73. bölüm · Hesap Günü
72. BÖLÜM: KURDUN İNİNE DÖNÜŞÜ
Adliye binasının o devasa gölgesinden çıkan siyah zırhlı araçlar, İstanbul'un damarlarında sessiz birer köpekbalığı gibi süzülmeye başladı. İhsan Aslanlı, arka koltuğun derinliklerine gömülmüş, camdan dışarı akıp giden şehri izliyordu. Direksiyonda Vuran, yanında ise tespihini tane tane çeken Refik Dayı vardı. Arkadaki araçta ise Sipsi, Kaya, Kerem ve Artist Faruk, pimi çekilmiş el bombası gibi tetikte bekliyorlardı.
"Eski Tas Eski Hamam Değil"
Arabanın içindeki sessizliği İhsan'ın o davudi ve yorgun sesi böldü.
İhsan Aslanlı: "Vuran... Biz içerdeyken çocuklar dağılmadı ya? Yeni bir yer tuttunuz mu, yoksa hala sokak köşelerinde mi pinekliyoruz?"
Vuran: (Dikiz aynasından İhsan'la göz göze gelerek) "Tuttuk abi, tuttuk. Ama senin sevdiğin o eski düzen yok artık. Şehir çok değişti, göz önünde olmak artık ölümü davet etmek demek. Sanayinin arka tarafında, eski bir dokuma fabrikasının alt katını merkez yaptık. Dışarıdan bakınca hurdalık gibi duruyor ama içi kale gibi."
İhsan Aslanlı: "İyi yapmışsın. Lükslük, şatafat, o parlak ışıklar bize göre değil. Biz toprağın altından geldik, yine orada kalacağız. Adam dediğin gölgesiyle korkutur, üzerindeki ipeğiyle değil."
"35 Canın Bedeli"
Refik Dayı, camı hafifçe aralayıp dışarıya bir duman savurdu. Sesi, derinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi.
Refik Dayı: "Yer kolay be evlat. Duvar dediğin örülür, çatı dediğin çatılır. Ama içimizdeki o yangın sönmüyor. Sen içerdeyken, o baskınlarda tam 35 aslan parçası toprağa girdi. 35 ocak söndü İhsan."
İhsan'ın bakışları bir anda buz kesti. Ellerini dizlerinin üzerinde sıktı, eklemleri beyazladı.
İhsan Aslanlı: "35 ha... 35 can. Ercüment o mermileri sıkarken sadece o çocukları değil, benim ciğerimi de vurdu. o çocukların kimsesi yoktu onlara söz verdim; 'emanetiniz başım üstüne' dedim. Şimdi o emanetlerin hesabı sorulmadan bana uyku haram."
"Sokağın Dili Kanla Yazılır"
Vuran, arabayı sanayi bölgesinin ıssız yollarına doğru sürerken İhsan konuşmaya devam etti. Sesi artık daha sert, daha kararlıydı.
İhsan Aslanlı: "Ercüment zannediyor ki İhsan çıktı, gelir masaya oturur, payını alır, barışır. Yok öyle yağma! 35 canın bedeli öyle üç beş kuruşla, iki tane arsayla ödenmez. Onların dökülen her damla kanı için, Ercüment'in soyunu sopunu bu şehirden sileceğim. Sokak ağzıyla söyleyeyim; o itlerin leşini martılara yem edeceğim."
Vuran: "Abi, çocuklar emir bekliyor. Sipsi zaten barut gibi, Kaya ile Kerem her gece 'Reis çıksın da basalım' diye sayı sayıyorlar."
İhsan Aslanlı: "Acele yok Vuran. Kurt saldıracağı zaman ulumaz, bekler. Önce şu yeni mekanı görelim, eksikleri tamamlayalım. Akşama tüm çocukları topla. Herkes helalliğini alsın, silahını yağlasın. Yarın güneş doğduğunda, İstanbul Ercüment'in çığlıklarıyla uyanacak."
Araba, paslı bir demir kapının önünde durdu. Kapı gıcırdayarak açılırken, arkadaki araçtan inen Sipsi ve diğerleri İhsan'ın kapısını açmak için koştular. İhsan araçtan indiğinde, sanayinin o isli havasını içine çekti.
İhsan Aslanlı: "Güzel... Burası tam bizlik. Şimdi, cehennemin kapılarını açma vakti."
Sanayinin arka tarafındaki o eski dokuma fabrikasının paslı demir kapısı ardına kadar açıldı. İhsan Aslanlı, ağır adımlarla içeri girdi. Mekan tam da Vuran'ın dediği gibiydi; dışarıdan bakınca hurdadan farksızdı ama içerisi geniş, korunaklı ve gözlerden uzaktı. Ortada büyük, koyu renk ahşap bir masa ve başında İhsan'ın eski ofisinden kurtarılan o meşhur geniş deri koltuk duruyordu.
"Koltuğa Dönüş ve İlk Emir"
İhsan, ceketinin önünü açıp o büyük deri koltuğa ağır ağır yerleşti. Elini masanın cilalı yüzeyinde gezdirdi, gözlerini odada çıt çıkarmadan bekleyen adamlarının üzerinde gezdirdi. Vuran, Refik Dayı, Sipsi, Kaya, Kerem ve Artist Faruk adeta birer heykel gibi Reis'lerinin ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyorlardı.
İhsan Aslanlı: "Heh... Şöyle bir oturalım bakalım. Şimdi beyler, kulaklarınızı iyi açın ve beni dinleyin. Bugün hiçbir şey olmayacak. Saldırı falan yok. Herkes silahını kılıfına soksun, pimi çekilmiş bomba gibi ortalıkta gezinmesin. Savcı Yarkan adliyede arkamızdan kurşun dökmüş gibi fena öfkeli. Şu an emniyet köpürmüş durumda. En ufak bir falsomuzda bizi ters kelepçeyle başladığımız yere döndürürler. Devletle sidik yarışına girmeyiz, anlaşıldı mı?"
Sipsi: (Gözlerini kaçırarak, dişlerinin arasından) "Anlaşıldı anlaşıldı da abi... İçimiz yanıyor be, 35 can diyoruz."
İhsan Aslanlı: "Benim içim sizinkinden daha çok kavruluyor Sipsi! Ama öfkeyle kalkan zararla oturur. Bekleyeceğiz."
"Bu Deyyus Nerede?"
İhsan masaya doğru öne eğildi, ellerini birleştirdi. Bakışları keskinleşti.
İhsan Aslanlı: "Peki, asıl mevzuya gelelim. Bu Ercüment şerefsizi nerede? Kendi mekanlarında yok, adamları darmadağın. Yurt dışına kaçamaz; limanlar, gümrükler, havalimanları tutulmuş durumda. Çıktığı an polis tepesine biner, o da biliyor."
Refik Dayı: (Tespihini şaklatarak araya girdi) "Orada değil, burada değil... Nerede o zaman bu deyyus? Yer yarıldı da içine mi girdi lan bu herif? İstanbul'un altını üstüne getirdik, çıt yok."
Vuran: "Nerelere bakalım abi? Sen söyle, senin öngörün kuvvetlidir. Bu çakal hangi deliğe saklanır?"
İhsan Aslanlı: (Düşünceli bir şekilde sakalını kaşıdı, gözlerini kıstı) "Ercüment korkaktır... Sıkışınca fare gibi en karanlık, en akla gelmeyecek yere siner. Her yere bakın. Eski depolara, dostu bildiği adamların bağ evlerine, terk edilmiş şantiyelere... Ama bakarken de polislere dikkat edin. Nereye kurşun sıktığınıza, kime diklendiğinize dikkat edin. Sokağın gözü üzerimizde."
"Baba'ya Vefa Ziyareti"
İhsan ayağa kalktı, ceketinin düğmesini tekrar ilikledi. Masanın üzerindeki araba anahtarına uzandı.
İhsan Aslanlı: "Siz burada planı yapın, şehri tarayın. Bende İmran Baba'nın yanına gidiyorum. Sağ olsun, onun ağırlığı olmasa bugün o mahkemeden nah çıkardık. Vefa borcumuzdur, bir elini öpüp hayır duasını alalım, sonra tam gaz sahaya ineriz. Geldiğimiz arabayı alıyorum ben."
Vuran: "Al abi, araba senin köpeğin olsun. Bizim altımızda araba var zaten, sıkıntı yok."
İhsan Aslanlı: "Tamam o zaman. Siz Ercüment'i arayın, kokusunu alın ama ben gelene kadar tek bir mermi bile patlatmayın. İşinizi sessiz halledin, burada bitirin."
İhsan, adamlarına son bir kez bakıp fabrikanın çıkışına doğru yürürken, arkada kalanlar çoktan İstanbul'un haritasını masanın üzerine sermişti. Savaşın stratejisi çiziliyordu ama kurdun gözü hala avının üzerindeydi.
Sanayiden aldığı siyah zırhlı araçla ayrılan İhsan Aslanlı, sahil yolunun pusu altındaki İstanbul manzarasını izleyerek İmran Baba'nın şehirden soyutlanmış, surlarla çevrili o eski köşküne vardı. Kapıdaki adamlar İhsan'ı görür görmez hürmetle başlarını eğip yolu açtılar. İhsan, adliye koridorlarından sonra buradaki o ağır, eski zaman kokan sessizliğin içine doğru yürüdü.
"Hürmet ve Hakiki Güven"
Köşkün geniş, yüksek tavanlı salonunda İmran Baba, şöminenin karşısındaki heybetli berjerinde oturmuş, elindeki eski tespihi çeviriyordu. İhsan içeri girince ceketinin önünü ilikledi, adımlarını yavaşlattı. İmran Baba, İhsan'ı görünce yüzünde babacan bir tebessümle ayağa kalktı. İhsan hızla yaklaşarak yaşlı kurdun elini öptü, alnına koydu; ardından iki dev adam sıkıca sarıldı.
İmran Baba: "Geçmiş olsun aslanım. Duvarlar ardında canını bırakmadın ya, çok şükür. Hoş geldin evime."
İhsan Aslanlı: "Hoş bulduk baba. Sağ olasın. Ferdi Baba'dan sonra bu alemde sırtımı gözü kapalı yaslayabileceğim, 'baba' diyeceğim tek adam sensin. Senin o mahkeme üzerindeki ağırlığın olmasa, biz o parmaklıkların arkasında daha çok çürürdük. Hakkın ödenmez."
İmran Baba: (İhsan'ın omzunu sertçe sıkarak koltuğu işaret etti) "Otur hele oğlum, otur. Ferdi benim kırk yıllık yoldaşımdı, sen de onun bize bıraktığı en kıymetli emanetsin. Senin canın yanarken biz burada rahat uyuyamazdık. Racon neyi gerektiriyorsa onu yaptık."
"Közün Altındaki Ateş"
İhsan oturdu, sırtını dikleştirdi. Bakışlarındaki o yorgunluk, İmran Baba'nın karşısında biraz olsun hafiflemişti ama içindeki intikam hırsı hala tap tazeydi.
İhsan Aslanlı: "Baba, sokak barut fıçısı gibi. Ercüment denilen o kansız içerideyken canımızı çok yaktı. Tam 35 çocuk toprağa girdi. Ben bu kanı yerde bırakırsam, yarın o çocukların analarının yüzüne bakamam. Sokak bana dar gelir."
İmran Baba: (Derin bir nefes alıp kafasını salladı) "Bilirim evlat, bilirim. Kanın sıcak, yaran taze. Haklısın da... Ama şimdi dışarıdasın diye hemen fırtına koparma. Şehir zaten çalkalanıyor, Savcı Yarkan pusuya yatmış en ufak açığını bekliyor."
İhsan Aslanlı: "Merak etme baba, çocuklara tembihledim. Bugün mermi patlamayacak, herkes Ercüment'in deliğini arıyor. Ama bulduğumuzda o hesabı kendi ellerimle keseceğim."
"Zirvedeki Büyük Tehdit: Raci Sırhan"
İmran Baba, elindeki tespihi masanın üzerine bıraktı. Yüzündeki babacan ifade bir anda silindi, yerini yer altının o en tecrübeli, en tehlikeli adamının soğuk bakışları aldı. Eğilerek İhsan'ın gözlerinin içine baktı.
İmran Baba: "Bak İhsan... Sen sen ol, bundan sonra adımlarını iki kere düşünerek at. Çok dikkatli ol. Özellikle de... Raci Sırhan'a karşı gözünü bir an bile kırpma."
İhsan Aslanlı: (Kaşlarını hafifçe çattı) "Raci mi? Mahkeme işini o çözmedi mi baba? Senin hatırın için dosyayı temizletmiş."
İmran Baba: (Sertçe güldü, sesi hırıldadı) "Çözdü... Çözdü ama Raci babasının hayrına günahını bile vermez bu alemde. O herif bir eliyle hayat verir, öbür eliyle can alır. Seni dışarı çıkardı çünkü senin Ercüment'i bitirmeni, sokağın tozunu almanı istiyor. İş bittiğinde, seni de o tozla birlikte süpürmeye kalkışabilir. Raci'nin dostluğu, namlunun ucundaki mermi gibidir; ne zaman patlayacağı belli olmaz. Onunla satranç oynarken şahı her zaman koruyacaksın."
İhsan, İmran Baba'nın bu ağır uyarısını zihnine bir çivi gibi çaktı. Raci Sırhan'ın bu oyundaki rolünü şimdi daha iyi anlıyordu.
İhsan Aslanlı: (Ayağa kalkarak ceketini ilikledi) "Mesaj alındı baba. Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmazmış. Biz de Raci'nin o soğuk yüzünü aklımızda tutarız. Müsaadenle, çocuklar haber bekler."
İmran Baba: "Yolun açık olsun aslanım. Allah seni korusun."
İhsan köşkün kapısından çıkıp arabasına doğru yürürken, İstanbul'un sadece Ercüment'ten ibaret olmadığını, asıl büyük savaşın yukarılarda yeni başladığını çok iyi biliyordu.
