67. bölüm · Hesap Günü
66. BÖLÜM: HASTANE ABLUKASI VE SOKAKTAKİ TELAŞ
Hastanenin bahçesi adeta bir mahşer yeri gibi kaynıyordu. Polis telsizlerinin cızırtısı, ambulansların durmak bilmeyen siren sesleri ve kalabalığın uğultusu birbirine karışmıştı. Gece yarısı olmasına rağmen, spot ışıkları her yeri gündüz gibi aydınlatıyordu.
"Savcı'nın Kesin Emri"
Hastanenin ana girişinde Savcı Yarkan, Alkan Amir ve rütbeli polislerle toplantı halindeydi. Yarkan'ın yüzü asık, sinirleri laçka olmuştu.
Savcı Yarkan: (Polis memurlarına parmak sallayarak) "Bakın beni iyi dinleyin! Şu kapıdan içeri, acil hastası olandan başka tek bir canlı girmeyecek! Hele o gazeteciler... Onları binanın yüz metre yakınına bile yaklaştırmayacaksınız. Kimsenin burnu içeri sızmayacak, anlaşıldı mı? Burası şu an sadece bir hastane değil, barut fıçısı! En ufak bir sızıntıda şehri ateşe verirler."
Alkan Amir: "Savcım, basın mensupları arkada barikatı zorluyor. 'Halkın haber alma özgürlüğü' deyip kafa ütülüyorlar."
Savcı Yarkan: "Özgürlük falan dinlemem Alkan! Birinin elinde mikrofonla ameliyathaneye daldığını düşün, dışarıdaki o kitleyi kim tutacak? Müdür nerede kaldı? Çağırın şu adamı buraya!"
"Cezaevi Müdürü'nün Zor Gecesi"
Olayın patladığı saatlerde evine yeni geçmiş olan Cezaevi Müdürü, apar topar hastaneye getirilmişti. Gömleğinin düğmeleri yanlış iliklenmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü. Soluk soluğa Savcı'nın yanına damladı.
Müdür: "Savcım... Geldim, geldim de... Cezaevi hâlâ karışık. Oradan buraya, buradan oraya mekik dokuyoruz resmen. Durum çok fena, koğuş bildiğin mezbaha gibi."
Savcı Yarkan: (Müdürün yakasına yapışacak gibi yaklaştı) "Bırak şimdi feryat figanı Müdür Bey! O kapıların kilidi nasıl açıldı, o şişler içeri nasıl girdi, sen onu anlatacaksın bana! Ama önce şu hastane işini sağ salim bitirelim. Git o gazetecilere bir şeyler söyle ama ağzından tek bir isim kaçırma, hadi!"
"Gazeteci Mikrofonları Arasında Sokak Ağzı"
Barikatın hemen arkasında gazeteciler, yakalayabildikleri herkesin ağzına mikrofon dayıyordu.
Haber Muhabiri (Gözlüklü): "Sayın seyirciler, görüyorsunuz; emniyet güçleri adeta duvar ördü! İçeride kim var, kim yaşıyor, kim masada kaldı tam bir muamma. Ama iddialar çok vahim!"
Gazeteci Sedat: (Kameramanına fısıldayarak) "Oğlum, şu arkadaki Vuran değil mi? Lan, bak İhsan'ın sağ kolu orada! Git çek, belki bir laf koparırız."
Gazeteci Sedat: (Barikatın üzerinden Vuran'a bağırarak) "Vuran Bey! İhsan Bey'in durumu nasıl? İçeriden bir haber geldi mi? Öldüğü söyleniyor, doğru mu?"
Vuran: (Gazeteciye ters bir bakış atarak) "Ulan ağzından yel alsın! Ne ölmesi? Bizim aslanımız öyle üç beş şişle yere düşmez! Git işine bak, asabımı bozma benim! Bak çek şu kamerayı yüzümden, yoksa kırarım o merceği!"
Diğer Gazeteci: "Müdür Bey! Müdür Bey bir açıklama yapacak mısınız? Cezaevinde kaç ölü var? İhmal var mı?"
Müdür: (Korumaların arkasına saklanarak) "Arkadaşlar, şu an müdahale ediliyor. Gerekli açıklama valilik tarafından yapılacak. Lütfen yolu açın, ambulanslar geçemiyor!"
"Kaosun Kalbi"
Hastanenin acil kapısına yanaşan her ambulansta yürekler ağza geliyordu. Gazeteciler görüntü almak için polis barikatını esnetiyor, polisler kalkanlarla yükleniyordu. Bu sırada Selin Avukat, kalabalığın arasından sıyrılıp Savcı Yarkan'ın yanına ulaşmaya çalışıyordu.
Selin: (Polisleri iterek) "Bırakın beni! Müvekkilim içeride! Savcı Bey! Savcı Bey bir saniye!"
Ortam tam bir cadı kazanıydı. Ameliyathanenin ışığı hala kırmızı yanarken, dışarıdaki bu hengame her an büyük bir patlamaya gebeydi. İstanbul o gece uyumuyor, nefesini tutmuş hastaneden gelecek o tek cümleyi bekliyordu.
Hastanenin önündeki barikatlar, sadece demirden değil, öfkeden örülmüş bir duvar gibiydi. Polislerin kalkanlarına vuran cop sesleri, dışarıdaki feryatlara karışıyordu. Ameliyathanenin koridorlarında ise ölümle yaşam arasındaki o ince çizgi, neşter sesleriyle çiziliyordu. İhsan, Merdan ve koğuştan sağ çıkan diğer yaralılar, yan yana dizilmiş masalarda can pazarı veriyordu.
"Barikatın Ötesindeki Yangın"
Dışarıda Vuran, Refik Dayı ve Sipsi, polis barikatını zorlarken damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyorlardı. Vuran'ın gözleri kan çanağına dönmüştü.
Vuran: (Polis kalkanına omuz atarak) "Ulan çekin şu setleri! Kardeşimiz içeride parça parça edilmiş, siz burada bize 'yasak' diyorsunuz! Bırakın geçelim, ölüsünü mü alalım illa?"
Refik Dayı: (Sakin kalmaya çalışsa da sesi titreyerek) "Evladım, bakın biz yabancı değiliz. Canımız yanıyor, ciğerimiz yanıyor. Bir haber alalım bari, yaşamıyor mu aslanımız? Bırakın bizi, başımıza bir hal gelmeden girelim içeri!"
Sipsi: "Memur abi, bak kurbanın olayım, çek şu kalkanı. İçerideki adam bizim her şeyimiz. Sesini duymadan, nefesini bilmeden şuradan bir adım geri atmayız!"
Selin: (Kalabalığın içinden sıyrılıp yanlarına gelerek) "Refik Dayı, Vuran... Sakin olun! Savcıyla konuşmaya çalışıyorum ama Nuh diyor peygamber demiyorlar. Kapıları mühürlemişler sanki!"
Refik Dayı: "Nasıl girelim içeri Avukat Hanım? Bu barikatı anca yıkarak geçeriz, başka yolu kalmadı!"
"Savcı'nın Gazabı ve Müdürün Korkusu"
Hastanenin iç kısmında, geçici olarak boşaltılan bir odada Savcı Yarkan, Komiser ve yüzü kireç gibi olan Cezaevi Müdürü karşı karşıyaydı. Yarkan, elindeki dosyayı masaya fırlatırken odadaki hava buz kesti.
Savcı Yarkan: (Müdüre doğru yürüyerek, sesi odada yankılandı) "Bak bana Müdür! Bu dosya öyle 'arbede çıktı' diyerek kapanacak bir dosya değil. O kapıların anahtarı kimin cebindeydi? O şişler koğuşa nasıl servis edildi? Hepsini tek tek dökeceksin ortaya!"
Müdür: "Savcı Bey, valla bizim bir dahlimiz yok... Mahkumlar kendi aralarında..."
Savcı Yarkan: (Sözünü keserek, parmağını salladı) "Bana masal anlatma! Yakayı kurtaracağınızı mı sanıyorsunuz? Bu işin ucu kime dokunuyorsa, hangi kodamana gidiyorsa oraya kadar süreceğim bu izi. Bu kan sizin elinize de bulaştı! Kimse bu dosyadan elini kolunu sallayarak çıkamayacak, bunu o kalın kafana sok!"
"Kıyamet Kopuyor: Mahşer Yeri"
Tam o sırada dışarıdan devasa bir uğultu daha koptu. Cezaevinde ölenlerin ve yaralananların akrabaları, kamyonetlerle, minibüslerle hastanenin önüne yığılmıştı. Annelerin ağıtları, babaların bedduaları göğe yükseliyordu.
Bir Anne: (Barikata yapışarak) "Oğlum nerede! Katiller! Evladımı sağ teslim ettim, şimdi leşini mi vereceksiniz bana!"
Mahalleli: "İntikam! Kan isteriz! İhsan Aslanlı'yı koruyamayan devlet, bizi nasıl koruyacak?"
Ortalık iyice gerildi. Selin, gelen ailelerin feryatlarını görünce Refik Dayı'ya döndü.
Selin: "Refik Dayı, olay sadece bizim değil artık. Baksana, bütün İstanbul buraya akıyor. Eğer o ameliyathaneden kötü bir haber çıkarsa, bu hastaneyi kimse tutamaz. Ortalık yanacak!"
Refik Dayı: (Karanlığa bakarak) "Gelsinler kızım, gelsinler... Sessizce ölmektense, feryat ederek uyanmak iyidir. Bugün ya o kapılar açılacak ya da bu şehir bu geceyi hiç unutmayacak."
Ameliyathanenin koridorunda ise sadece tek bir ses vardı: Nabız cihazının o düzenli ama korkutucu bip sesleri. İhsan ve Merdan, binlerce insanın dışarıdaki feryadından habersiz, soğuk masalarda hayata tutunmaya çalışıyordu.
Ameliyathanedeki doktorların ter döktüğü, İhsan ve diğer yaralıların ölümün kıyısından döndüğü o kritik saatlerde, hastane bahçesindeki barikat hâlâ sarsılmaz bir duvar gibi duruyordu. Polis kalkanlarının arkasındaki uğultu artarken, Vuran'ın gözlerinde karanlık bir plan şimşek gibi çaktı.
"Vakit Fedakarlık Vaktidir"
Vuran, polislere değil, Sipsi'ye döndü. Gözlerindeki ifade, sokağın o acımasız ama sadık kanununu anlatıyordu.
Vuran: "Sipsi, iyi dinle beni kardeşim. Başka türlü bu barikatı yarım saatte aşamayız. İçeride kardeşimiz kan kaybediyor. Şimdi biraz uzaklaş, çek emaneti, durmadan havaya patlat! Ortalık karışınca polis oraya yüklenir, biz de o gedikten içeri sızarız."
Selin: (Dehşetle Vuran'ın koluna yapışarak) "Vuran, sen ne diyorsun? Kafayı mı yediniz siz? Hastane önünde silah çekmek ne demek? Sipsi'yi yakarsınız!"
Vuran: (Selin'in elini usulca iterek) "Avukat Hanım, biz bu yola çıkarken yanmayı göze aldık. Başka çare yok. İhsan içeride can çekişirken biz burada 'Lütfen geçebilir miyiz?' mi diyeceğiz? Sipsi, hadi koçum, göster kendini!"
Sipsi: (Hafifçe gülümseyerek, ceketinin altındaki silahın kabzasını kavradı) "Canın sağ olsun Vuran Abi. İhsan Abi için gerekirse ömür boyu yatarız. Hadi, siz kapıya odaklanın!"
"Sokağın Sesi: Patlayan Silahlar"
Sipsi, kalabalığın arasından sıyrılıp hastanenin arka otoparkına doğru elli metre kadar koştu. Bir anda belindeki tutukluk yapmayan o gümüş kabzalıyı çıkarıp namluyu simsiyah gökyüzüne dikti.
Sipsi: "Dağılın ulan! Aslan geliyor, aslan!"
PAT! PAT! PAT!
Ardı ardına patlayan mermiler gecenin sessizliğini yırttı. Hastane önündeki yüzlerce insan çığlık atarak yere kapaklandı. Barikattaki polisler anonslarla irkildi: "Silahlı saldırgan otopark yönünde! Tüm ekipler oraya!"
Polis kalkanları bir anda Sipsi'nin olduğu yöne doğru açıldı, ana giriş kapısındaki güvenlik önlemi o anlık boşaldı.
"Gedikten Sızış"
Polisler Sipsi'nin üzerine çullanırken, Vuran, Selin ve Refik Dayı o kaosu fırsat bilip kapıya doğru fırladılar.
Vuran: "Hadi! Durma Refik Dayı, şimdi!"
Üçü de polislere çarpa çarpa, açılan o ince gedikten içeri dalmayı başardılar. Arkalarından gelen "Dur!" ihtarlarına bakmadan otomatik kapılardan içeri, o steril hastane kokusuna doğru koştular.
Dışarıda ise polisler Sipsi'yi yere yatırmış, dizlerini sırtına bastırıyorlardı. Sipsi, yüzü betona yapışmış haldeyken bile gülümsedi.
Sipsi: "Kelepçele memur abi, kelepçele! Bizimkiler girdi ya, dünya yansa umurumda değil!"
"Hastane Koridoru: Sessizliğin Dehşeti"
İçeri girdiklerinde koridorların soğukluğu yüzlerine çarptı. Vuran, elleri dizlerinde nefeslenirken ameliyathanenin önündeki o kırmızı ışığı gördü.
Refik Dayı: (Ceketini düzelterek, soluk soluğa) "Girdik... Girdik de, bakalım hayırlı bir haber alabilecek miyiz? Selin kızım, sen savcıyı bul, biz buradayız."
Selin: (Saçlarını toplayarak, hâlâ şok içinde) "Böyle bir deliliği ömrümde görmedim... Ama madem buradayız, şimdi hukuk konuşacak. Savcı Yarkan'ı bulmam lazım."
Vuran, ameliyathanenin kapısına yaklaştı. Elini o soğuk cam bölmeye koydu. İçeride, maskeli doktorların İhsan'ın üzerinde çalıştığını hayal edebiliyordu.
Vuran: (Fısıltıyla) "Dayan be İhsan... Sipsi dışarıda bedelini ödedi, biz içeri daldık. Sen de şu masadan kalk, bizi yetim bırakma kardeşim."
Ameliyathanenin ışığı hâlâ yanıyordu ama dışarıdaki o gürültülü kaos, yerini içerideki ölümcül bir bekleyişe bırakmıştı. O gece, sokağın sadakati hastanenin beyaz duvarlarını boyamıştı.
