82. bölüm · Hesap Günü
80. BÖLÜM: SINIRIN ÖTESİ
Vefa'nın o eski, ahşap kokulu, duvarlarında yeraltının yarım asırlık gölgelerini barındıran kahvehanesinde Gündüz o ağır kasveti vardı. İçeride ocak tıkırdıyor, dışarıdaki buz gibi rüzgar tahta pencereleri zorluyordu. İmran Baba, kahvenin en dipteki, sokağı gören yuvarlak masasında tek başına oturuyordu. Önünde yarım kalmış bir acı kahve, parmaklarının arasında ise ağır ağır dönen bir kehribar tesbih vardı. Alemde herkes bilirdi ki; İmran Baba birini kendi kahvesine çağırıyorsa, o sokakta ya bir kural çiğnenmiştir ya da birinin kalemi kırılmak üzeredir.
"Eski Dostların Karşılaşması"
Tam saat onda kahvenin ahşap kapısı ağır ağır aralandı. İçeriye, üzerinde eski toprak rengi bir paltoyla, gözleri kuyu gibi derin ve hırslı bakan ihtiyar kurt Halil Kahraman girdi. Hemen arkasında ise ceketinin önü ilikli, gözleri fırıl fırıl etrafı süzmeyen ama her an tetikte bekleyen büyük oğlu Kenan vardı. Kenan, babasının gölgesi gibiydi; saygılı ama damarına basıldığında ailenin en acımasız namlusuydu.
Halil, masaya doğru ağır adımlarla yürüdü. Kenan iki adım geride durup ellerini önünde bağladı. Halil sandalyeyi çekip otururken, İmran Baba tesbihini masanın üzerine bıraktı. İki ihtiyar kurt göz göze geldi.
Halil Baba: "Selamün aleyküm İmran Kardeş... Çağırmışsın, ocağına geldik. Yaşlı dizlerimiz bu yokuşu pek sevmez ama senin davetin baş göz üstüne."
İmran Baba: "Aleyküm selam Halil Kardeş, hoş geldin. Kenan evlat, sen de geç otur şöyle, yabancı değilsin."
Kenan: "Eyvallah İmran Baba, saygılar. Ben böyle dikileyim, babamın arkası boş kalmasın, adetimizdir."
İmran Baba hafifçe kafasını salladı, ocakçıya seslendi: "Gönül abiye bir okkalı kahve daha yap, az şekerli olsun." Dönüp tekrar Halil'e baktı. İlk dakikalar sokağın o eski, sahte nezaketiyle akıyordu.
Halil Baba: "Eee İmran Kardeş? Hayırdır, yüzün pek bir asık. Hayat hayal, dünya fani... Nedir bizi bu saatte buraya döken dert?"
İmran Baba: "Dert bende değil Halil Kardeş... Dert senin o sokaklara saldığın yedi namluda. Kahveler gelsin, asıl mevzuyu o zaman açacağız. Ama bil ki, sular pek tekin akmıyor artık."
"Kuralın Çiğnendiği Yer: Okul Önleri"
Kahveler masaya geldi, ocakçı geri çekildi. İmran Baba fincandan derin bir yudum aldı, gözlerini öyle bir kıstı ki, masadaki o yapmacık dostluk havası bir anda buz kesti. Ses tonu artık sokağın o çıplak, acımasız gerçeğine bürünmüştü.
İmran Baba: "Halil... Biz seninle bu yollarda az eskimedik. Birbirimizin ciğerini biliriz. Ama sen artık sınır tanımıyorsun be kardeş. İstanbul'un altını üstüne getirdiğin yetmedi, şimdi de pisliğinizi çoluk çocuğun boğazına dayamaya başladınız. Her mahallede, her köşe başında senin o ikizler torba tutuyor, hap satıyor."
Halil Baba: (Yüzündeki tebessümü hiç bozmadan, kahvesini höpürdetti) "Alem dönüyor İmran Kardeş, çarkın dönmesi için de malın akması lazım. Benim yedi boğazım var arkamda, hepsi kurt gibi aç. Gençler istiyor, biz de veriyoruz. Ticaret bu."
İmran Baba: (Elini masaya sertçe vurdu, fincan tabağı çınladı) "Bana ticaret masalı anlatma Halil! Bak beni iyi dinle. Git, malını koskoca Türkiye'de nerede satıyorsan sat! Git üniversitelerin arkasında sat, barlarda sat, parası olan züppelere sat, beni alakadar etmez! Ama o ilkokulların, o lise kapılarının önüne senin o hapçı itlerin tek bir adım bile atmayacak! Sübyanların, günahsız çocukların kanına girmeyeceksiniz. O mekteplerin önünde hap satamazsınız oğlum! Bu alemin de bir şerefi var, bir kuralı var!"
Halil'in yüzündeki o babacan ifade anında silindi. Gözleri çakmak çakmak oldu, o kurbağa gibi sessiz duran ihtiyar, masaya doğru hafifçe eğildi. Arkadaki Kenan'ın eli hafifçe ceketinin içine, emanetine doğru kaydı.
Halil Baba: "Sen yaşlanmışsın İmran Kardeş... Unutmuşsun sokağın dilini. Bana bak, benim evlatlarıma sınır çizmek, mektep kapısı göstermek senin harcın değil. Kimse benim ekmeğime kural koyamaz. O sübyan dediğin bebelerin parası da para, holding ağasının parası da para. Benim oğullarım nerede isterse tezgahı oraya açar."
"Hitabın Değiştiği An"
İmran Baba tesbihini eline aldı, parmaklarının arasında tek bir taneyi sertçe çekti. Aralarındaki "kardeş" lafı artık köprüden aşağı atılmıştı. Sesi çelik gibi, infaz kararı verir gibi çıktı.
İmran Baba: "Bana bak Halil... Kardeşlik bitti, laf bitti. Sana o mektep önlerini dar ederim! O oğullarını teker teker o sokakların altına gömerim de ihtiyar kemiklerin sızlar. Eğer o ikizlerin, o küçük deli oğlun Ejder bir daha bir okulun çevresinde tek bir torba patlatsın... Yeminim olsun, yedi namlunu da kırar, senin o ihtiyar kafana sıkarım!"
Halil Kahraman ayağa kalktı, paltosunun yakasını düzeltti. Gözlerinde zerre korku yoktu, tam tersine amansız bir savaşın fitilini ateşlemenin verdiği o delice hırs vardı.
Halil Baba: "İmran... Sen burayı kendi krallığın sanıyorsun ama devir değişti. Benim yedi namlum var diyorsam, boşuna demiyorum. Biz buraya saygımızdan geldik ama görüyorum ki senin o eski kurtluğun sadece laftaymış. Kenan, yürü oğlum... İmran Baba'ya veda et, bir daha bu kahvenin önünden geçmeyeceğiz. Bakalım o mektep önlerinde bizim namlumuz mu konuşacak, yoksa senin o paslı kuralların mı?"
Kenan: (İmran Baba'ya dik dik bakarak, sesini ilk kez çıkardı) "Görüşeceğiz İmran Baba... Bakalım o kural dediğin duvarlar bizim mermiyi durdurmaya yetecek mi?"
Halil ve Kenan, arkalarına bile bakmadan kahvehanenin ahşap kapısını sertçe çarparak çıktılar. İçeride kalan İmran Baba, elindeki tesbihi masaya fırlattı. Pencereden dışarıya, karanlığa doğru bakarken sokağın dilini biliyordu: Bu saatten sonra İstanbul'da ne kural kalmıştı, ne de merhamet. Yeddiler çetesi sınırı çiğnemişti ve artık namluların konuşma vakti gelmişti.
Halil Kahraman ve oğlu Kenan'ın kahvehaneyi terk etmesinin üzerinden çok geçmemişti. Saat sabahın 10:00'uydu; dışarıda kurşun gibi ağır, kapalı ve dondurucu bir İstanbul havası vardı. Sokaktaki rüzgar, esnafın kepenklerini dövüyordu. Kahvehanenin içindeki sessizlik ise dışarıdaki soğuktan daha keskin, daha fırtına öncesi bir sessizlikti.
"Öfkeli Bir Telefon Çağrısı"
İmran Baba, masada duran eski model tuşlu telefonuna doğru elini uzattı. Parmakları öfkeden hafifçe gerilmişti. Rehberden ismi buldu, yeşil tuşa bastı ve telefonu kulağına götürdü.
O sırada İhsan Aslanlı, sanayideki kendi mekanında, Merdan ve Vuran ile birlikte çaylarını yudumluyordu. Masanın üzerindeki telefon zır zır ötmeye başlayınca İhsan elini uzatıp açtı:
İhsan Aslanlı: "Alo, buyur İmran Baba. Saygılar."
İmran Baba: (Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, ciğerini yakan bir öfkeden geliyordu) "İhsan... Çabuk buraya gel. Vakit kaybetme, hemen kahveye gel."
İhsan Aslanlı: (Kaşlarını çattı, Merdan'la göz göze geldi) "Hayırdır inşallah baba? Önemli bir mevzu mu var, sesin bir tuhaf geliyor?"
İmran Baba: "Bana soru sorma İhsan! Gel diyorum sana, hadi!"
ÇAT!
Telefon yüzüne kapandığında İhsan ahizeye bakakaldı. Telefonu yavaşça masaya bırakırken mırıldandı:
İhsan Aslanlı: "Hayırdır inşallah... İhtiyar fena parlamış. Merdan, Vuran... Kalkın, İmran Baba'nın mekana geçiyoruz, acil."
"Vefa Yokuşunda İlk Karşılaşma"
Zırhlı araç, Vefa'nın o dar, dik yokuşunu tırmanıp kahvehanenin önüne yanaştığında hava iyice ayaza çekmişti. İhsan araçtan indi, ceketinin önünü ilikleyip hızla içeri girdi. Arkasından da Merdan ve Vuran adımlarını sıkılaştırdı.
İçeride ocakçı bile ortalıkta yoktu; İmran Baba aynı masada, tek başına oturmuş, biten kahvesinin fincanına bakıyordu. İhsan masaya yaklaşıp sandalyeyi çekti, oturdu.
İhsan Aslanlı: "Geldik baba. Söyle bakalım, nedir bu sabah sabah seni zıvanadan çıkaran mevzu?"
İmran Baba başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o sönmeyen ateş, masadaki üç adamı da sardı.
İmran Baba: "Çakallar aslan olmaya karar vermiş İhsan... Biz köşemize çekildik diye, meydanı büsbütün boş sanmışlar. Sokakları zehirledikleri yetmedi, şimdi de kuralı kaideyi çiğneyip tepemize sıçrıyorlar."
İhsan Aslanlı: "Kim o çakal baba? Söyle, gidip hemen nefesini keselim. Kim haddini aşmış bu şehirde?"
İmran Baba: "Halil Kahraman... Yanında o büyük oğlu Kenan'la az önce buradaydı. Mektep önlerinde hap satmayı kendilerine hak görüyorlar artık. Racon kestim, rest çektiler. Kapıyı çarpıp gittiler."
"İsimdeki Ağır Gölge ve İhtiyarın Emri"
"Halil Kahraman" ismini duyunca İhsan Aslanlı'nın yüzü bir anlığına bulutlandı. İçinde hafif bir huzursuzluk, sokağın diliyle bir tırsma belirdi. Kolay değil; Yeddiler denen bu aile tam anlamıyla manyaktı. Ne yasa dert ederlerdi, ne can korkusu bilirlerdi; hapçılık, cinayet, delilik ne ararsan adamlarda toplanmıştı. Birini vursan altısı birden canlı bomba gibi üzerine çökerdi. Ama İmran Baba'nın sözü, İhsan için yeraltındaki her türlü manyaklıktan, her türlü silahtan daha üstündü. İhsan hemen kendini topladı, gözlerini kararttı.
İhsan Aslanlı: "Halil Kahraman mı?... Baba, o aile harbi sıkıntılı, biliyorsun. Heriflerin hepsi birer zıvanadan çıkmış psikopat. Kafaları güzel geziyor hepsi. Ama fark etmez; senin sözünün üstüne laf, senin hukukunun üstüne hukuk tanımayız biz bu sokakta. Ne yapalım? Gidip çökelim mi yuvalarına?"
İmran Baba: (Elini havaya kaldırdı, net bir tavırla durdurdu onu) "Dur... Öldürmeyin. İlk kanı biz dökmeyelim alemde, yoksa haklıyken haksız düşeriz masada. Ama o mektep önlerinde, mahalle aralarında o itleri, o ikizleri, o küçük delileri Ejder'i falan görürseniz... Gördüğünüz yerde kırın kollarını, bacaklarını! Yürüyemesinler bir daha o sokaklarda. Bu onlara ilk ve son uyarımız olsun."
İhsan Aslanlı: "Baş üstüne baba. Kollarını bacaklarını budar, o ihtiyar babalarının önüne çuval gibi atarım."
"Masadaki Büyük Soru: Raci Sırhan Ne Der?"
İhsan ayağa kalkacakken aklına yeraltının asıl tepesindeki o büyük isim geldi. Duraksadı, elini masanın kenarına koyup İmran Baba'ya doğru eğildi.
İhsan Aslanlı: "Peki baba... Güzel diyorsun da, Raci Sırhan ne olacak bu mevzuda? Ne de olsa adam İstanbul'un Reisi, gümrük de onun elinde, masa da. İstanbul onun mülkü sayılır. Biz bu Yeddiler'i haşat edersek, Raci bu işe ne der acaba? Arıza çıkartır mı bize?"
İmran Baba tesbihini eline aldı, acı acı gülümsedi. Bakışlarını buz tutmuş pencereye çevirdi; dışarıdaki o kapalı, soğuk havaya baka baka sokağın o en belirsiz gerçeğini fısıldadı:
İmran Baba: "İstanbul onun mu, değil mi orası henüz belli değil İhsan... Raci Sırhan kendi koltuğunun, kendi gümrük sevkiyatlarının derdinde. Ercüment'in ölümünden sonra o da köşeye sıkıştı. Bu hapçıların masanın düzenini bozduğunu o da görüyor. Ne der, ne yapar orasını zaman gösterir... Ama sen Raci'yi düşünme. Sen sokağın namusunu koru, gerisi hikaye."
İhsan, Merdan ve Vuran başlarıyla selam verip kahvehaneden çıkarken, dışarıdaki dondurucu soğuk Bayrampaşa'dan yeni çıkan Merdan'ın yüzüne tokat gibi çarptı. Ama içlerindeki o intikam ve kural ateşi, İstanbul'u yakmaya fazlasıyla yetecekti.
