26. bölüm · Hesap Günü
25. BÖLÜM: SABAH ŞERİFLERİ
Sabahın ilk ışıkları liman bölgesinin paslı depoları üzerine düşerken, Siyah Abni kendi mekanında, gürültüyle çalışan eski buzdolabının yanında oturmuştu. Önünde dumanı tüten bir bardak çay ve taze, susamlı bir simit vardı. Simidinden büyük bir parça koparıp çayına bandığı sırada, kapı sanki yerinden sökülürcesine vuruldu.
İçeriye sağ kolu İlkan daldı. İlkan'ın yüzü kireç gibi beyazlamış, nefes nefese kalmıştı.
İlkan: "Abi! Abi bittik! Kapı ana baba günü, polisler geldi!"
Abni, elindeki simidi sakinlikle tabağa bıraktı. Gözlerini İlkan'a dikti, istifini bozmadan bir yudum çay aldı.
Abni: "Hayırdır lan İlkan? Sabah sabah bu neyin telaşı? Biz uyuşturucu mu satarız? Hayır. Eroin, kokain işine girer miyiz? Tövbe. Silahla, bombayla işimiz olur mu? Olmaz. Bizimki alt tarafı mazot be oğlum, gümrüksüz ama helalinden mazot. Ne istiyor ulan bu polisler?"
İlkan: "Valla bilmiyorum abi, 'Açın kapıyı!' diye bağırıyorlar. Her yer ekip otosu dolu!"
Abni: "Peki, geliyorum bakalım... Ne ihbarıymış bu sabah sabah?"
"Come On Abni, Let's Go!"
Abni kapıya çıktığında, karşısında sarı saçları arkaya doğru taranmış, lacivert takımı ve elinde tespihiyle Amir Alkan'ı gördü. Alkan, teşkilatın en nev-i şahsına münhasır adamıydı; bir ayağı sokağın çamurunda, bir ayağı Londra sokaklarında gibi konuşurdu.
Alkan: (Güneş gözlüğünü burnunun ucuna indirerek) "Oooo, Abni! Good morning brother! Sabahın köründe seni böyle simit-çay başında bulmak ne büyük bir pleasure, anlatamam."
Abni: "Aleykümselam Alkan Amirim. Hayırdır, sabah operasyonu mu var? Bizim dükkanda mazot kokusundan başka bir şey bulamazsın, boşuna yorulmuşsunuz."
Alkan: "Oh, come on Abni! Don't be like that. Mazot kokusu classic zaten, ona alıştık. Ama bu seferki ihbar başka. Biri demiş ki: 'Abni ve ekibi, liman bölgesindeki kaçak hattı üzerinden sadece mazot değil, high-level elektronik sevkiyatı yapıyor.' Yani anlayacağın smuggling işi büyümüş diyorlar."
Abni: "Ulan hangi müptezel uydurmuş bunu? Bizim tekniğimiz, teknolojimiz mi var Amirim? Biz pompayı zor tutuyoruz elimizde."
"Karakola Kadar Bir Tur Atalım"
Alkan Amir, sarı saçlarını eliyle düzelterek Abni'nin yanına yaklaştı. Sakızını "çat" diye patlattı.
Alkan: "Valla Abni, rules are rules... Kurallar belli. İhbar ciddi, imza büyük yerden. Bizimle karakola kadar geleceksiniz, bir çayımızı içip ifade vereceksiniz. Öyle easy bir şekilde kurtulamazsın bu sefer."
Abni, durumu anlayınca İlkan'a döndü.
Abni: "Tamam, madem öyle diyorsunuz, devletimize boynumuz kıldan ince. İlkan, sen burada kal, dükkana göz kulak ol. Tankerlerin vanasını kapat, çocuklara sahip çık."
Alkan: (İşaret parmağını havada sallayarak) "Wait, wait, wait! No way! İlkan da bizimle geliyor. Partners in crime, öyle değil mi? Onu burada yalnız bırakamayız, o da bu business'ın bir parçası. İlkan, sen de düş önüme koçum."
İlkan: "Ben niye geliyorum amirim? Ben sadece simit alıp geldim!"
Alkan: "Simidi yolda yersin evlat. Let's go! Karakolda size öyle bir interview yapacağım ki, bülbül gibi şakıyacaksınız."
Abni, çaresizce yeleğini düzeltti, Alkan Amir'in peşinden ekip otosuna doğru yürümeye başladı.
Abni: (Kendi kendine söylenerek) "Ulan 21 yıllık ömrümüzde bir gün huzurla simit yiyemedik... Alkan, o karakoldaki çayın şekerini çift at, tansiyonum fırladı sabah sabah!"
Karakolun koridorları sabahın mahmurluğunu atamamışken, sorgu odalarından birinden yükselen o kendine has aksanlı ses, tüm binada yankılanıyordu. Amir Alkan, sarı saçlarını eliyle geriye doğru tarayıp, önündeki dosyayı masaya "lap" diye bıraktı. Sorgu odaları buz gibiydi ama Alkan'ın enerjisi odayı ısıtmaya yetiyordu.
Sorgu Odası 1: Abni ve "The Big Boss"
Alkan Amir, sandalyeyi ters çevirip Abni'nin karşısına oturdu. Gözlerini Abni'nin gözlerine dikti, sakızını yavaşça çiğnedi.
Alkan: "Look at me Abni... Focus lütfen. Biz burada devletin vaktini, senin de mazot kokulu sabahını harcamayalım. Şehirde 'Abni level atladı, artık çiplerle, anakartlarla dans ediyor' diyorlar. Anlat bakalım, nedir bu digital sevkiyat işi?"
Abni: "Amirim, kurban olayım, ne çipi ne anakartı? Ben daha telefonun alarmını kurarken İlkan'ı çağırıyorum. Bizim dijitalle tek ilişkimiz, hesap makinesinde kaç litre mazot sattığımıza bakmak. Bu ihbarı yapan her kimse, belli ki benimle dalga geçiyor."
Alkan: "Oh, really? Demek öyle. Ama bak, elimdeki kağıtta 'Abni'nin deposunda normalden fazla bir trafik var' yazıyor. Gece yarıları o tankerler ne taşıyor? Gold mu, diamond mu, yoksa sadece bizim bildiğimiz o meşhur, kaçak ama 'helal' mazotun mu?"
Abni: "Gece trafiği dediğin, fırına ekmek yetiştiren kamyoncular amirim. Onlar olmasa şehir aç kalır. Vallahi billahi, benim depomda mazottan başka bir şey bulursanız, beni Taksim meydanında sallandırın."
Alkan: (Gülerek sandalyeden kalktı) "Don't be so dramatic Abni. Sallandırmak falan bize yakışmaz. Ama senin bu ifaden benim stomach'ımı tam doyurmadı. Sen burada biraz daha relax takıl, ben şu senin sağ kolun İlkan'la bir chat yapayım. Bakalım o ne masallar anlatacak."
Sorgu Odası 2: İlkan ve "The Little Partner"
Alkan, yan odaya geçip kapıyı "tak" diye çarptı. İlkan, sandalyenin ucuna ilişmiş, korkudan dizlerini titretiyordu. Alkan, masanın üzerine eğilip İlkan'ın burnunun dibine kadar girdi.
Alkan: "İlkan... My dear friend... Bak patronun içeride her şeyi bülbül gibi şakıdı. 'Her şeyi İlkan planladı, ben sadece izledim' dedi. Ne diyorsun bu işe? Game over mı?"
İlkan: (Gözleri fal taşı gibi açılarak) "Ne?! Abni abi öyle mi dedi? Amirim vallahi yalan! Ben sadece pompacıyım. Gece gündüz hortum sallıyorum. Hangi ara plan yapmışım? Abni abi beni yakmaz, siz beni deniyorsunuz değil mi?"
Alkan: "Maybe yes, maybe no... Ama bak İlkan, senin bu stress seviyen bana bir şeyler anlatıyor. Eğer şu elektronik sevkiyatının yerini söylersen, sana bir cup of tea ve taze simit ısmarlarım. Hatta belki karakoldan express çıkış biletini de ayarlarım."
İlkan: "Amirim, yeminle söylüyorum; bizim teknolojiyle işimiz olmaz. Abni abi geçen gün bilgisayarı 'bu neden konuşmuyor' diye çöpe atacaktı. Biz kimiz, gümrükten çip geçirmek kim? Bizim tek geçtiğimiz şey sınırdan gelen kamyoncular."
Sonuçsuz Bekleyiş
Alkan Amir, iki odadan da istediği "itirafı" alamamanın verdiği o tatlı sinirle koridora çıktı. Kapıdaki memura döndü.
Alkan: "İkisi de aynı şarkıyı söylüyor. Ya gerçekten innocent bunlar, ya da profesyonel birer actor. Şimdilik burada kalsınlar. Salıvermek için henüz çok early. Biraz acıksınlar, biraz o karakolun meşhur havasını solusunlar. Bakalım akşamüstü fikirleri değişecek mi?"
Abni: (İçeriden bağırarak) "Amirim! Çay soğudu, bari bir gazete verin de vaktimiz geçsin!"
Alkan: (Kapının arkasından) "Keep dreaming Abni! Gazete yok, sadece self-reflection var. Kendi hatalarını düşün, akşam görüşürüz!"
Abni ve İlkan, ayrı odalarda kaderlerine terk edilirken, Alkan Amir sarı saçlarını düzelterek odasına, taze bir kahve içmeye yöneldi. Karakolda sessizlik hakim olsa da, bu sessizlik büyük bir fırtınanın sadece molasıydı.
Karakolun alt katındaki nezarethane, rutubet ve ucuz temizlik malzemesi kokuyordu. Demir parmaklıkların ardındaki o dar alana Abni ve İlkan'ı beraber tıktılar. Alkan Amir, kapıyı kilitlerken arkasından bir öpücük atıp, "Enjoy your stay, boys!" diyerek merdivenleri ıslık çalarak çıktı.
Nezaretin o taş sedirine ilk çöken İlkan oldu. Yüzünde, dünyası başına yıkılmış bir ifade vardı. Abni ise duvarın dibine yaslanmış, tespihini yavaşça çekiyordu.
İlkan: (Sesi titreyerek) "Yazıklar olsun be... Vallahi yazıklar olsun Abi. Demek ben yaptım ha? Demek bütün ihale benim üstüme kaldı?"
Abni: (Kaşlarını çatıp İlkan'a döndü) "Ne saçmalıyorsun lan sen sabah sabah? Ne ihalesi, ne yapması oğlum? Kafa mı gitti sende nezarete girince?"
İlkan: "Amir Alkan bizzat dedi abi! 'Patronun içeride her şeyi bülbül gibi şakıdı, suçu senin üstüne yıktı' dedi. 'İlkan planladı, ben izledim' demişsin. Ulan abi, ben senin için mazot tankerinin içine saklanıp sınır geçmiş adamım, yakışır mı sana bizi polise yem etmek?"
Abni: (Elindeki tespihi hırsla cebine attı) "Ulan süzme salak! Ulan beyinsiz pompacı! O Alkan denilen sarı fırtına seni keklemiş oğlum! Adamın işi bu, seni bana, beni sana kırdırıp ağzımızdan laf alacak. Ben öyle bir şey der miyim lan hiç? Sen benim ciğerimsin, ciğerimi polise meze mi yaparım ben?"
"Dijital Kaçakçı" Olma Hayalleri
İlkan, bir an duraksadı. Gözlerini kırpıştırıp Abni'ye baktı. Gerçeğin jetonu köşeli olduğu için biraz geç düşmüştü.
İlkan: "Harbi mi abi? Şaka mı yapmış sarı komiser? Vay be... Az kalsın burada 'Abni abim beni sattı' diye şiir yazacaktım duvarlara."
Abni: "Yazma oğlum, kalem harcanmasın. Otur şuraya da düşün... Kim taktı bize bu sepeti? Ulan biz kimiz, çip kaçırmak kimiz? Bizim dükkana giren en teknolojik alet, senin şu her gün ekranını kırdığın dokunmatik telefon."
İlkan: "Abi aslında fena fikir değilmiş ha... Düşünsene, 'Siyah Abni ve Teknoloji İmparatorluğu'. Mazotun içine işlemcileri atıp sınırdan geçiriyoruz. 'Dizel Intel', 'Turbo AMD' falan diye satarız mahallede. Havamız olurdu."
Abni: "Sus lan, ağzını hayra aç! Zaten başımız belada. Ben şimdi onu düşünmüyorum... Ben o ihbarı kimin yaptığını düşünüyorum. Seyfeddin çakalı desem, o bu kadar ince görmez, o direkt dalar. Ercüment desek, o bizimle uğraşmaz. Biri bizim ayağımıza çelme takıyor ama dur bakalım..."
Nezaretteki "Açlık Oyunları"
İlkan'ın midesi o sırada odayı inleten bir sesle guruldadı. Abni, ters ters İlkan'a baktı.
İlkan: "Abi acıktım ya... O simidi de yiyemedik, kursağımda kaldı. Alkan Amir de 'interview' dedi, 'tea' dedi ama icraat yok. Adamın İngilizcesi var ama misafirperverliği sıfır."
Abni: (Duvardaki küçük havalandırmaya bakarak) "Ulan İlkan, memleket elden gidiyor, biz nezarete düşmüşüz, sen hala mide diyorsun. Al şu cebimdeki nane şekerini kemir, akşamüstüne kadar idare et. Eğer buradan çıkarsak, sana sanayinin en kral lokantasında iskender ısmarlayacağım, söz."
İlkan: "Şekerle mi kandırıyorsun beni abi? Neyse, buna da şükür. Ama bir dahaki sefere Alkan Amir gelirse ona söyleyelim; 'Please, some kebap and ayran, brother' desin bari. Bizim dile gelmiyor, belki o anlar."
Abni, İlkan'ın bu hallerine hem kızıyor hem de içten içe gülüyordu. İkisi de bu karanlık ve dar kafesin içinde, dışarıdaki büyük fırtınanın kendilerine doğru yaklaştığından habersizce, sokağın o bitmek bilmeyen mizahıyla hayata tutunmaya çalışıyorlardı.
