29. bölüm · Hesap Günü
28. BÖLÜM: KURTLARIN SESSİZLİĞİ
Şehrin en yüksek binalarından birinin tepesinde, dış dünyadan kopuk, buz gibi bir oda... Raci Sırhan, devasa deri koltuğuna gömülmüş, masanın üzerindeki kristal kül tablasına sert bir darbe indiriyordu. Odanın içindeki hava o kadar gergindi ki, içeri giren biri nefes almakta zorlanabilirdi. Karşısında, her zaman dik duran ama bu sefer omuzları çökmüş olan Ercüment duruyordu.
Raci, elindeki tespihi hırsla masaya bıraktı. Gözlerini Ercüment'e dikti.
"Şehir Kan Kusuyor Abi"
Raci: (Sesi, bir bıçak kadar keskin) "Ercüment... Bana bak, biz bu şehri nizamla yöneteceğiz dedik ama sokak mezbahaya dönmüş. Nedir bu raporlar? İhsan hastanede canıyla uğraşıyor, Abni denilen o mazotçu karakolda nezaret bekliyor, Zil Seyyat'ı pavyonunun önünde kevgire çevirmişler... Ulan şehirde ayakta adam kalmadı!"
Ercüment: (Ceketinin düğmesini ilikleyip bir adım yaklaştı) "Durum düşündüğünden de karışık abi. Sadece onlar değil... Son aldığım habere göre İmran Baba da hastaneye gitmiş. Yanında ordusuyla koridorda nöbet tutuyor. Kimse yan gözle bakamıyor ihtiyara."
Raci: (Kaşlarını çatarak) "İmran mı? O ihtiyar derviş bile sokağa indiyse kıyamet yakındır. Peki, ya o iki deli? Mahsun ve Makas Sani... Onlardan bir haber var mı?"
Ercüment: "Yok abi. Yer yarıldı içine girdiler sanki. Ortadan kayboldular. Ne bir iz var ne bir ses. Ama biliyorsun, onlar sessizse ya büyük bir pusu hazırlıyorlar ya da sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar."
"Seyfo Nerede?"
Raci, masasındaki içki kadehini parmaklarıyla çevirdi. Bakışları pencereden görünen şehrin ışıklarına kaydı.
Raci: "Peki, bu işin başrolündeki o sırtlan... Seyfeddin nerede? O da mı hastanede, İhsan'ın yan odasında mı yatıyor?"
Ercüment: (Başını sağa sola salladı) "Hayır abi, hastanede değil. Yerini kimse bilmiyor. Adamları onu sanayi meydanından apar topar kaçırmışlar. Vurulduğunu biliyorum, İhsan'ın mermisi boşa gitmez, ciğerini sökmüştür ama..."
Raci: (Sözünü kesti, sesindeki tını buz kesti) "Ölmüş mü peki? Leşini hangi çöplüğe atmışlar?"
Ercüment: "Belli değil abi. Ne dirisinden haber var ne ölüsünden. Adamları tam bir sessizlik içinde. Ama eğer yaşıyorsa, şu an can havliyle bir yerlerde yaralarını sarıyordur. Öldüyse de yakında kokusu çıkar."
Mahşerin Ayak Sesleri
Raci, koltuğundan ağır ağır kalktı ve camın kenarına kadar yürüdü. Aşağıdaki şehre, o karanlık sokaklara baktı.
Raci: "Desene ortalık bayağı karışmış... Sokak sahipsiz, aslanlar yaralı, sırtlanlar kayıp. İmran Baba gibi bir adam bile hastane koridorlarında volta atıyorsa, bu iş artık sadece 20 milyon dolar meselesi değil. Bu artık bir onur ve hayatta kalma savaşına döndü."
Ercüment: "Ne yapalım abi? Biz de sahaya inelim mi, yoksa birbirlerini bitirmelerini mi bekleyelim?"
Raci: (Alaycı bir gülümsemeyle döndü) "Bırak yesinler birbirlerini Ercüment. Biz sadece izleyeceğiz. Ama unutma, en son ayakta kalanla bizim hesabımız başka olacak. Alkan Amir'e söyle, hastanedeki o 'huzur' ortamını fazla bozmasın. Bize diri adamlar lazım, ölülerle işimiz olmaz."
Raci Sırhan'ın o dumanlı ofisindeki ağır sessizlik, Ercüment'in ceketinin iç cebinden gelen keskin telefon sesiyle bozuldu. Ercüment, ekrandaki numarayı görünce duruşu bir anlığına ciddileşti. Göz ucuyla Raci'ye bakıp, "İzninle abi," diyerek başıyla işaret etti ve hızla balkon kapısından dışarı süzüldü.
Dışarıda rüzgar sert esiyordu. Ercüment telefonla kısa ama öz konuştu, karşı tarafı dinlerken yüzündeki gerginlik yavaş yavaş çözüldü. İçeri girdiğinde adımları daha hafif, bakışları daha keskindi.
"Silahlar Menzile Vardı"
Ercüment: (Masanın önüne gelip heyecanını gizlemeye çalışarak) "Abi... İş tamam. Müjdeyi vereyim, mallar sorunsuz indi. Bizimkiler onay verdi; silahlar İsrail'e sağ salim ulaştı. Hiçbir pürüz çıkmamış."
Raci: (Koltuğunda doğruldu, yüzünde karanlık ve tatmin olmuş bir tebessüm belirdi) "Güzel... Bak bu haber işte sabahın bütün kasvetini dağıttı. Aferin Ercüment. Bak koçum, sen bu işten parayı vurdun, küpünü doldurdun; eyvallah, hakkındır, güle güle harca. Ama ben paradan daha büyük bir şey kazandım. Ben müttefik kazandım, hem de kapı gibi sağlam müttefik! Bu saatten sonra İsrail'le daha çok işimiz olacak. Kapılar bize artık sonuna kadar açık."
Ercüment: (Hafifçe başını eğerek) "Senin gölgen yeter abi. Biz sadece senin açtığın yolda yürüyoruz."
Küçük Bir İş ve Büyük Destek
Ercüment saatine baktı, artık gitme vaktinin geldiğini biliyordu.
Ercüment: "Abi, eğer başka bir emrin yoksa ben müsaadeni isteyeyim. Yapılacak birkaç şey daha var."
Raci: (Gözlerini kısarak Ercüment'e baktı) "Hayırdır? Hastaneye mi gidiyorsun yoksa? İhsan'ın ya da Seyyat'ın başında nöbet mi tutacaksın?"
Ercüment: (Hafifçe gülümsedi ama gözleri buz gibiydi) "Yok abi, hastaneyle işim olmaz. Benim küçük bir işim var, halletmem gereken şahsi bir mesele diyelim. Şehri biraz daha kolaçan edeyim."
Raci: (Anlamlı bir şekilde kafa salladı) "Tamam, git bakalım. Ama aklın arkada kalmasın. Olaylar patladı, masraflar arttı biliyorum. Para pul işini dert etme, ben senin her türlü arkandayım. Sana harcayacağın paradan, namluna süreceğin kurşuna kadar her şeyi göndereceğim. Eksik gedik istemiyorum, anladın mı?"
Ercüment: (Kapıya doğru yönelirken) "Tamam abi, eksik olma. Her şey kontrol altında. Senin desteğin arkamızda olduğu sürece bu şehirde bize karada ölüm yok."
Ercüment odadan çıktığında, Raci Sırhan koltuğuna tekrar yaslandı. Dışarıdaki kaos onun için sadece bir satranç tahtasıydı ve şimdi en güçlü taşlarını ileri sürmeye başlamıştı. Ercüment'in "küçük işi" ise, muhtemelen şehrin altını üstüne getirecek yeni bir fırtınanın fitiliydi.
Ercüment'in siyah arazi aracı, sanayinin o barut kokulu, ıssız sokaklarına hırsla daldı. Arka koltukta Ercüment'in kardeşi Şişko Erkan, dışarıdaki gerilime inat, büyük bir iştahla devasa bir sandviçi mideye indirmekle meşguldü. Arkalarındaki iki araçta ise Ercüment'in en has adamları, elleri tetikte her köşe başını kolluyordu.
"O Para Bize Köprü Olacak"
Erkan: (Ağzındaki sandviçi güç bela yutarak) "Abi, valla kafam basmıyor... Raci Abi o kadar destek attı, İsrail işi bağlandı. Biz niye şimdi bu leş kokulu sanayiye geri dönüyoruz? Ne işimiz var o parayla?"
Ercüment: (Gözünü yoldan ayırmadan, direksiyonu hırsla sıkarak) "Bak Erkan, o 20 milyon dolar sadece kağıt parçası değil oğlum. O para, Seyfeddin'in sadakati demek. O parayı ona bizzat ben iade edeceğim. Onu kendime borçlu çıkaracağım. Seyfo'yu yanıma alırsam, ne o İhsan kalır ne de o Makas Sani denen psikopat. Hepsini tek tek, kendi ellerimle ayıklayacağım sokağın içinden."
Erkan: "Ama abi, Seyfo yaralı diyorlar, İhsan da öyle... Ya para çoktan uçtuysa?"
Ercüment: (Özgüvenle sırıttı) "Kimse o meydana girmeye cesaret edemez Erkan. Alkan Amir hastaneye doluşmuş, millet can derdinde. O çanta orada bizi bekliyor. O parayı alacağız, Seyfo'yu bulacağız; sonra da İhsan'ın o aslan yelesini tek tek yolacağım."
Meydandaki Korkunç Sessizlik
Konvoy, çatışmanın yaşandığı o kanlı meydana toz kaldırarak girdi. Ercüment ve Erkan, araçlardan hızla indiler. Yerde hala kurumamış kan izleri, patlamış lastikler ve boş kovanlar duruyordu. Ama meydanın tam ortasında durması gereken o devasa deri çanta...
Ercüment: (Gözlerini kısarak etrafı taradı) "Ulan... Nerede bu? Tam buradaydı!"
Ercüment adımlarını hızlandırdı. Çantanın bırakıldığı o boş zemine geldiğinde kalbinin atışı hızlandı. Sadece boş bir beton ve rüzgarın uçurduğu birkaç toz parçası vardı.
Erkan: (Elindeki sandviçi öylece tutarak donup kaldı) "Abi... Yok! Para gitmiş! Ulan kim girdi buraya? Kimin ciğeri buna yetti?"
Ercüment, bir anlık sessizliğe gömüldü. Şehrin en büyük parası, en büyük kanın döküldüğü yerden buhar olup uçmuştu. Bu sessizlik, hayra alamet değildi.
Ercüment: "Nerede ulan bu para? Kimse gelmez dedik, kimse cesaret edemez dedik! Nerede?!"
"Makasın Keskin Yüzü"
Tam o anda, saniyelerdir süren o mezarlık sessizliği, tek bir el silah sesiyle yırtıldı. "GÜM!"
Ercüment'in en yakınındaki tetikçilerden biri, ne olduğunu anlamadan alnının ortasından aldığı mermiyle yere kapaklandı.
Ercüment: "ÇÖKÜN! PUSU VAR!"
Daha Ercüment cümlesini bitiremeden, sanayi binalarının üst katlarından ve hurda yığınlarının arkasından yaylım ateşi başladı. Ercüment'in adamları sağa sola kaçışırken, 5-6 tanesi saniyeler içinde mermilerin hedefi olup betonun üzerine serildi.
Karşı taraftan da karşılık geldi. Hurda yığınlarının arasından iki kişi fırlayıp ateş ederek yaklaştı ama onlar da Ercüment'in adamları tarafından vurulup yere düştü. Toz ve duman arasından bir silüet belirdi. Elinde gümüş rengi, uzun namlulu bir silahla Makas Sani, bir hurda yığınının tepesinde, heykel gibi dikiliyordu.
Sani: (Sesi, rüzgarın arasındaki bir fısıltı gibi ama buz gibi çıktı) "Ercüment... Parayı mı arıyordun? O para artık sahipsizlerin hakkı oldu."
Ercüment: (Siper aldığı arabanın arkasından bağırarak) "Sani! Sen mi yaptın lan? O paraya sen mi çöktün?"
Sani: (Silahını Ercüment'e doğrultup soğukkanlılıkla baktı) "Para elden ele geçer Ercüment, ama mermi tek adrese gider. İhsan gitti, Seyfo bitti, Seyyat can çekişiyor... Sıra sizde. Bu şehri sizin gibi 'tüccarlara' bırakmayacağım. Sıra size de gelecek... Bekleyin."
