77. bölüm · Hesap Günü
75. BÖLÜM: GÖLGELERİN İZİNDE
İstanbul'un pusu, akşama doğru şehrin üzerine iyice çökmüştü. Reis'ten aldıkları emir netti; mermi patlamayacak, herkes sakin kalacak ama Ercüment'in deliği mutlak surette bulunacaktı. Artist Faruk, altındaki eski model ama motoru canavar gibi olan arabasını semtin ara sokaklarından birindeki köşe bakkalının önüne çekmişti. Arabadan inip bir paket sigara aldı, bakkaldan çıkarken her zamanki gibi saçlarını eliyle geriye doğru taradı; adının hakkını verircesine her hareketi fiyakalıydı.
"Gözden Kaçmayan Çakal"
Faruk tam arabasının kapısını açıp binecekken, sokağın başından bereli, yakasını iyice kaldırmış bir adamın telaşlı adımlarla bakkala doğru yürüdüğünü fark etti. Faruk duraksadı, elini kapı kolunda bıraktı ve gözlerini kıstı. Gelen adamı bir yerden çok iyi hatırlıyordu. Adam bakkalın kapısından içeri girerken yüzü ışığa geldi.
Artist Faruk: (Kendi kendine, fısıldayarak) "Ulan... Bu o çakal değil mi be? Ercüment'in gölge gibi peşinde gezdirdiği zıpçıktılardan biri... Vedat!"
Faruk hiç renk vermedi. Arabasına bindi, anahtarı çevirdi ama motoru çok hafif, neredeyse hiç ses çıkarmayacak şekilde rölantide çalıştırdı. Gözü dikiz aynasından bakkalın kapısındaydı. Vedat denilen herif, bakkaldan aceleyle büyük iki poşet dolusu ekmek ve konserve alıp dışarı çıktı. Arkasına bile bakmadan, hızlı adımlarla caddenin aşağısına doğru yürümeye başladı.
"Sessiz Takip: Sokağın Kuralları"
Faruk, arabayı fırtına öncesi sessizliği gibi ağır ağır hareket ettirdi. Farları yakmadı. Mesafe koyarak, Vedat'ı gözden kaçırmayacak ama şüphelendirmeyecek bir profesyonellikle takibe başladı.
Artist Faruk: "Yürü bakalım çakal... Yürü de bizi ecelinin yanına götür."
Vedat, ana caddeden çıkıp semtin en tenha, yıkık dökük fabrikalarının ve eski depolarının olduğu sanayi çöplüğüne doğru saptı. Burası in cin top oynayan, geceleri kimsenin uğramadığı kör bir noktaydı. Yol bittikçe yollar daraldı, çamurlaştı. Faruk arabayı iki sokak geride, yıkık bir duvarın arkasına bıraktı. Kapıyı sessizce kapatıp ceketinin altındaki emanetini kontrol etti ve yaya olarak takibe devam etti.
"Yeraltındaki Büyük Sır"
Vedat, terk edilmiş eski bir demiryolu tünelinin ve hurda vagonların olduğu boş bir araziye girdi. Etrafta ne bir ışık vardı ne de bir insan izi. Faruk, bir hurda vagonun arkasına sinip nefesini tuttu. Vedat, paslanmış devasa bir kanalizasyon veya eski metro şantiyesine ait olan demir kapağın önüne geldi. Etrafı dikkatlice süzdükten sonra kapağı üç kere sertçe tıklattı. İçeriden bir ses geldi ve kapak yukarıya doğru ağır ağır açıldı. Vedat poşetlerle içeri süzüldü, kapak arkasından tekrar kapandı.
Faruk, gözlerine inanamayarak saklandığı yerden çıktı. Parmak uçlarında yürüyerek o demir kapağın başına kadar geldi. Kapağın kenarındaki küçük mazgal deliğinden aşağıya baktığında şaşkınlıktan donakaldı.
Meğerse bu çakallar günlerdir şehirde, lüks villalarda veya bağ evlerinde değil; tam ayaklarının altında, şehrin bu tenha yerindeki eski yeraltı sığınaklarında ve tünellerinde saklanıyorlardı! Aşağıdan jeneratör sesleri ve Ercüment'in adamlarının konuşmaları derinden derine yankılanıyordu.
Faruk cebinden telefonu çıkardı, hızla Vuran'ı tuşladı. Sesi heyecanlı ama bir o kadar da çelik gibi sertti.
Artist Faruk: "Vuran... Reis'e haber ver. Farelerin deliğini buldum. Şehrin altındalar, yeraltındalar! Ekibi toplayın, mekanın koordinatlarını geçiyorum."
İhsan Aslanlı, o eski dokuma fabrikasından bozma yeni karargahın kapısından içeri adımını yeni atmıştı ki, içerideki hava bir anda elektrikleniverdi. Vuran, elinde telefonla, nefes nefese Reisi'ne doğru koştu. Yüzündeki ifade, günlerdir aranan kanın nihayet bulunduğunun nişanesiydi.
Vuran: "Abi! Abi müjde... Ercüment şerefsizinin yeri bulunmuş!"
İhsan Aslanlı: (Ceketini çıkarıp koltuğun kenarına bırakırken duraksadı, gözleri parladı) "Neredeymiş? Hangi deliğe sinmiş o kansız?"
Vuran: "Yerin altında abi! Resmen yerin altında saklanıyorlarmış."
İhsan Aslanlı: (Kaşlarını çattı, anlam veremedi) "Ne demek lan yerin altında? Hangi yerin altında?"
Vuran: "Abi, Artist Faruk birini sökerek takip etmiş. Eski demiryolu tünellerinin orada, şantiye sığınağındalarmış. Konum attı şimdi. Gidiyor muyuz abi?"
İhsan Aslanlı: (Gözleri buz kesti, ses tonu çelik gibi sertleşti) "Hemen! Vakit kaybetmek yok, hemen gidiyoruz. Refik Dayı! Çocukların hepsine haber sal. Öyle üç beş kişiyle gitmek yok, ne kadar adamımız varsa toplansın. Kalabalık ve otomatik silahlar şart! Herkes en ağır emanetini kuansın, kısa sürede hazırlansın!"
O sırada arkada mermileri şarjörlere basan Refik Dayı, belindeki emaneti kontrol ederek homurdandı:
Refik Dayı: "Ulan... Ben geçen gün lafın gelişi 'Bu deyyus yer yarıldı da içine mi girdi' demiştim, meğer herif harbi harbi yerin altına girmiş lan! Neyse, toprağın altına girmeden önce yerin altına girmesi iyi olmuş, mezar kazma masrafından kurtarır bizi."
"Konvoy Raconu ve Yoldaki Gerilim"
Çocuklar depodaki sandıkları patlatıp ağır makineli ve otomatik silahları arabaların bagajlarına istiflediler. Herkes tetikteydi. Tam arabalara bineceklerken İhsan elini kaldırıp arkadaki kalabalığa döndü.
İhsan Aslanlı: "Beni dinleyin! Adliye çıkışı gibi düğün konvoyu yapıp peşimize düşmeyin. Şehir zaten barut fıçısı, polis ensemizde. Arada mesafe bırakın, peş peşe gezmeyin. Önce bizim araba çıkacak, diğer arabalar da parça parça, arkadan farklı yollardan gelecek. Merak etmeyin, yerin altındaki o gürültü patrtı kolay kolay yerin üstüne çıkmaz. Orada işimizi bitireceğiz."
Araca geçtiler. Direksiyonda Vuran, yan koltukta hafifçe arkaya dönmüş oturan Refik Dayı, arkada ise gözü dönmüş bir kurt gibi bekleyen İhsan Aslanlı vardı. Bagaj, tıklım tıklım otomatik silahlarla doluydu. Araba sanayinin karanlık yollarına fırladı.
Vuran: "Abi, Faruk tünelin ağzında bekliyor. Çakallar içeride tamamen kapana kısılmış durumda. Kaçacak pencereleri de yok."
Refik Dayı: "Ercüment o delikten sağ çıkamayacağını biliyordur herhalde. İhsan, bu iş bittiğinde piyasadaki o fısıltılar da kesilecek. Herkes kimin reis olduğunu bir kez daha görecek."
İhsan Aslanlı: (Camdan dışarı bakarak dişlerini sıktı) "Piyasa umrumda değil dayı. Benim derdim o gün toprağa verdiğim 35 aslan parçası... Benim derdim namusumuz, mekanımız. Ve en önemlisi... Ferdi Baba. Ercüment o tetikleri çektirirken bu günün geleceğini hesap edemedi. Şimdi o tünelleri onlara mezarlık yapacağım."
"Yüzleşmeye Çeyrek Kala"
Araba, o ıssız ve terk edilmiş eski tren yollarının, hurda vagonların olduğu zifiri karanlık araziye yanaştı. Faruk, bir vagonun gölgesinden fırlayıp hızla arabanın yanına geldi. İhsan kapıyı açıp indi, arkasından Vuran ve Refik Dayı da bagajı açıp otomatik silahları ellerine aldılar. Diğer arabalar da sessizce, farlarını kapatarak arazinin farklı köşelerine pısmıştı.
Faruk, eliyle o paslı demir sığınak kapağını işaret etti.
Artist Faruk: "Buradalar abi. Tam altımızdalar. Giriş çıkış tek yer, burası."
İhsan, elindeki otomatiğin mekanizmasını sertçe geriye doğru çekti; "çıt" sesi gecenin karanlığında ölümün habercisi gibi yankılandı. Gözlerini o karanlık kapağa dikti. Artık kaybettiklerinin, o 35 canın ve Ferdi Baba'nın intikam saati gelmiş çatmıştı.
İhsan Aslanlı: "Vuran... Kapağı patlatın. İçeride nefes alan tek bir hain kalmayacak."
Şehrin metrelerce altında, rutubet ve jeneratör dumanının birbirine karıştığı eski şantiye sığınağında zaman durmuş gibiydi. Duvarlardaki loş sarı ampuller ortamı daha da basık gösteriyordu. Masanın başında Ercüment ve onun irikıyım, oburluğuyla bilinen kardeşi Şişko Erkan oturuyordu. Yaşanacak fırtınadan tamamen habersiz, önlerindeki kaçış planlarını inceliyorlardı.
"Fare Deliğindeki Son Muhabbet"
Ercüment, elindeki kristal kadehten viskisinden derin bir yudum aldı, bardağı masaya sertçe vurdu. Yüzü günlerin yorgunluğu ve gerginliğiyle çökmüştü.
Ercüment: "Ulan... Dünkü çocuk, o İhsan bizi ne hale getirdi be! Bir yandan polis ensemizde nefes aldırmıyor, bir yandan İhsan'ın itleri sokak sokak bizi arıyor. Düştüğümüz yere bak, lağım fareleri gibi yerin altındayız."
Şişko Erkan: (Önündeki gömme ekmekten büyük bir ısırık alarak ağzı dolu konuştu) "Sıkma canını be abi. Birkaç güne ortalık durulur. Limandaki adamlar haber bekliyor, buralar güvenli."
Ercüment: "Güvenli müvenli değil lan! Buradan çıkışta Raci Sırhan'la mutlak surette görüşmek gerek. O bize bir yol açacak, başka çaresi yok. Yoksa bu şehir ikimize de dar."
Ercüment kadehini tazelerken gözlerini Erkan'a dikti, içini kemiren o şüpheyi dışarı vurdu.
Ercüment: "Erkan... Yukarısı ne alemde? Adamlar dikkatli değil mi? Bir falso vermeyelim bu saatten sonra."
Şişko Erkan: "Elbette ki dikkatliler abi, rahat ol. Kapıdaki çocukları defalarca tenbihledim. Kuş uçurtmazlar, ruhları duymaz kimsenin."
"Cehennemin Kapısı Patlıyor"
Erkan lafını bitireli henüz iki saniye olmamıştı ki, yeraltı sığınağının o devasa demir kapağında kulakları sağır eden bir patlama yaşandı. Vuran'ın yerleştirdiği C-4 kalıbı, demir kapıyı menteşelerinden söküp tünelin içine doğru bir fırlattı. İçeriyi anında yoğun bir toz bulutu ve barut kokusu kapladı. Ercüment'in adamları ne olduğunu anlamadan, tünelin karanlığından ölüm kusmaya başladı.
Vuran: "Basın! Basın, nefes aldırmayın itlere!"
Sipsi, Kaya, Kerem ve Artist Faruk ellerindeki Kalaşnikoflarla tünele ilk girenler oldu. Ercüment'in koridorlarda dizilmiş adamları daha silahlarının emniyetini bile açamadan kurşun yağmuruna tutuldu. Sığınağın dar koridorları bir anda panik ve acı çığlıklarıyla yankılandı.
"Sığınakta Kanlı Hesaplaşma"
İhsan Aslanlı, elindeki MP5 otomatik silahla tünele girdi. Ama körü körüne kurşunların üstüne yürümüyordu; sokağın kurallarına göre hareket etti. Girişteki beton kolonun arkasına anında siper aldı. Karşıdan bir iki el ateş açıldığında, başını eğip mermilerin kolondan parça koparmasını bekledi. Toz kalktığı an köşeden fırlayıp namlusunu doğrulttu, iki tetiğe basarak ateşi açan iki tetikçiyi anında göğsünden indirip duvarı kanla boyadı.
Çatışma tam anlamıyla bir kıyıma dönüştü. Dar alanda patlayan mermiler kulakları sağır ediyordu. Sipsi bir köşede mevzilenmiş, önüne geleni tarıyordu. Kaya ve Kerem çapraz ateşe aldıkları odadaki tüm korumaları delik deşik etti. Ercüment'in adamları hazırlıksız yakalanmanın bedelini canlarıyla ödüyordu. Sığınağın zeminindeki su birikintileri, saniyeler içinde kırmızıya döndü. Tam 40 adamı orada, o dar tünellerde can verdi.
"Erkan'ın Sonu ve Kapan"
İçerideki odada abisinin köşeye sıkıştığını gören Şişko Erkan, yatağın arkasından fırlayıp elindeki tam otomatik tabancayla ateşe başladı.
Şişko Erkan: "Abi kaç! Ben buradayım, kaç!"
Erkan namlusunu İhsan'ın olduğu tarafa çevirecekken, yan odanın kapısını tekmeyle açan Vuran sahneye girdi. Vuran, Erkan'ın o irice gövdesini hedef alarak elindeki otomatikle tetiğe asıldı. Mermiler yatağı parçalayarak Erkan'ın göğsüne ve karnına saplandı. Şişko Erkan, ne olduğunu anlayamadan duvarın dibine yığıldı, ağzından kan gelerek oracıkta can verdi.
Ercüment: "Erkaaan! Hayır!"
Ercüment arkadaki gizli tünel çıkışına doğru hamle yaptı ama kapıyı açtığı an karşısında Refik Dayı'nın o soğuk namlusunu buldu. Refik Dayı silahın dipçiğiyle Ercüment'in suratının tam ortasına vurdu. Ercüment acıyla yere kapaklandı, burnundan ve ağzından kanlar fışkırdı.
"Yerin Altındaki Ölüm"
İhsan Aslanlı, elindeki silahı gevşetip ağır adımlarla yerdeki Ercüment'in yanına geldi. Yerde acı içinde kıvranan düşmanının saçından tutarak kafasını sertçe yukarı doğru kaldırdı. Ercüment'in gözlerindeki o kibirden eser kalmamış, yerini ölüm korkusu almıştı. İhsan, namlunun soğuk ucunu Ercüment'in alnının tam ortasına dayadı. Gözleri kapkaraydı, sesi tünelin derinliklerinde yankılandı:
İhsan Aslanlı: "Beni iyi dinle Ercüment... Sen yerüstünde doğdun, lüks villalarda, şatafat içinde yaşadın. Ama bu sokağın raconudur; 35 canımın ve Ferdi Baba'nın bedeli burada ödenecek. Sen yerüstünde doğdun... Ama yer altında öleceksin."
Ercüment tam yalvarmak için ağzını açacaktı ki, İhsan tetiği çekti. Tünelde patlayan son mermi sesiyle birlikte Ercüment'in hesabı tamamen kapandı.
Ercüment alnına dayanan namluya rağmen, gözlerindeki o son nefes nefretini ve çaresiz kibirliğini kusmaya devam ediyordu. Ağzından sızan kanı yere tükürdü, yüzünü ekşiterek İhsan'ın gözlerinin içine baktı. Korkudan titriyordu ama teslim olmaya, yalvarmaya niyeti yoktu. Onun yerine acizliğini tehditlerle örtmeye çalışıyordu.
Ercüment: "Ulan İhsan! Sıkacaksan sık, ne bekliyorsun? Ama sakın unutma... Beni burada gömsen bile benim arkamdaki gücü yıkamazsın! Raci Sırhan seni bu şehirde bir gün bile yaşatmaz oğlum! Benim kanım döküldüğü an, İstanbul senin için devasa bir mezarlık olacak! Seni de, o yanındaki itleri de parça parça edecekler!"
İhsan Aslanlı'nın yüzünde ne bir öfke kırıntısı belirdi ne de tek bir kelime çıktı ağzından. Gözleri bomboş, dipsiz bir kuyu gibiydi. Elindeki silahı yavaşça Vuran'a doğru uzattı. Vuran silahı alırken, İhsan öne doğru bir adım attı. Aniden, Ercüment'in suratının tam ortasına çelik gibi sert bir yumruk indirdi.
Küt!
Ercüment'in başı geriye doğru savruldu, burnundan fışkıran kan tünelin tozlu zeminine damladı. Tehditlerine devam etmek için ağzını açtı ama İhsan konuşmasına müsaade etmeden bir yumruk daha vurdu. Ercüment yerdeki çamurlu suyun içine kapaklandı.
"Kırılan Kemikler, Ödenen Bedeller"
İhsan hala tek bir kelime bile etmiyordu. Sadece sarsılmaz, mekanik bir hırsla hareket ediyordu. Ercüment'in sağ kolunu kavradı, dizini adamın sırtına bastırıp kolu ters yöne doğru acımasızca büktü.
ÇAAAT!
Tünelin rutubetli duvarlarında kemiğin kırılma sesi yankılandı. Ercüment acıyla inleten bir çığlık attı, dişlerini sıktı.
Ercüment: "Ahhh! Ulan İhsan... Geberteceğim seni... Bitireceğim işini!"
İhsan durmadı. Hiç renk vermeden Ercüment'in sol koluna geçti. Aynı soğukkanlılıkla, tek bir hamlede sol dirseği tersine çevirdi.
KÜÜÜT!
Ercüment: "Anası s..ik herif! Ahhh! Raci senin kelleni alacak lan! Alacak!"
İhsan, acıdan ve nefessizlikten kıvranan Ercüment'i saçından tutup sırtüstü çevirdi. Bu kez hedefinde adamın sağ bacağı vardı. Ağır botunun tabanıyla, Ercüment'in diz kapağının tam üzerine bütün gücüyle, acımasızca bastı.
ÇITIRTI!
Ercüment'in feryadı bu kez tünelin tavanını çatlatacak kadar derinden geldi. İki kolu ve bir bacağı kırılmış, yeraltındaki çamurun içinde tamamen çaresiz, sarsılmış bir et yığınına dönmüştü. Hala nefretle bakıyordu ama bedeni artık onu taşımıyordu.
"Kara Tabut ve Vurucu Söz"
İhsan arkasını döndü, eliyle arkada bekleyen Kaya ve Kerem'e işaret etti. Çocuklar, karargahtan gelirken İhsan'ın emriyle yanlarında getirdikleri, üzeri siyah boyayla kaplanmış, ağır ahşap tabutu tünelin ortasına kadar taşıdılar. Tabutun kapağı gıcırdayarak açıldı.
Vuran ve Sipsi, yerdeki Ercüment'i yaka paça kaldırdılar. Ercüment'in kırık kolları ve bacağı cansız birer halat gibi sarkıyordu. Onu o simsiyah tabutun içine fırlatır gibi bıraktılar. Ercüment tabutun içinde acıyla sarsılırken, başını zorlukla kaldırıp yukarıda duran İhsan'a son kez bağırdı.
Ercüment: "Beni böyle mi bitireceksin lan? Korkak herif! Sık kafama bitir! Ama bu yeraltı seni de yutacak İhsan! Az kaldı, senin de sonun burası olacak!"
İhsan Aslanlı, tabutun başına kadar geldi. Eğildi, Ercüment'in kanlı yüzüne son kez baktı. Yine konuşmadı. Sadece elini uzatıp tabutun o ağır ahşap kapağını Ercüment'in yüzüne doğru sertçe kapattı.
GÜÜÜM!
Kaya ve Kerem ellerindeki çekiçlerle tabutun çivilerini çakmaya başladılar. Tünel, tak tak tak diye vuran çekiç sesleriyle doldu. Tabutun içinden Ercüment'in boğuk, çılgınca haykırışları ve tehditleri gelmeye devam ediyordu: "Açın lan kapıyı! İhsan, seni yaşatmayacağım! Geberteceğim seni!"
Çivileme işi bittiğinde, Sipsi elindeki benzin bidonunu tabutun üzerine bütünüyle boşalttı. Keskin benzin kokusu tüneldeki rutubet kokusunu anında bastırdı.
İhsan kenara çekildi. Refik Dayı cebinden eski, pirinç çakmağını çıkardı. Çakmağın tekerleğini çevirdi, küçük mavi alev gecenin karanlığında parladı. Refik Dayı, tabuta bakarak o ağır, sokağın son sözünü söyledi:
Refik Dayı: "Yerin üstünde çok hırladın Ercüment... Şimdi yerin altında, kendi cehenneminde sessizce yan."
"Tünelde Yankılanan Çığlıklar"
Refik Dayı çakmağı tabutun üzerine fırlattı. Benzin parladı, alevler bir anda ahşap tabutu sarıp tünelin tavanına kadar yükseldi. Devasa bir ateş topu tüneli aydınlattı.
O andan itibaren tabutun içinden gelen sesler artık tehdit değil, insanın tüylerini ürperten, etin kemikten ayrılışının o en acı çığlıklarıydı. Ercüment, o daracık ahşap kutunun içinde yanarak can verirken, tabutun duvarlarına vurmaya çalışıyor ama kırık kollarıyla hiçbir şey yapamıyordu.
Ercüment'in Sesi: "AHAHHHH! YANIYORUM! AÇIN LAN! AGAHHHHH! İHSANNNN! YANMIIŞŞŞ... AGAHHHHHH!"
Alevler yükseldikçe çığlıklar daha da tizleşti, tünelin derinliklerinde yankılana yankılana en sonunda boğuk bir hırıltıya dönüştü ve tamamen kesildi. Siyah tabut, içindeki günahlarla birlikte kömür karası bir küle dönüşene kadar yandı.
İhsan Aslanlı, yüzüne vuran ateşin sıcaklığına bakarak arkasını döndü. Ceketini omzuna aldı. 35 canın ve Ferdi Baba'nın intikamı alınmıştı. Şimdi, yukarısı için, Raci Sırhan'ın kuracağı o büyük masa için yürüme vaktiydi.
İhsan Aslanlı: "Yürüyün... İşimiz bitti. Şimdi şehir düşünsün."
