5. bölüm · Hesap Günü
4. BÖLÜM: SON VAZİFE (GASSALIN SESSİZLİĞİ)
Dışarıda İstanbul'un uğultusu, siren sesleri ve İmran'ın malikane bahçesindeki beyhude feryatları vardı. İçeride ise, malikanenin alt katındaki o loş, mermer kaplı gasilhane benzeri soğuk odada sadece suyun sesi duyuluyordu.
Ferdi Baba, taşın üzerinde boylu boyunca uzanıyordu. Bir zamanlar koca bir şehri titreten o heybetli gövde, şimdi sadece beyaz bir mermer kütlesi kadar hareketsizdi.
İhsan Aslanlı, ceketini bir kenara fırlatmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar nizamla katlamıştı. Az önce o keskin ve sert yüz hatları, tavandaki tek ampulün titrek ışığında bir heykel gibi donuklaşmıştı. Gözleri her zamankinden daha derin, bakışları ise bir uçurum kadar karanlıktı.
Su ve Mermer
İhsan, gümüş ibriği yavaşça doldurdu. Suyun metale çarpma sesi, odanın çıplak duvarlarında yankılanıp İhsan'ın zihninde bir çığlığa dönüşüyordu. Ama o, tek bir kasını bile oynatmadı.
Sıcak suyu Ferdi Baba'nın omuzlarına dökerken, buhar yükseldi. O an İhsan, hayatında ilk kez o muazzam boşluğu hissetti. Yanında ona yol gösterecek bir gölge, arkasında ona siper olacak bir dağ kalmamıştı. 32 yaşındaki bu genç adam, aslında o taşın üzerinde sadece ustasını değil, tek sığınağını, babasını, dünyasını yıkıyordu.
Sanki Duvarlar Konuşuyor
Duvarlardaki gölgeler, İhsan'ın her hareketini devasa bir trajedi gibi yansıtıyordu. İhsan, süngeri sabunladı. Ferdi Baba'nın göğsündeki o iki kanlı delik... İhsan orayı silerken eli bir an duraksadı. Parmak uçları, hala sıcak olan tenle temas ettiğinde kalbi göğüs kafesine bir balyoz gibi vurdu.
Bir aslanın son temizliğiydi bu. İhsan, başını yavaşça kaldırdı. Karşıdaki boş duvara baktı. O duvarda hiçbir tablo, hiçbir iz yoktu; tıpkı İhsan'ın geleceği gibi. O an odaya giren tek şey sessizlikti. Öyle bir sessizlik ki, İhsan kendi nefes alışının ne kadar ağır ve "fazlalık" olduğunu hissetti.
"Ben kimim?" diye sordu kendine içinden. "Bu taşın üzerindeki adam yoksayken, ben hangi toprağa basacağım?"
Kırılma Noktası: Gözyaşı Değil, Ter
İhsan'ın alnından bir damla ter süzüldü, burnunun ucundan geçip mermer zemine düştü. Ağlamıyordu. Aslanlı soyadını taşıyanlar, acılarını gözpınarlarında değil, namlularında biriktirirdi. Ama omuzlarındaki o görünmez yük, genç adamı sanki yerin yedi kat altına çekiyordu.
O dar ve ciddi ağız yapısı hafifçe aralandı, fısıltıdan bile kısık bir ses çıktı:
- "Gözün arkada kalmasın Baba. Emanetin, benim canımdan daha ağır."
İhsan, beyaz kefeni yavaşça açtı. Ferdi Baba'yı sararken, sanki kendi çocukluğunu, umutlarını ve belki de insanlığını o beyaz kumaşın içine gömüyordu. Düğümü atarken elleri titremedi ama kalbi o an durdu.
Oda artık daha soğuktu. Suyun sesi kesilmişti. İhsan, ıslak ellerini mermerin kenarına dayadı. Başını öne eğdi. Karşısındaki duvarlar ona bakıyordu; o duvarlar artık bir sarayın değil, bir hapishanenin duvarlarıydı. Dışarıdaki binlerce adamı yönetebilirdi, dünyayı yakabilirdi ama şu an bu dört duvar arasında dünyanın en kimsesiz, en çıplak ve en yalnız adamıydı.
İhsan doğruldu. Islak gömleği sırtına yapışmıştı. Ceketini yerden aldı, omuzlarına attı. O belirgin çene hattı kasıldı, çatık kaşlarının altındaki buz mavisi bakışlar kapıya kilitlendi.
O kapıdan çıktığı an, yas tutan o çocuk odada kalacaktı. Kapıdan çıkan adam ise; acısı öfkeye, yalnızlığı ise bir silaha dönüşmüş olan İhsan Aslanlı olacaktı.
İhsan kapının kolunu tuttu. Arkasına bakmadı. Bakarsa, o yalnızlığın içinde boğulacağını biliyordu. Kapıyı açtı ve koridordaki zifiri karanlığa, kendi yarattığı cehenneme doğru ilk adımını attı.
Sessizlik bitti. Şimdi İstanbul'un çığlık atma vaktiydi.

Cenaze namazı kılındı, helallik alındı. Tabut omuzlara yüklenip kabre doğru taşınırken, İstanbul yeraltı dünyasının yedi farklı rengi ve yedi farklı zehri mezarın başında saf tuttu. Toprak taze, hava ağır, ortam ise her an patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi.
İhsan Aslanlı, ceketinin önü ilikli, o keskin ve sert yüz hatlarıyla en öndeydi. Yanında İmran, gözleri şişmiş bir halde duruyordu. İhsan'ın zihni ise bir satranç tahtası gibiydi; bu yedi adamın her birinin hareketini, nefes alışını, göz ucuyla süzüyordu. "Tetikçi yukarıdaydı ama kurşun başka yerden geldi," diye geçiriyordu içinden. "Hangisi? Hangisinin eli o kadar soğuk?"
Mezar Başındaki Sessiz Savaş
Ferdi Baba'nın üzerine ilk toprak atılırken, sessizliği Zil Seyyat'ın o tuhaf, şen şakrak sesi böldü. Seyyat, tespihini şakırdatarak İhsan'a yaklaştı.
- "Vah vah... Koca çınar devrildi ha! İhsan evlat, başın sağ olsun. Köyden taze gelmiştim, nasipte helvasını yemek de varmış. Ama üzülme, Türk'ün töresinde yas tutmak vardır ama pes etmek yoktur, değil mi?" dedi, sırıtarak.
İmran öfkeyle atıldı: "Kes sesini Seyyat! Yas evindeyiz, pazar yerinde değil!"
Hemen yanlarında duran Siyah Abni, gür ve doğal siyah sakallarını sıvazlayarak araya girdi. Sesi, derinden gelen bir uğultu gibiydi:
- "Ulan İmran, çocuğun asabını bozma. Adam doğru söyler. Ferdi Abi öldü, şimdi aslanların sofrasına kimin oturacağı konuşulur. Bak bana, sakalımda tek bir beyaz yok, ömrüm yalanla geçmedi. Kim yaptıysa bu işi, İstanbul'u ona dar ederiz. Ama önce... Önce kimin mirası kimin kucağında kalacak, onu göreceğiz."
Ercüment araya girdi, o soğuk ve hesapçı tavrıyla kardeşini işaret etti. Erkan ise elindeki mendille alnındaki terleri siliyordu; şişman gövdesi bu gerginliğe dayanamıyordu.
- "Abni haklı," dedi Ercüment. "Ferdi Baba'nın yeri dolmaz ama boş da kalmaz. Erkan, kardeşim, babanın emanetlerine iyi bakacağız değil mi?"
Erkan kekeleyerek cevap verdi: "Tabi abi... Tabi... Yani, düzen bozulmasın yeter ki. Ben... Ben acıktım biraz, şu iş bitse de gitsek."
O sırada Makas Sani, cebinden çıkardığı küçük bir çakıyla tırnaklarını temizliyordu. Henüz gözlerindeki o boşluk, mezardaki adamdan daha ölüydü. İhsan'ın gözlerinin tam içine, meydan okurcasına bakarak konuştu:
- "İhsan kardeş... O çatıdaki adamı sen mi indirdin? Keşke bana bıraksaydın. Ben onun dilini öyle bir budardım ki, ötmek için can atardı. Bir dahaki sefere... tetiği çekenin ellerini bana ver olur mu? Parmak uçlarını tek tek budamak istiyorum."
İhsan, Sani'ye bakmadı bile. Bakışları, elinde bastonuyla, gözleri simsiyah bir camın arkasında duran Kör Mahsun'a kilitlendi. Mahsun hiç hareket etmiyordu ama başını hafifçe sağa yatırmış, toprağa düşen kürek seslerini dinliyordu.
- "Nefesin çok hızlı İhsan," dedi Mahsun. Sesi o kadar sakindi ki, sanki bir cenazede değil de bir kütüphanedeydi. "Kalbinin atışı mezar kazma sesine karışıyor. Korkuyor musun, yoksa intikam mı soluyorsun? Görmüyorum ama hissediyorum... Buradaki herkesin eli terliyor. Ama birinin eli buz gibi. O adam, az önce toprağı atarken hiç titremedi."
Tam o sırada grubun en ağır ismi, İstanbul'un kralı Raci Sırhan öne çıktı. Beyaz saçları rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu, yüzü bebek gibi tüysüz ve pürüzsüzdü. O konuşunca herkes sustu.
- "Yeter!" dedi Raci. Sesi otorite kokuyordu. "Ferdi'yi gömüyoruz, birbirinizi değil. İhsan, aslanım... Ferdi senin babandı, bizim ise kardeşimizdi. Bu kardeşlik sarsılırsa, hepimiz altında kalırız. Katili bulmak senin boynunun borcu, bize getirmek ise senin şerefindir. Ama bakıyorum da... Ercüment'in iştahı kabarmış, mahallesinde dumanlar tütüyor. Sakın ola acele edip yanlış kelle almayasın."
İhsan sonunda başını kaldırdı. O belirgin çene hattı kasıldı, gözleri bu yedi adamın üzerinde tek tek gezindi:
- "Raci Abi, babam toprağın altına girdi. Ama emaneti benim avcumda. Kimin eli buz gibiyse, kimin tetiği Ferdi Baba'ya döndüyse... O eli bileğinden değil, omuzundan koparacağım. Mezarı derin kazın çocuklar... Çünkü bu gece bu yedi kişiden biri, bu toprağın altına girmek için sırasını bekliyor olabilir."
Zil Seyyat kahkaha attı: "Aman be İhsan! Ne güzel konuştun! Haydi, helva vakti!"
İhsan, sessizce arkasını döndü. İmran'a fısıldadı: "Mahsun'u izle. Görmüyor olabilir ama kimin kaçtığını en iyi o bilir."
Mezarlığın çıkışında yedi lüks araba yedi farklı yöne dağılırken, İhsan Aslanlı'nın zihninde sadece Kör Mahsun'un o cümlesi yankılanıyordu: "Birinin eli buz gibi..."

Mezarlığın ağır havası, uzaklardan gelen siren seslerinin keskin tonuyla yırtıldı. Toprak henüz Ferdi Baba'nın üzerini tamamen örtmemişti ki, üç beyaz ekip otosu ve sivil bir araç ana kapıda durdu. Araçtan inen adam, kalabalığa doğru yürürken ceketinin önünü iliklemedi; rüzgar sarışın, yer yer kırlaşmış saçlarını dağıtıyordu. Amir Alkan, yeraltı dünyasının bu yedi devini bir arada görmeye alışıktı ama bu sefer manzara farklıydı.
Alkan, mezarın başına kadar geldi. Gözleri yorgundu, sanki tüm İstanbul'un günahını omuzlarında taşıyordu. İhsan Aslanlı ile göz göze geldiğinde durdu. İhsan'ın o keskin yüz hatları gerilmiş, yumrukları ceketinin cebinde sıkılıydı. Alkan, İhsan'ın kusursuz durmaya çalışan maskesinin altındaki o ham, kontrolsüz öfkeyi sezebiliyordu.
Mezar Başında Sorgu
Alkan, elini hafifçe kaldırdı, selam mı verdi yoksa "durun" mu dedi belli değildi. Sesi çatallı ama otoriterdi:
- "İyi günler beyler... Ya da ne kadar iyi olabilirse artık. Başınız sağ olsun."
Bakışlarını mezar taşından çekip sırayla yedi yüze baktı. Kimse istifini bozmadı ama hava bir anda elektriklenmişti. Alkan, cebinden bir sigara paketi çıkarıp boş boş baktı, sonra geri koydu.
- "Ferdi Muratlı'nın ölümüyle ilgili hepinizin karakolda ifadesini alacağız. Şimdilik buradayız ama akşam çayını emniyette içeriz diye düşünüyorum. Ne dersiniz?"
İlk tepki Siyah Abni'den geldi. Sakallarını kaşıyarak homurdandı:
- "Ne yaptık ya biz? Adamımızı gömüyoruz Amir, suçumuz ölü taşımak mı? Bizim ifademiz belli, sıktılar öldü. Ne anlatacağız daha?"
Zil Seyyat, o her zamanki densiz sırıtışıyla araya girdi:
- "Amirim, ayağının tozuyla gelmişsin. Gel bir helva ye hele. Karakol dediğin yer rutubetli olur, bizim romatizmalar azar. Hem biz ne biliriz katili, biz sadece yas tutarız, değil mi beyler?"
Makas Sani, elindeki çakıyı cebine atarken Alkan'ın gözlerine dik dik baktı. 15 yaşında ilk adamını doğramış birinin o tekinsiz, donuk bakışlarıyla konuştu:
- "Polis abi... Katili bulursanız bize haber verin. Sizin kelepçeleriniz bazen gevşek oluyor, biz sıkıca bağlamayı biliriz. Boşuna kağıt kürek işiyle uğraşmayalım."
Kör Mahsun, bastonuna yaslanmış, başını hafifçe Alkan'a doğru çevirmişti. Sesi odadaki en sakin tınıydı:
- "Evet, sorun değil Amir Alkan. Kanun neyse o. Sesinizden anlıyorum, siz de en az bizim kadar bu işin sonunu merak ediyorsunuz. Geliriz, konuşuruz. Karanlıkta saklananları duymak için sessiz bir oda iyidir."
Raci Sırhan, hiçbir duygu belirtisi göstermeyen o pürüzsüz yüzüyle Alkan'a bir adım yaklaştı. Beyaz saçları güneş altında parlıyordu:
- "Alkan beyler... Prosedür neyse uygulanır. Kimse adaletten kaçmıyor. Ama unutma ki, bu mezarlıkta sadece Ferdi yatmıyor. Bu şehrin huzuru da bu tabutun içinde olabilir. Adımlarını dikkatli at ki huzur kaçmasın."
Erkan, terini sildiği mendili buruşturup ceketinin cebine sokmaya çalışırken saçmaladı:
- "Ben... Ben gelemezsem olur mu? Şekerim yükseliyor amirim, tansiyon falan... Hem ben bir şey görmedim, silah patlayınca kulağım tıkandı benim, valla bak."
Ercüment, kardeşinin kolunu sıkıp susturdu ve Alkan'a sadece soğuk bir kafa selamı verdi.
İhsan'ın Kırılması
Sıra İhsan Aslanlı'ya gelmişti. Alkan, İhsan'ın yanına kadar yürüdü. İhsan, her zamanki o kusursuz, "her şeyi biliyorum" tavrıyla durmaya çalışıyordu ama Alkan onun nefesindeki titremeyi yakaladı. Genç adamın ceketinin düğmesi, mezar kazarken sürttüğü mermerden dolayı hafifçe sökülmüştü. O "yenilmez aslan" imajı, bu küçük detayla deliniyordu.
Alkan, İhsan'ın kulağına eğildi, sadece onun duyacağı bir sesle konuştu:
- "İhsan... Kusursuz görünmeye çalışma, yemezler. Baban gitti. Artık o zırhın delik deşik. O akşam malikanede kim vardı, kim yok hepsini tek tek dökeceksin. Biliyorum, o kovanı cebine attın. Onu bana vermezsen, o kovan senin mezarını kazmaya başlar."
İhsan, Alkan'ın gözlerine baktı. O sert yüz hatlarında ilk kez bir tereddüt çizgisi belirdi. Sesi, sokağın tozunu yutmuş gibi pürüzlüydü:
- "Amir... Ben kovanın değil, tetiği çeken parmağın peşindeyim. Karakola geliriz, çayını da içeriz. Ama o masada otururken dışarıda kimin kimi vurduğunu kontrol edemezsen, faturayı sana keserim."
Alkan acı bir tebessümle geri çekildi:
- "Tehditlerini karakolun duvarlarına anlatırsın evlat. Şimdi dağılın. Bu mezarlıkta fazla kalmak insanın ruhunu çürütür."
Alkan arkasını dönüp arabasına doğru yürürken, arkasında İstanbul'u paylaşamayan yedi kurt ve babasını yeni kaybetmiş, zırhı çatlamış bir genç adam bıraktı. Gökyüzü grileşmişti; sanki yağmur, bu yedi adamın günahlarını yıkamak için değil, toprağı daha da ağırlaştırmak için yağacaktı.
Alkan arabasına bindiğinde aynadan kendine baktı. Kır saçlarını düzeltti ve mırıldandı: "Bu seferki başka. Bu sefer hepsi birinin içinde boğulacak ama kimin?"

