11. bölüm · Hesap Günü
10. BÖLÜM: ZİFİRİ SABAH
Ekim sabahının saat dokuzu olmasına rağmen İstanbul, üzerine çöken kurşuni bulutlar yüzünden sanki geceyi terk edememiş gibiydi. Güneş vardı ama ısıtmıyordu; sadece gri bir aydınlık yayarak sokağın pisliğini, deponun pasını ve insan yüzlerindeki o yorgun ifadeyi belirginleştiriyordu.
Mahsun ve Sani, o loş salonun içinde, dışarıdaki gri sabaha inat kendi karanlıklarını demliyorlardı.
Karanlığın İçindeki Gözler
Mahsun, elindeki boş kahve fincanını mermer sehpanın üzerine, tabağını hiç aratmadan milimetrik bir sesle bıraktı. Gözleri görmüyordu ama Sani'nin oturduğu yerdeki o gerginliği, elindeki çakmakla oynarken çıkardığı "çıt çıt" sesinden okuyordu.
Mahsun: "Saat dokuz oldu Sani... Şehir uyandı. Karıncalar rızkının, kurtlar ise kanın peşine düştü. Ama bu sabah hava başka kokuyor. Barut kokusu rutubete karışmış, geniz yakıyor."
Sani: "Doğru diyorsun Mahsun. Ercüment şimdi o lüks ofisinde, boğaz manzarasına karşı kahvaltısını ediyordur. Ama boğazından geçen her lokma, benim makasın ağzındaki çapak gibi batacak ona. Haber saldım; depoyu boşaltmazsa, o manzarayı ona mezar yapacağımı biliyor."
Mahsun: (Hafifçe öne eğilerek, sesini fısıltı seviyesine indirdi) "Ercüment'i küçümseme Sani. O, sistemin adamı oldu dedik ama sistem dediğin şeyin arkasında koca bir devlet, koca bir ordu var. Sen makasla bir bağı kesersin, o arkadan bin tane düğüm atar. Bu sabahki sessizlik, fırtınanın değil, büyük bir yıkımın habercisi."
Raconun Sessizliği
Sani ayağa kalktı, pencerenin kenarına gidip bahçesindeki o düzgün çimlere baktı. Dün geceki katliamın izleri toprağın altına gömülmüştü ama ruhundaki o paslı leke hala oradaydı.
Sani: "Düğüm atsın Mahsun, atsın... Biz o düğümleri çözmek için gelmedik, biz o düğümleri kökünden kesmek için geldik. Sen yanımda dur, gölgem ol yeter. Senin o sessizliğin, benim makasımın sesinden daha çok korkutuyor onları."
Mahsun: (Bastonunu yerden kaldırıp dizine vurdu) "Ben senin gölgen değil, sağır kulaklara fısıldayan sesin olurum Sani. Ama unutma; körün adaleti şaşmaz ama öfkesi dünyayı yakar. Ercüment bu sabah bir hamle yapacak. Hissettiğim bu. O züppe kardeşi Erkan'ı değil, asıl köpeklerini salacak üzerimize."
Sani: "Salsınlar... Bahçem geniş, herkese yetecek kadar yerim var toprak altında. Bu sabah saat dokuz, bizim için milat olsun Mahsun. Ya İstanbul'un bağrını makasla açarız, ya da o karanlıkta beraber boğuluruz."
Zifiri Bir Güne Merhaba
Mahsun yavaşça ayağa kalktı, bastonunu yere sürterek Sani'nin yanına, pencerenin önüne geldi. İki eski dost, biri görmeyen gözleriyle, diğeri nefret dolu bakışlarıyla dışarıdaki o gri İstanbul'a baktılar.
Dışarıda, uzaklardan bir yerlerden gelen ilk siren sesi, sabahın sessizliğini yırttı. Ercüment'in cevabı yola çıkmıştı bile.
Sani: "Duyuyor musun Mahsun?"
Mahsun: "Duyuyorum Sani... Ölümün ayak sesleri bu. Ama dert etme; karanlıkta yürümeyi ben onlara öğretirim."
O sabah saat dokuzda, İstanbul'un üzerine yağan şey yağmur değil, başlayacak olan o büyük savaşın ilk soğuk damlalarıydı. Makas ve Baston yan yanaydı; sistem ve sokak karşı karşıya.
Siyah sedan, İstanbul'un tozlu yollarında ağır ağır süzülürken arka koltukta oturan Kör Mahsun, dışarıyı görmese de şehrin nabzını parmak uçlarında hissediyordu. Makas Sani'nin o kan kokan bahçesinden çıkmış, şimdi ruhunu dinlendireceği tek yere; o eski, bahçeli yetimhaneye gelmişti.
Araba durduğunda koruması hemen kapıya koşturdu. Mahsun, bastonunu yere dayayıp arabadan inerken koruması koluna girmeye yeltendi.
Mahsun: "Tamam evlat, tamam... Ben hallederim. Buranın her taşını, her ağacını ezbere bilirim ben. Sen git, bagajdaki o kolileri, çocuklara aldığım hediyeleri hazırla."
Mahsun bahçeye adımını atar atmaz, çocukların neşeli çığlıkları havayı doldurdu. "Mahsun Amca geldi!" diye bağırarak etrafını sardılar. Mahsun, görmeyen gözlerinin arkasında kocaman gülümsedi; bu sesler, sokağın silah seslerinden daha gerçekti onun için.
Esla Hanım ve Beklenmedik Misafir
Yetimhanenin müdiresi Esla Hanım, kapıda belirdi. Mahsun'un buraya yaptığı yardımlar olmasa bu yuva çoktan dağılırdı.
Esla: "Hoş geldiniz Mahsun Bey... Yine elleriniz dolu, yüreğiniz zengin gelmişsiniz."
Mahsun: "Hoş bulduk Esla Hanım. Bizimkisi bir parça vefa borcu. Dünya bu masumların hatırına dönüyor, biz sadece hizmetkârız."
Mahsun çocuklarla şakalaşıp hediyelerini dağıtırken birden durdu. Kulağını hafifçe sağa doğru eğdi. Etraftaki çocuk gürültüsünün, koşturmacanın arasında çok ince, ritmik bir ses duyuyordu. Kağıdın üzerinde hızla hareket eden bir kurşun kalemin o hışırtılı sesi... "Cız... Cızzz... Pat..."
Mahsun: "Esla Hanım... Orada, köşede biri mi var? Kalem sesi geliyor."
Esla: "Evet Mahsun Bey. Yeni gelen bir çocuğumuz; Alper. Ama biraz zordur. Kimseyle kaynaşmaz, konuşmaz. Geldiği günden beri sadece çiziyor. Kendi dünyasına kimseyi almıyor."
Mahsun: "Zor olan iyidir Esla Hanım. Onunla tanışmak istiyorum. Götür beni yanına."
Kalemle Kurulan Savaş Meydanı
Alper, bahçenin en ucundaki bankta, önüne bir kağıt sermiş, hırsla çiziyordu. Mahsun yanına yaklaştığında Alper başını bile kaldırmadı. Kağıtta devasa bir savaş alanı vardı; tanklar, barikatlar ve birbirine kurşun yağdıran askerler... Çizimler o kadar detaylı ve sertti ki, bir çocuğun hayalinden çok bir gazinin anılarına benziyordu.
Esla: "Alper... Bak Mahsun Bey seninle tanışmak istiyor."
Alper cevap vermedi. Kalem kağıdın üzerinde bir bomba patlatırcasına sert bir çizgi daha çekti.
Mahsun: "Merhaba Alper... Kalemin sesi çok sert geliyor evlat. Büyük bir meydan muharebesi mi var orada?"
Alper durdu. İlk defa başını kaldırıp Mahsun'un siyah gözlüklerine baktı. Sesi buz gibiydi:
Alper: "Merhaba. Sen kör müsün?"
Mahsun: (Sakin bir gülümsemeyle) "Evet... Ama seni görebiliyorum. Ne yaptığını, ruhunun nasıl bir cenk içinde olduğunu kalemin tıkırtısından duyabiliyorum. Neden arkadaşlarınla oynamıyorsun da burada tek başına ordu kuruyorsun?"
Alper: "Dışarıdaki savaş, içeridekinden daha kolay. İnsanlarla uğraşmak, denklemlerle uğraşmaktan daha yorucu."
Esla: "Mahsun Bey, Alper'in inanılmaz bir matematik zekası var. Dehşet bir kafa çalışıyor onda."
Zekanın Sınavı
Mahsun'un ilgisi iyice artmıştı. Bastonunu banka yaslayıp çocuğun yanına ilişti.
Mahsun: "Matematiğin iyidir ha? Bakalım benim dünyamdaki sayılara kafan basacak mı? Soruyorum... Dinle.
Soru 1: 17'nin karesine 144 ekleyip, çıkan sonucu 13'e bölersen ne kalır?"
Alper saniye bile düşünmedi, kalemi kağıda vurarak cevap verdi:
Alper: "Cevap 33.3... Devirli gider. Ama tam sayı istersen 33."
Mahsun şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Sürati ürkütücüydü.
Mahsun: "Güzel... Peki bu nasıl? Bir havuzun üçte biri dolu. Dakikada 45 litre su akıyor, ama alttaki delikten dakikada 12 litre sızıyor. Havuzun tamamı 2100 litre ise, havuzun dolması için geçen sürenin karesi kaçtır?"
Alper kalemi bıraktı, gökyüzüne baktı. Üç saniye geçti.
Alper: "Süre 42.4 dakika. Karesi ise 1797.76."
Mahsun, Alper'in omuzuna elini koydu. Bu çocuk sadece bir matematikçi değil, bir strateji uzmanıydı.
Mahsun: "Tamam evlat... Herkese oyuncağını, giysisini verdim. Ama senin hediyen başka olmalı."
Mahsun elini cebine attı. Cebinden gümüş kaplama, üzerinde antik motifler olan bir pusula çıkardı. Alper'in avucuna bıraktı.
Alper: "Bu ne işe yarayacak? Sen körsün, buna neden ihtiyacın var?"
Mahsun: "Yönünü bulman için değil Alper. Nereye gidersen git, kalbinin kuzeyinden sapmaman için. Bu pusula hile yapmaz. Tıpkı sayılar gibi."
Yeni Bir Kader
Mahsun ayağa kalktı. Esla Hanım'ı biraz uzağa çekti. Sesi artık bir baba kadar yumuşak ama bir reis kadar kararlıydı.
Mahsun: "Esla Hanım... Bu çocuk burada ziyan olur. Bu kafa, bu zekâ... Yanlış ellerde mermi olur, doğru ellerde nizam kurar. Ben bu çocuğu yanıma almak istiyorum."
Esla: (Şaşkınlıkla) "Mahsun Bey... Anlamadım. Evlatlık mı edineceksiniz? Babası olarak mı?"
Mahsun, siyah gözlüklerinin arkasından uzaklara, İstanbul'un o karanlık silüetine doğru döndü.
Mahsun: "Hayır... Babası olarak değil. Kardeşim olarak. Benim gözüm olacak, benim aklım olacak. Ben ona sokağı öğreteceğim, o bana göremediğim dünyayı anlatacak. Bu Alper, yarın öbür gün o Ercümentlerin, o Sani'lerin kuramadığı denklemi kuracak. Onu ben yetiştireceğim."
Mahsun bastonunu yere vurdu. Alper ise bankta oturmuş, elindeki gümüş pusulayı çeviriyor, hayatında ilk defa sayılardan daha gerçek bir şeye bakıyordu.
