95. BÖLÜM: ŞEYTANIN AVUKATI 97 96. BÖLÜM: KALE YIKILIMI 98 97. BÖLÜM: NEFES NEFESE 99 ÜÇÜNCÜ PERDE\ 98. BÖLÜM: YENİ DÜZEN / SİSLİ SABAH 100 99. BÖLÜM: ACEM TOPRAĞINDAN GELEN RÜZGAR 101 100. BÖLÜM: DOMUZLARIN ARASINDAKİ ASİLZADE 102 101. BÖLÜM: YENİ MERKEZ, YENİ NİZAM 103 102 BÖLÜM: CAMDAN KALE VE SAKLI HESAPLAR 104 103 BÖLÜM: KANLI HESAPLAŞMA VE İNTİKAMIN SOĞUK YÜZÜ 105 104 BÖLÜM: TAVANARASINDAKİ AYAZ 106 105 BÖLÜM: SOĞUK BİFTEK VE KANLI EMRİVAKİ 107 106 BÖLÜM: KÜL VE VİCDAN 108 107 Bölüm : KANLI HAZİNE 109 108 Bölüm : YEMİN VE BARUT 110 109 Bölüm: HESAPSIZ BİR AKŞAM 111 110 Bölüm: İRAN'DAN GELEN GÖLGE 112 111 BÖLÜM: GÖLGE VE GÜNEŞ 113 112 BÖLÜM: GECE VE ZEHİR - ZİL SEYYAT'IN MEKANI 114 113 BÖLÜM: KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ 115 114 BÖLÜM: MASADAKİ İHANET VE KÖRÜN ÖFKESİ 116 115 BÖLÜM: YEŞİLİN İHANETİ VE KÖY YOLU 117 116 BÖLÜM: SON YIKANAN ONUR 118 117 BÖLÜM: KURŞUNUN SESSİZLİĞİ 119 118 BÖLÜM: GÖLGE DÜŞEN OFİS 120 119 BÖLÜM: KURŞUNUN RÜZGARI 121 120 BÖLÜM: REİSİN GÖLGESİNDE 122 121. BÖLÜM: PASLI DİŞLİLER VE KOD ADLI GÖLGELER 123 122. BÖLÜM: ESKİ DEFTERLER - İHSAN ASLANLI'NIN İLK ADIMI 124 123. BÖLÜM: TOPRAĞIN GİZLİ MİRASI 125 124. BÖLÜM: EKRANDAKİ ÇÜRÜME 126 125. BÖLÜM: ESKİ MASA, YENİ İNFAZLAR (1988) 127 126. BÖLÜM: KIZIL ALARM 128 127. BÖLÜM: PAVYONUN GÜLLERİ, MAZOTUN KOKUSU 129 128. BÖLÜM: SABAHIN KESKİN SESSİZLİĞİ 130 129. BÖLÜM: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 131 130. BÖLÜM: BOŞLUKTA KALAN SESLER 132 131. BÖLÜM: GECEYİ BEKLEYENLER 133 132. BÖLÜM: HASAT ZAMANI 134 133. BÖLÜM: KURDUN DÖNÜŞÜ 135 134. BÖLÜM: SOFRADAKİ KİRLİ PARA 136 135. BÖLÜM: GÖLGELERİN EFENDİSİ Bodrum katının o ağır, rutubeti 137 136. BÖLÜM: KIZILCIK SOPASI 138 137. BÖLÜM: BARAUDUN SONU 139 138. BÖLÜM: SABAHIN KİRİ 140 139. BÖLÜM: YOLUN SONUNDAKİ İZ 141 140. BÖLÜM: İZ BIRAKMAYANLAR 142 141. BÖLÜM: GERİ DÖNÜŞ VE TEK BİR İSİM 143 142. BÖLÜM: MEZAR BAŞINDAKİ HESAP 144 143. BÖLÜM: KÜL VE SESSİZLİK 145 144. BÖLÜM: TAKSİDEKİ HAYALET 146 145. BÖLÜM: KÖRÜN SEZGİSİ 147 146. BÖLÜM: SON DANS VE KANLI VEDA 148 147. BÖLÜM: SESSIZLIĞIN ÇIĞLIĞI 149 148. BÖLÜM: GÖLGELERİN HESABI 150 149. BÖLÜM: SON KALANIN SESSİZLİĞİ 151 150. BÖLÜM: KAPILAR AÇILIRKEN 152 151. BÖLÜM: BİR AVUKATIN GÖZYAŞLARI 153 152. BÖLÜM: YOLUN SONU MU, YENİ BİR BAŞLANGIÇ MI? 154 153. BÖLÜM: DOĞU'NUN GÖLGESİ 155 154. BÖLÜM: GÖLGE TAKİBİ 156 155. BÖLÜM: GÖLGENİN HÜKMÜ 157 156. BÖLÜM: KESİLEN NEFES 158 157. BÖLÜM: ZIRH VE BARUT 159 158. BÖLÜM: SESSİZ GÜÇ 160 159. BÖLÜM: ORMANIN ÇIĞLIĞI 161 160. BÖLÜM (FİNAL): KRALIN SONU

İstanbul'un o meşhur hastane çıkış kapısı, bu sabah rengarenk bir karaktere ev sahipliği yapıyordu. Kolundaki sargılar hafiflemiş, bacağındaki alçı çoktan tarihe karışmış olan Zil Seyyat, pavyon dünyasının o parıltılı ama tehlikeli havasını üzerinde taşıyarak kapıdan dışarı süzüldü. Yanında, gölgesi gibi sadık ve bir o kadar da saf olan adamı Çivi vardı.

"Piyasaya Renk Geldi!"
Seyyat, hastanenin otomatik kapısı açılır açılmaz derin bir nefes aldı. Üzerindeki o ekose ceketi ve sivri burun ayakkabılarıyla sanki hastaneden değil, podyumdan çıkıyordu.

Zil Seyyat: "Ulan Çivi! Çek şu oksijeni ciğerine! Günlerdir o serum kokusundan, o 'geçmiş olsun' diyen suratsız hemşirelerden imanım gevredi be! Dünya varmış be kardeşim!"

Çivi: (Seyyat'ın koluna girmeye çalışarak) "Valla öyle abi. Piyasa da kurudu sen yokken. Konsomatrisler yas tutuyor, mekanın ışıkları bile sönük yanıyor abi. 'Seyyat Abi gelse de bir zil çalsa' diye herkes yolunu gözlüyor."

Zil Seyyat: (Bacağını hafifçe sektirerek kontrol etti) "Bak bak, bacak tıkır tıkır işliyor. O vuran ite söyleyin; bizi kurşunla yıkamazlar, biz ancak bir çift güzel göze, bir de demli muhabbete yıkılırız! Hadi, çek arabayı da doğru mekana... Önce bir duman altı olalım, sonra hesap kitap yaparız."

"Alkan Amir'in Markajı"
Tam o sırada, hastane bahçesinin girişinde duran sivil ekip aracına yaslanmış olan Alkan Amir, ağzındaki kürdanı bir kenara atıp onlara doğru yürüdü. Seyyat, Alkan'ı görünce hemen bir "r" yaptı, yüzüne o meşhur esnaf gülümsemesini takındı.

Alkan Amir: "Ooo, piyasanın gülü Seyyat Efendi... Bakıyorum da hemen canlanmışsın. Daha dikişlerin atmadan pavyon mezesi hayali mi kuruyorsun?"

Zil Seyyat: "Aman amirim, hürmetler! Bizimkisi ekmek parası, biliyorsun. Öyle hayal mayal yok, dükkanın başında duracağız sadece. Hem bak, sapasağlamım, devlete yük olmuyorum artık."

Alkan Amir: (Seyyat'ın sargılı koluna hafifçe dokunur gibi yaptı) "Dikkat et Seyyat, o kol bir daha kırılırsa bu sefer alçı tutmaz. Sokak karışık, senin o zil seslerin bu gürültüde duyulmaz olur. Akıllı ol, pis işlere bulaşma."

Çivi: "Amirim, bizim abi sütten çıkmış ak kaşıktır, biliyorsun..."

Alkan Amir: "Kes lan Çivi! Senin o kaşığın içine ne pislikler girdiğini ben bilirim. Hadi, ikileyin bakalım. Benim işim başımdan aşkın."

"Ocağı Dağıtmışlar"
Seyyat ve Çivi uzaklaşırken, Alkan Amir'in telsizi acı bir cızırtıyla inledi. Alkan, ekip aracının yanına gitti, yüzündeki o hafif alaycı ifade bir anda yerini kapkara bir ciddiyete bıraktı. Ekip arkadaşlarından biri yanına geldi.

Polis Memuru: "Amirim, Kadıköy'den anons geldi. İhsan Aslanlı'nın mekanı... O meşhur restoranı taramışlar. Ortalık savaş alanı gibi."

Alkan Amir, sinirden bir küfür savurdu. Arabanın kaputuna sertçe vurdu.

Alkan Amir: "Ulan daha sabah olmadı be! İhsan'ın mekanı mı? Kim yapmış? Görgü tanığı, kamera kaydı var mı?"

Polis Memuru: "Tam otomatiklerle girmişler amirim. Sabah kahvaltısı saati... İçeride müşteri de varmış. Yaralı çok, bir garson çocuğun durumu ağır diyorlar. Yapanlar profesyonel; plakaları kapalı iki araçla gelip saniyeler içinde toz olmuşlar."

Alkan Amir: (Telsizin mandalına basarak) "Bütün birimlere anons geç! Kadıköy bölgesindeki tüm çıkışları tutun. İhsan'ın çocukları sokağa dökülmeden o mekanı kordon altına alın. İhsan şimdi kudurmuştur, ocağını söndürenin dünyasını yakar o. Olay yerine geçiyoruz, basın gaza!"

Alkan Amir arabaya binerken, İstanbul'un üzerine çöken bu yeni kan kokusunun, Mirza'nın şehre bıraktığı ilk "pişmanlık" imzası olduğunu çoktan anlamıştı. Sokak artık sadece barut değil, intikam soluyordu.

Gündüz vaktinin soluk ışığı, pavyonun kapısından içeri süzüldüğünde içerideki manzara akşamki o ışıltılı dünyadan çok uzaktı. Zil Seyyat, ceketinin omuzlarını düzelterek içeri girdi. Ortamda ağır bir bayat sigara, ucuz parfüm ve temizlik malzemesi kokusu birbirine karışmıştı. Sandalyeler masaların üzerine ters çevrilmiş, o meşhur renkli spotlar sönük birer göz gibi tavandan sarkıyordu.

"Işıklar Sönükken Burası Mezarlık Gibi"
Seyyat, boş pistin ortasına kadar yürüdü. Sağlam bacağına dayanarak bir masanın kenarına ilişti. Çivi ise hemen arkasında, elinde Seyyat'ın hastane çıkış dosyalarıyla bekliyordu.

Zil Seyyat: "Bak hele Çivi... Akşam olsa burası bayram yeri gibi fıkır fıkır olur, şimdi ise sanki ölü yıkama yeri. İnsanın ruhu daralıyor lan. Şu tozlu havaya bak, ciğerim pas tuttu."

Çivi: "Öyle abi, akşamın feri başkadır. Ama sen geldin ya, bu gece burası yıkılır. Herkes senin o zillerinin sesini özledi."

Zil Seyyat: (Dalgalı bir şekilde kolundaki sargıya baktı) "Zil çalacağız da... Kim çaldı bize bu sazı Çivi? Onu düşünüyorum. Lan benim kimle ne derdim olur? Ben ne haraç keserim, ne adam vururum. Altı üstü iki çift oyun havası, üç beş şişe şampanya... Kim vurdu beni lan o gün? Kimin nasırına bastık da haberimiz yok?"

Çivi: "Abi valla piyasa karışık. Seyfo öldü, İhsan Abi kudurmuş gibi geziyor, şimdi bir de Mirza diye bir sarı bela çıkmış... Belki yanlışlıkla arada kaynadın."

Zil Seyyat: "Yanlışlıkla mermi mi yenir oğlum? Adres sormaz o meret, gelir tam kalbine oturur. Ama bulacağım... Beni bu hastane odalarına mahkum eden o parmağın sahibini bulup o zilleri onun kulağının dibinde çaldıracağım!"

"Ercüment'in Gölgesi Kapıda"
Tam o sırada, pavyonun ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye gün ışığıyla birlikte iki tane izbandut gibi adam daldı. Üzerlerindeki pahalı ama kaba duran deri ceketler, bellerindeki o kaba şişkinlikler "biz belayız" diye bağırıyordu.

Seyyat istifini bozmadı, sadece gözlerini kıstı. Çivi ise hemen Seyyat'ın önüne geçmeye yeltendi ama Seyyat onu eliyle kenara itti.

Gelen Adam 1: (Sesi mekanın boşluğunda yankılandı) "Zil Seyyat sen misin?"

Zil Seyyat: "Valla bu saatte burada benden başka zil bulamazsın koçum. Hayırdır, dükkan kapalı. Akşama gelin, yer ayırttırın."

Gelen Adam 2: (Alaycı bir gülüşle) "Biz eğlenmeye gelmedik Seyyat. Bizi buraya büyük patron gönderdi. Ercüment Abi seninle görüşmek istiyor."

Seyyat'ın yüzündeki o hafif alaycı ifade bir anda ciddileşti. Ercüment ismini duymak, sokakta üzerine namlu çevrilmesiyle aynı şeydi. Silah tüccarı, karanlık işlerin mimarı Ercüment...

Zil Seyyat: "Ercüment mi? Lan kosoca silah baronu benim gibi bir çalgıcıyla ne işi olur? Hayırdır, pavyona yeni bir mermi sevkiyatı mı yapacak?"

Gelen Adam 1: "Lafı uzatma Seyyat. Abi dışarıda, arabada bekliyor. 'Gelsin bir kahvemi içsin, geçmiş olsun diyeyim' dedi. İkiletmeyi sevmez, bilirsin."

"Aslanın Ağzına Yürümek"
Seyyat, Çivi'ye bir bakış attı. Çivi'nin gözleri korkudan faltaşı gibi açılmıştı. Seyyat yavaşça ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikledi.

Zil Seyyat: "Bak bak... Ercüment Abi ayağımıza kadar gelmiş, bir kahvesini içmezsek ayıp olur değil mi? Çivi, sen burada kal, dükkanı toparla. Ben bir abinin elini öpüp geleyim."

Çivi: (Fısıltıyla) "Abi gitme kurban olayım, bunlar adamı yer bitirir!"

Zil Seyyat: (Kulağına eğilerek) "Oğlum, kaçarsan vururlar, gidersen belki konuşurlar. Kaderde ne varsa o... Hadi, asma suratını."

Seyyat, bacağını hafifçe sürüyerek iki adamın arasında kapıya doğru yürüdü. Dışarıda, kaldırımın kenarında simsiyah, kurşun geçirmez devasa bir araç duruyordu. Arka cam yavaşça indi; içeriden sadece pahalı bir tütün kokusu ve Ercüment'in o buz gibi bakışları süzüldü.

Zil Seyyat: "Hürmetler Ercüment Abi... Hayırdır, bizi hangi rüzgar senin kapına attı?"

Ercüment, içeriden hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme Seyyat'ın tüylerini diken diken etmeye yetti.

Ercüment'in zırhlı aracı, İstanbul'un arka sokaklarından süzülüp Boğaz'a nazır, kale gibi korunan o meşhur malikaneye girdi. Bahçedeki korumalar, ellerinde uzun namlulu silahlarla adeta birer heykel gibi dikiliyordu. Zil Seyyat, arabadan indiğinde bacağındaki sızıyla karışık bir huzursuzluk hissetti. Burası pavyon kulislerine benzemezdi; burada atılan tek bir yanlış adımın dönüşü olmazdı.

"Üstünü Bir Görelim Bakalım"
Malikanenin devasa giriş kapısında iki tane izbandut gibi adam Seyyat'ın önünü kesti.

Koruma: "Dur bakalım Seyyat Efendi... Adettendir, bir kaba temizliğini yapalım."

Zil Seyyat: (Kollarını iki yana açarak sırıttı) "Aman koçum, dikkatli ara. Bizim üzerimizde nota kağıdından başka bir şey bulunmaz. Hem bak, sargılarım taze, canımı yakma da."

Adamlar Seyyat'ın kolunu, bacağını, belini profesyonelce aradılar. Cebindeki çakmağı ve tespihini alıp masaya koydular. Kapı ağır ağır açıldı. İçerisi antika eşyalar ve ağır bir tütün kokusuyla doluydu. Salonun en ucunda, Boğaz'a karşı oturan Ercüment, elindeki kristal kadehi masaya bırakıp ayağa kalktı.

"Hoş Geldin Piyasanın Gülü"
Ercüment, üzerinde ipek sabahlığıyla son derece şık ve vakurdu. Seyyat'a doğru bir iki adım attı, yüzünde o meşhur, ne anlama geldiği belli olmayan gülümsemesi vardı.

Ercüment: "Geçmiş olsun Seyyat... Duyduk ki mermilerle dans etmişsin. İstanbul'un neşesi sönmesin diye dua ettik valla. Gel otur şöyle, rahatına bak."

Zil Seyyat: (Eğilerek selam verdi) "Hürmetler Ercüment Bey... Valla mermiler bizi sevdi ama biz onları pek sevemedik. Şansımız varmış ki Azrail kapıdan döndü. Davetiniz başım üstüne, şeref verdiniz."

Seyyat, karşısındaki deri koltuğa yavaşça yerleşti. Ercüment, masadaki gümüş kutudan bir puro çıkarıp Seyyat'a uzattı ama Seyyat kibarca elini kaldırdı.

Zil Seyyat: "Sağ olun Ercüment Bey, doktorlar dumanı yasakladı. Şimdilik sadece hayatın tozunu yutuyoruz."

"İhsan Aslanlı Meselesi"
Ercüment purosunu yaktı, dumanı tavana doğru üfledi. Gözlerini Seyyat'ın üzerine dikti.

Ercüment: "Seyyat... Sen sokağın nabzını tutan adamsın. Herkes senin mekanında demlenir, her masada bir sır konuşulur. Şu İhsan Aslanlı mevzusuna ne diyorsun? Herif bu aralar çok gürültü yapıyor, her yeri ateşe veriyor. Senin aran nasıl o aslan parçasıyla?"

Zil Seyyat: (Hafifçe öne eğilerek) "Valla Ercüment Bey, yalanım yok; İhsan'la ne dostluğum var ne düşmanlığım. Bizim mekana gelir, hesabını öder, raconunu bilir. Ama huyu huyum değil, suyu suyum değil. O çok dik yürür, biz ise rüzgara göre eğiliriz. Ama şu son olanlar... Restoranının tarandığını duydum. Yazık oldu, ocağına kan düşmüş."

Ercüment: (Buz gibi bir sesle) "Ocağına kan düşüren ben değilim, ama ocağın yanışını izleyen benim. İhsan çok palazlandı Seyyat. Kendini bu şehrin tek hakimi sanıyor. Sani'yle bir olup amcanın kemiklerini sızlattılar. Şimdi ise karşılarında daha büyük bir fırtına var; Sarı Mirza geldi. İhsan artık sadece kendini değil, etrafındakileri de yakacak."

Zil Seyyat: "Sokak bu Ercüment Bey... Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. İhsan yürekli adamdır ama yürek bazen akıldan hızlı gidince böyle kazalar oluyor işte. Ama benim anlamadığım; kosoca Ercüment Bey neden benim gibi bir çalgıcıya bunları anlatır?"

Ercüment: (Purosunu kül tablasına bıraktı) "Çünkü Seyyat, bazen en iyi müzik, en sessiz odada duyulur. İhsan'ın yanındakiler, ona borcu olanlar, ondan korkanlar... Hepsi senin o pavyon masalarında dökülür. Senden tek istediğim; kulağın kirişte olsun. İhsan'ın attığı her adımdan, kurduğu her ittifaktan haberim olacak. Sen benim İstanbul'daki kulağım olacaksın."

Zil Seyyat: (Yutkunarak) "Ercüment Bey, biz kendi halimizde adamlarız..."

Ercüment: (Sözünü keserek) "Sana 'kendi halinden' çıkma fırsatı veriyorum Seyyat. Bak, kolun bacağın kırık... İhsan seni koruyamadı. Ama benim kanatlarım geniştir. Ya o kulağını bana verirsin ya da o ziller bir daha hiç çalmaz. Seçim senin piyasanın gülü."

Seyyat, Ercüment'in o soğuk bakışlarında kendi sonunu görür gibi oldu. İhsan Aslanlı'ya düşman değildi ama Ercüment'e "hayır" demek, ölüme davetiye çıkarmaktı.