37. bölüm · Hesap Günü
36. BÖLÜM: ZİL SEYYAT'IN DÖNÜŞÜ VE KANLI SABAH
İstanbul'un o meşhur hastane çıkış kapısı, bu sabah rengarenk bir karaktere ev sahipliği yapıyordu. Kolundaki sargılar hafiflemiş, bacağındaki alçı çoktan tarihe karışmış olan Zil Seyyat, pavyon dünyasının o parıltılı ama tehlikeli havasını üzerinde taşıyarak kapıdan dışarı süzüldü. Yanında, gölgesi gibi sadık ve bir o kadar da saf olan adamı Çivi vardı.
"Piyasaya Renk Geldi!"
Seyyat, hastanenin otomatik kapısı açılır açılmaz derin bir nefes aldı. Üzerindeki o ekose ceketi ve sivri burun ayakkabılarıyla sanki hastaneden değil, podyumdan çıkıyordu.
Zil Seyyat: "Ulan Çivi! Çek şu oksijeni ciğerine! Günlerdir o serum kokusundan, o 'geçmiş olsun' diyen suratsız hemşirelerden imanım gevredi be! Dünya varmış be kardeşim!"
Çivi: (Seyyat'ın koluna girmeye çalışarak) "Valla öyle abi. Piyasa da kurudu sen yokken. Konsomatrisler yas tutuyor, mekanın ışıkları bile sönük yanıyor abi. 'Seyyat Abi gelse de bir zil çalsa' diye herkes yolunu gözlüyor."
Zil Seyyat: (Bacağını hafifçe sektirerek kontrol etti) "Bak bak, bacak tıkır tıkır işliyor. O vuran ite söyleyin; bizi kurşunla yıkamazlar, biz ancak bir çift güzel göze, bir de demli muhabbete yıkılırız! Hadi, çek arabayı da doğru mekana... Önce bir duman altı olalım, sonra hesap kitap yaparız."
"Alkan Amir'in Markajı"
Tam o sırada, hastane bahçesinin girişinde duran sivil ekip aracına yaslanmış olan Alkan Amir, ağzındaki kürdanı bir kenara atıp onlara doğru yürüdü. Seyyat, Alkan'ı görünce hemen bir "r" yaptı, yüzüne o meşhur esnaf gülümsemesini takındı.
Alkan Amir: "Ooo, piyasanın gülü Seyyat Efendi... Bakıyorum da hemen canlanmışsın. Daha dikişlerin atmadan pavyon mezesi hayali mi kuruyorsun?"
Zil Seyyat: "Aman amirim, hürmetler! Bizimkisi ekmek parası, biliyorsun. Öyle hayal mayal yok, dükkanın başında duracağız sadece. Hem bak, sapasağlamım, devlete yük olmuyorum artık."
Alkan Amir: (Seyyat'ın sargılı koluna hafifçe dokunur gibi yaptı) "Dikkat et Seyyat, o kol bir daha kırılırsa bu sefer alçı tutmaz. Sokak karışık, senin o zil seslerin bu gürültüde duyulmaz olur. Akıllı ol, pis işlere bulaşma."
Çivi: "Amirim, bizim abi sütten çıkmış ak kaşıktır, biliyorsun..."
Alkan Amir: "Kes lan Çivi! Senin o kaşığın içine ne pislikler girdiğini ben bilirim. Hadi, ikileyin bakalım. Benim işim başımdan aşkın."
"Ocağı Dağıtmışlar"
Seyyat ve Çivi uzaklaşırken, Alkan Amir'in telsizi acı bir cızırtıyla inledi. Alkan, ekip aracının yanına gitti, yüzündeki o hafif alaycı ifade bir anda yerini kapkara bir ciddiyete bıraktı. Ekip arkadaşlarından biri yanına geldi.
Polis Memuru: "Amirim, Kadıköy'den anons geldi. İhsan Aslanlı'nın mekanı... O meşhur restoranı taramışlar. Ortalık savaş alanı gibi."
Alkan Amir, sinirden bir küfür savurdu. Arabanın kaputuna sertçe vurdu.
Alkan Amir: "Ulan daha sabah olmadı be! İhsan'ın mekanı mı? Kim yapmış? Görgü tanığı, kamera kaydı var mı?"
Polis Memuru: "Tam otomatiklerle girmişler amirim. Sabah kahvaltısı saati... İçeride müşteri de varmış. Yaralı çok, bir garson çocuğun durumu ağır diyorlar. Yapanlar profesyonel; plakaları kapalı iki araçla gelip saniyeler içinde toz olmuşlar."
Alkan Amir: (Telsizin mandalına basarak) "Bütün birimlere anons geç! Kadıköy bölgesindeki tüm çıkışları tutun. İhsan'ın çocukları sokağa dökülmeden o mekanı kordon altına alın. İhsan şimdi kudurmuştur, ocağını söndürenin dünyasını yakar o. Olay yerine geçiyoruz, basın gaza!"
Alkan Amir arabaya binerken, İstanbul'un üzerine çöken bu yeni kan kokusunun, Mirza'nın şehre bıraktığı ilk "pişmanlık" imzası olduğunu çoktan anlamıştı. Sokak artık sadece barut değil, intikam soluyordu.
Gündüz vaktinin soluk ışığı, pavyonun kapısından içeri süzüldüğünde içerideki manzara akşamki o ışıltılı dünyadan çok uzaktı. Zil Seyyat, ceketinin omuzlarını düzelterek içeri girdi. Ortamda ağır bir bayat sigara, ucuz parfüm ve temizlik malzemesi kokusu birbirine karışmıştı. Sandalyeler masaların üzerine ters çevrilmiş, o meşhur renkli spotlar sönük birer göz gibi tavandan sarkıyordu.
"Işıklar Sönükken Burası Mezarlık Gibi"
Seyyat, boş pistin ortasına kadar yürüdü. Sağlam bacağına dayanarak bir masanın kenarına ilişti. Çivi ise hemen arkasında, elinde Seyyat'ın hastane çıkış dosyalarıyla bekliyordu.
Zil Seyyat: "Bak hele Çivi... Akşam olsa burası bayram yeri gibi fıkır fıkır olur, şimdi ise sanki ölü yıkama yeri. İnsanın ruhu daralıyor lan. Şu tozlu havaya bak, ciğerim pas tuttu."
Çivi: "Öyle abi, akşamın feri başkadır. Ama sen geldin ya, bu gece burası yıkılır. Herkes senin o zillerinin sesini özledi."
Zil Seyyat: (Dalgalı bir şekilde kolundaki sargıya baktı) "Zil çalacağız da... Kim çaldı bize bu sazı Çivi? Onu düşünüyorum. Lan benim kimle ne derdim olur? Ben ne haraç keserim, ne adam vururum. Altı üstü iki çift oyun havası, üç beş şişe şampanya... Kim vurdu beni lan o gün? Kimin nasırına bastık da haberimiz yok?"
Çivi: "Abi valla piyasa karışık. Seyfo öldü, İhsan Abi kudurmuş gibi geziyor, şimdi bir de Mirza diye bir sarı bela çıkmış... Belki yanlışlıkla arada kaynadın."
Zil Seyyat: "Yanlışlıkla mermi mi yenir oğlum? Adres sormaz o meret, gelir tam kalbine oturur. Ama bulacağım... Beni bu hastane odalarına mahkum eden o parmağın sahibini bulup o zilleri onun kulağının dibinde çaldıracağım!"
"Ercüment'in Gölgesi Kapıda"
Tam o sırada, pavyonun ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye gün ışığıyla birlikte iki tane izbandut gibi adam daldı. Üzerlerindeki pahalı ama kaba duran deri ceketler, bellerindeki o kaba şişkinlikler "biz belayız" diye bağırıyordu.
Seyyat istifini bozmadı, sadece gözlerini kıstı. Çivi ise hemen Seyyat'ın önüne geçmeye yeltendi ama Seyyat onu eliyle kenara itti.
Gelen Adam 1: (Sesi mekanın boşluğunda yankılandı) "Zil Seyyat sen misin?"
Zil Seyyat: "Valla bu saatte burada benden başka zil bulamazsın koçum. Hayırdır, dükkan kapalı. Akşama gelin, yer ayırttırın."
Gelen Adam 2: (Alaycı bir gülüşle) "Biz eğlenmeye gelmedik Seyyat. Bizi buraya büyük patron gönderdi. Ercüment Abi seninle görüşmek istiyor."
Seyyat'ın yüzündeki o hafif alaycı ifade bir anda ciddileşti. Ercüment ismini duymak, sokakta üzerine namlu çevrilmesiyle aynı şeydi. Silah tüccarı, karanlık işlerin mimarı Ercüment...
Zil Seyyat: "Ercüment mi? Lan kosoca silah baronu benim gibi bir çalgıcıyla ne işi olur? Hayırdır, pavyona yeni bir mermi sevkiyatı mı yapacak?"
Gelen Adam 1: "Lafı uzatma Seyyat. Abi dışarıda, arabada bekliyor. 'Gelsin bir kahvemi içsin, geçmiş olsun diyeyim' dedi. İkiletmeyi sevmez, bilirsin."
"Aslanın Ağzına Yürümek"
Seyyat, Çivi'ye bir bakış attı. Çivi'nin gözleri korkudan faltaşı gibi açılmıştı. Seyyat yavaşça ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikledi.
Zil Seyyat: "Bak bak... Ercüment Abi ayağımıza kadar gelmiş, bir kahvesini içmezsek ayıp olur değil mi? Çivi, sen burada kal, dükkanı toparla. Ben bir abinin elini öpüp geleyim."
Çivi: (Fısıltıyla) "Abi gitme kurban olayım, bunlar adamı yer bitirir!"
Zil Seyyat: (Kulağına eğilerek) "Oğlum, kaçarsan vururlar, gidersen belki konuşurlar. Kaderde ne varsa o... Hadi, asma suratını."
Seyyat, bacağını hafifçe sürüyerek iki adamın arasında kapıya doğru yürüdü. Dışarıda, kaldırımın kenarında simsiyah, kurşun geçirmez devasa bir araç duruyordu. Arka cam yavaşça indi; içeriden sadece pahalı bir tütün kokusu ve Ercüment'in o buz gibi bakışları süzüldü.
Zil Seyyat: "Hürmetler Ercüment Abi... Hayırdır, bizi hangi rüzgar senin kapına attı?"
Ercüment, içeriden hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme Seyyat'ın tüylerini diken diken etmeye yetti.
Ercüment'in zırhlı aracı, İstanbul'un arka sokaklarından süzülüp Boğaz'a nazır, kale gibi korunan o meşhur malikaneye girdi. Bahçedeki korumalar, ellerinde uzun namlulu silahlarla adeta birer heykel gibi dikiliyordu. Zil Seyyat, arabadan indiğinde bacağındaki sızıyla karışık bir huzursuzluk hissetti. Burası pavyon kulislerine benzemezdi; burada atılan tek bir yanlış adımın dönüşü olmazdı.
"Üstünü Bir Görelim Bakalım"
Malikanenin devasa giriş kapısında iki tane izbandut gibi adam Seyyat'ın önünü kesti.
Koruma: "Dur bakalım Seyyat Efendi... Adettendir, bir kaba temizliğini yapalım."
Zil Seyyat: (Kollarını iki yana açarak sırıttı) "Aman koçum, dikkatli ara. Bizim üzerimizde nota kağıdından başka bir şey bulunmaz. Hem bak, sargılarım taze, canımı yakma da."
Adamlar Seyyat'ın kolunu, bacağını, belini profesyonelce aradılar. Cebindeki çakmağı ve tespihini alıp masaya koydular. Kapı ağır ağır açıldı. İçerisi antika eşyalar ve ağır bir tütün kokusuyla doluydu. Salonun en ucunda, Boğaz'a karşı oturan Ercüment, elindeki kristal kadehi masaya bırakıp ayağa kalktı.
"Hoş Geldin Piyasanın Gülü"
Ercüment, üzerinde ipek sabahlığıyla son derece şık ve vakurdu. Seyyat'a doğru bir iki adım attı, yüzünde o meşhur, ne anlama geldiği belli olmayan gülümsemesi vardı.
Ercüment: "Geçmiş olsun Seyyat... Duyduk ki mermilerle dans etmişsin. İstanbul'un neşesi sönmesin diye dua ettik valla. Gel otur şöyle, rahatına bak."
Zil Seyyat: (Eğilerek selam verdi) "Hürmetler Ercüment Bey... Valla mermiler bizi sevdi ama biz onları pek sevemedik. Şansımız varmış ki Azrail kapıdan döndü. Davetiniz başım üstüne, şeref verdiniz."
Seyyat, karşısındaki deri koltuğa yavaşça yerleşti. Ercüment, masadaki gümüş kutudan bir puro çıkarıp Seyyat'a uzattı ama Seyyat kibarca elini kaldırdı.
Zil Seyyat: "Sağ olun Ercüment Bey, doktorlar dumanı yasakladı. Şimdilik sadece hayatın tozunu yutuyoruz."
"İhsan Aslanlı Meselesi"
Ercüment purosunu yaktı, dumanı tavana doğru üfledi. Gözlerini Seyyat'ın üzerine dikti.
Ercüment: "Seyyat... Sen sokağın nabzını tutan adamsın. Herkes senin mekanında demlenir, her masada bir sır konuşulur. Şu İhsan Aslanlı mevzusuna ne diyorsun? Herif bu aralar çok gürültü yapıyor, her yeri ateşe veriyor. Senin aran nasıl o aslan parçasıyla?"
Zil Seyyat: (Hafifçe öne eğilerek) "Valla Ercüment Bey, yalanım yok; İhsan'la ne dostluğum var ne düşmanlığım. Bizim mekana gelir, hesabını öder, raconunu bilir. Ama huyu huyum değil, suyu suyum değil. O çok dik yürür, biz ise rüzgara göre eğiliriz. Ama şu son olanlar... Restoranının tarandığını duydum. Yazık oldu, ocağına kan düşmüş."
Ercüment: (Buz gibi bir sesle) "Ocağına kan düşüren ben değilim, ama ocağın yanışını izleyen benim. İhsan çok palazlandı Seyyat. Kendini bu şehrin tek hakimi sanıyor. Sani'yle bir olup amcanın kemiklerini sızlattılar. Şimdi ise karşılarında daha büyük bir fırtına var; Sarı Mirza geldi. İhsan artık sadece kendini değil, etrafındakileri de yakacak."
Zil Seyyat: "Sokak bu Ercüment Bey... Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. İhsan yürekli adamdır ama yürek bazen akıldan hızlı gidince böyle kazalar oluyor işte. Ama benim anlamadığım; kosoca Ercüment Bey neden benim gibi bir çalgıcıya bunları anlatır?"
Ercüment: (Purosunu kül tablasına bıraktı) "Çünkü Seyyat, bazen en iyi müzik, en sessiz odada duyulur. İhsan'ın yanındakiler, ona borcu olanlar, ondan korkanlar... Hepsi senin o pavyon masalarında dökülür. Senden tek istediğim; kulağın kirişte olsun. İhsan'ın attığı her adımdan, kurduğu her ittifaktan haberim olacak. Sen benim İstanbul'daki kulağım olacaksın."
Zil Seyyat: (Yutkunarak) "Ercüment Bey, biz kendi halimizde adamlarız..."
Ercüment: (Sözünü keserek) "Sana 'kendi halinden' çıkma fırsatı veriyorum Seyyat. Bak, kolun bacağın kırık... İhsan seni koruyamadı. Ama benim kanatlarım geniştir. Ya o kulağını bana verirsin ya da o ziller bir daha hiç çalmaz. Seçim senin piyasanın gülü."
Seyyat, Ercüment'in o soğuk bakışlarında kendi sonunu görür gibi oldu. İhsan Aslanlı'ya düşman değildi ama Ercüment'e "hayır" demek, ölüme davetiye çıkarmaktı.
