82. bölüm · Hesap Günü

80. BÖLÜM: SINIRIN ÖTESİ

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1 Perde| 1 BÖLÜM: KAN VE MÜREKKEP 3 2. BÖLÜM: KURDUN SOFRASI, TİLKİNİN PLANI 4 3. BÖLÜM: GÜNEŞİN ALTINDAKİ GÖLGELER 5 4. BÖLÜM: SON VAZİFE (GASSALIN SESSİZLİĞİ) 6 5. BÖLÜM: SOĞUK ODA (İFADE TUTANAKLARI) 7 6. BÖLÜM: MAVİ İPLİĞİN DÜĞÜMÜ 8 7 BÖLÜM: KIRIK DÜŞLER SOKAĞI 9 8. BÖLÜM: ABi KARDEŞ SOFRASI 10 9. BÖLÜM: PASLI MAKAS, KESKİN HESAP 11 10. BÖLÜM: ZİFİRİ SABAH 12 11. BÖLÜM: MİRASIN GÖLGESİ 13 12. BÖLÜM: GÜNEŞİN SON ŞARKISI 14 13. BÖLÜM: NEON ALTINDAKİ ENGEREK 15 14. BÖLÜM: MAVİ VE KIRMIZI 16 15. BÖLÜM: BÜYÜK DAVET 17 16. BÖLÜM: TER, KAN VE VEFA 18 17. BÖLÜM: GÜN ORTASINDA KIYAMET 19 18. BÖLÜM: KESKİN VİRAJ 20 19. BÖLÜM: SIRTLAN SOFRASI 21 20. BÖLÜM: KARANLIĞIN ADALETİ VE KÜÇÜK DAHİ 22 21. BÖLÜM: KURDUN ÖFKESİ 23 22. BÖLÜM: KERVANIN SONU 24 23. BÖLÜM: KİRLİ TİCARET VE KANLI GEMİLER 25 24. BÖLÜM: YARALI SIRTLANIN İNİ 26 25. BÖLÜM: SABAH ŞERİFLERİ 27 26. BÖLÜM: SABAHIN KÖRÜNDE AĞIR HESAP 28 27. BÖLÜM: PAVİLYONDA SESSİZLİK VE KIZIL GÜNEŞ 29 28. BÖLÜM: KURTLARIN SESSİZLİĞİ 30 29. BÖLÜM: BOŞ MEYDANIN HAYALETLERİ 31 30. BÖLÜM: KÖRÜN KULAĞI, MAKASIN AĞZI 32 31. BÖLÜM: DEMİR KAPININ ARDINDAKİ SESSİZLİK 33 32. BÖLÜM: ASLANIN ÖFKESİ, MAKASIN SOĞUKLUĞU 34 33. BÖLÜM: BEYAZ ODADAKİ SESSİZ ÇIĞLIK 35 34. BÖLÜM: SARI FIRTINA'NIN İSTANBUL SEFERİ 36 35. BÖLÜM: ÇINARIN DÖNÜŞÜ 37 36. BÖLÜM: ZİL SEYYAT'IN DÖNÜŞÜ VE KANLI SABAH 38 37. BÖLÜM: RACONUN ADALETİ 39 38. BÖLÜM: KURDUN SOFRASINDA KAN VAR 40 39. BÖLÜM: KÜL VE KANIT 41 40. BÖLÜM: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 42 41. BÖLÜM: REİS'İN SOFRASI VE KIRIK KILIÇ 43 42. BÖLÜM: SAVUNMANIN SONU 44 43. BÖLÜM: İHANETİN BEDELİ 45 44. BÖLÜM: KÖKLER VE GÖLGELER 46 45. BÖLÜM: KURDUN İNİNDE SESSİZLİK 47 46. BÖLÜM: GECE ÇÖKERKEN 48 2. PERDE | 47. BÖLÜM: BETON VE BAĞLAMA 49 48. BÖLÜM: KURDUN GÖLGESİ 50 49. BÖLÜM: KURŞUNUN HESABI 51 50. BÖLÜM: DEMİR KAPININ SOĞUK YÜZÜ 52 51. BÖLÜM: BEYAZ YAKA VE KARA DOSYA 53 52. BÖLÜM: KÖRÜN GÖZÜ, KURDUN DİŞİ 54 53. BÖLÜM: KOĞUŞTA BAYRAM HAVASI 55 54. BÖLÜM: BARUT KOKULU ÇARESSİZLİK 56 55. BÖLÜM: PAVYONDAKİ ÖFKE VE GİZLİ GÖZLER 57 56. BÖLÜM: NEZARETTEKİ SIR VE DERİN OPERASYON 58 57. BÖLÜM: GÖLGEDEKİ DİKEN VE KOĞUŞ AĞASI 59 58. BÖLÜM: ESKİ DEFTERLER, YENİ BELALAR 60 59. BÖLÜM: MAHKEME ARFESİ VE BÜYÜK HESAP 61 60. BÖLÜM: KARDEŞ KOKUSU VE İNTİKAM YEMİNİ 62 61. BÖLÜM: RİNG ARACININ KARANLIĞI 63 62. BÖLÜM: AVCININ AV OLDUĞU AN 64 63. BÖLÜM: AVLUDADAKİ PUSLU HESAPLAŞMA 65 64. BÖLÜM: KİRLİ PAZARLIK VE ÖLÜM EMRİ 66 65 . BÖLÜM: KOĞUŞTA KIZIL KIYAMET 67 66. BÖLÜM: HASTANE ABLUKASI VE SOKAKTAKİ TELAŞ 68 67. BÖLÜM: ŞEHRİN KANLI RENGİ 69 68. BÖLÜM: KANLI ŞAFAK 70 69. BÖLÜM: KURDUN DÖNÜŞÜ VE BÜYÜK SORU 71 70. BÖLÜM: KURŞUNUN AĞIRLIĞI 72 71. BÖLÜM: KALEMİN KIRILMADIĞI GÜN 73 72. BÖLÜM: KURDUN İNİNE DÖNÜŞÜ 74 73. BÖLÜM: MOTOR SESLERİ VE ESKİ GÜNLER 75 74. BÖLÜM: HESAPTA DURAN RAKAM 76 75. BÖLÜM: GÖLGELERİN İZİNDE 77 76. BÖLÜM: TEMİZ BİR SAYFA 78 77. BÖLÜM: DUYULAN FISILTILAR 79 78. BÖLÜM: DEMİR KAPININ ARDINDAN 80 79. BÖLÜM: PARANIN KOKUSU 81 80. BÖLÜM: SINIRIN ÖTESİ 82 81. BÖLÜM: ADLİYENİN SOĞUK KORİDORLARI 83 82. BÖLÜM: YEDDİLERİN İNİ 84 83. BÖLÜM: ALTININ ÖFKESİ 85 84. BÖLÜM: DUMAN ALTI 86 85. BÖLÜM: YERALTININ SATRANCI 87 86. BÖLÜM: YAS VE BARUT 88 87. BÖLÜM: KAHVEDEKİ SESSİZLİK VE İLK KAN 89 88. BÖLÜM: BÜYÜK SEVKİYAT 90 89. BÖLÜM: MEYDANIN ALEVİ 91 90. BÖLÜM: ERİYEN KRALLIK 92 91. BÖLÜM: İKİ YÜZLÜ SÜSÜ 93 92. BÖLÜM: BÜYÜK HESAPLAŞMANIN EŞİĞİ 94 93. BÖLÜM: KALAN KÜLLER VE ANILAR 95 94. BÖLÜM: TOPRAĞIN SOĞUKLUĞU 96 95. BÖLÜM: ŞEYTANIN AVUKATI 97 96. BÖLÜM: KALE YIKILIMI 98 97. BÖLÜM: NEFES NEFESE 99 ÜÇÜNCÜ PERDE\ 98. BÖLÜM: YENİ DÜZEN / SİSLİ SABAH 100 99. BÖLÜM: ACEM TOPRAĞINDAN GELEN RÜZGAR 101 100. BÖLÜM: DOMUZLARIN ARASINDAKİ ASİLZADE 102 101. BÖLÜM: YENİ MERKEZ, YENİ NİZAM 103 102 BÖLÜM: CAMDAN KALE VE SAKLI HESAPLAR 104 103 BÖLÜM: KANLI HESAPLAŞMA VE İNTİKAMIN SOĞUK YÜZÜ 105 104 BÖLÜM: TAVANARASINDAKİ AYAZ 106 105 BÖLÜM: SOĞUK BİFTEK VE KANLI EMRİVAKİ 107 106 BÖLÜM: KÜL VE VİCDAN 108 107 Bölüm : KANLI HAZİNE 109 108 Bölüm : YEMİN VE BARUT 110 109 Bölüm: HESAPSIZ BİR AKŞAM 111 110 Bölüm: İRAN'DAN GELEN GÖLGE 112 111 BÖLÜM: GÖLGE VE GÜNEŞ 113 112 BÖLÜM: GECE VE ZEHİR - ZİL SEYYAT'IN MEKANI 114 113 BÖLÜM: KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ 115 114 BÖLÜM: MASADAKİ İHANET VE KÖRÜN ÖFKESİ 116 115 BÖLÜM: YEŞİLİN İHANETİ VE KÖY YOLU 117 116 BÖLÜM: SON YIKANAN ONUR 118 117 BÖLÜM: KURŞUNUN SESSİZLİĞİ 119 118 BÖLÜM: GÖLGE DÜŞEN OFİS 120 119 BÖLÜM: KURŞUNUN RÜZGARI 121 120 BÖLÜM: REİSİN GÖLGESİNDE 122 121. BÖLÜM: PASLI DİŞLİLER VE KOD ADLI GÖLGELER 123 122. BÖLÜM: ESKİ DEFTERLER - İHSAN ASLANLI'NIN İLK ADIMI 124 123. BÖLÜM: TOPRAĞIN GİZLİ MİRASI 125 124. BÖLÜM: EKRANDAKİ ÇÜRÜME 126 125. BÖLÜM: ESKİ MASA, YENİ İNFAZLAR (1988) 127 126. BÖLÜM: KIZIL ALARM 128 127. BÖLÜM: PAVYONUN GÜLLERİ, MAZOTUN KOKUSU 129 128. BÖLÜM: SABAHIN KESKİN SESSİZLİĞİ 130 129. BÖLÜM: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 131 130. BÖLÜM: BOŞLUKTA KALAN SESLER 132 131. BÖLÜM: GECEYİ BEKLEYENLER 133 132. BÖLÜM: HASAT ZAMANI 134 133. BÖLÜM: KURDUN DÖNÜŞÜ 135 134. BÖLÜM: SOFRADAKİ KİRLİ PARA 136 135. BÖLÜM: GÖLGELERİN EFENDİSİ Bodrum katının o ağır, rutubeti 137 136. BÖLÜM: KIZILCIK SOPASI 138 137. BÖLÜM: BARAUDUN SONU 139 138. BÖLÜM: SABAHIN KİRİ 140 139. BÖLÜM: YOLUN SONUNDAKİ İZ 141 140. BÖLÜM: İZ BIRAKMAYANLAR 142 141. BÖLÜM: GERİ DÖNÜŞ VE TEK BİR İSİM 143 142. BÖLÜM: MEZAR BAŞINDAKİ HESAP 144 143. BÖLÜM: KÜL VE SESSİZLİK 145 144. BÖLÜM: TAKSİDEKİ HAYALET 146 145. BÖLÜM: KÖRÜN SEZGİSİ 147 146. BÖLÜM: SON DANS VE KANLI VEDA 148 147. BÖLÜM: SESSIZLIĞIN ÇIĞLIĞI 149 148. BÖLÜM: GÖLGELERİN HESABI 150 149. BÖLÜM: SON KALANIN SESSİZLİĞİ 151 150. BÖLÜM: KAPILAR AÇILIRKEN 152 151. BÖLÜM: BİR AVUKATIN GÖZYAŞLARI 153 152. BÖLÜM: YOLUN SONU MU, YENİ BİR BAŞLANGIÇ MI? 154 153. BÖLÜM: DOĞU'NUN GÖLGESİ 155 154. BÖLÜM: GÖLGE TAKİBİ 156 155. BÖLÜM: GÖLGENİN HÜKMÜ 157 156. BÖLÜM: KESİLEN NEFES 158 157. BÖLÜM: ZIRH VE BARUT 159 158. BÖLÜM: SESSİZ GÜÇ 160 159. BÖLÜM: ORMANIN ÇIĞLIĞI 161 160. BÖLÜM (FİNAL): KRALIN SONU

Vefa'nın o eski, ahşap kokulu, duvarlarında yeraltının yarım asırlık gölgelerini barındıran kahvehanesinde Gündüz o ağır kasveti vardı. İçeride ocak tıkırdıyor, dışarıdaki buz gibi rüzgar tahta pencereleri zorluyordu. İmran Baba, kahvenin en dipteki, sokağı gören yuvarlak masasında tek başına oturuyordu. Önünde yarım kalmış bir acı kahve, parmaklarının arasında ise ağır ağır dönen bir kehribar tesbih vardı. Alemde herkes bilirdi ki; İmran Baba birini kendi kahvesine çağırıyorsa, o sokakta ya bir kural çiğnenmiştir ya da birinin kalemi kırılmak üzeredir.

"Eski Dostların Karşılaşması"
Tam saat onda kahvenin ahşap kapısı ağır ağır aralandı. İçeriye, üzerinde eski toprak rengi bir paltoyla, gözleri kuyu gibi derin ve hırslı bakan ihtiyar kurt Halil Kahraman girdi. Hemen arkasında ise ceketinin önü ilikli, gözleri fırıl fırıl etrafı süzmeyen ama her an tetikte bekleyen büyük oğlu Kenan vardı. Kenan, babasının gölgesi gibiydi; saygılı ama damarına basıldığında ailenin en acımasız namlusuydu.

Halil, masaya doğru ağır adımlarla yürüdü. Kenan iki adım geride durup ellerini önünde bağladı. Halil sandalyeyi çekip otururken, İmran Baba tesbihini masanın üzerine bıraktı. İki ihtiyar kurt göz göze geldi.

Halil Baba: "Selamün aleyküm İmran Kardeş... Çağırmışsın, ocağına geldik. Yaşlı dizlerimiz bu yokuşu pek sevmez ama senin davetin baş göz üstüne."

İmran Baba: "Aleyküm selam Halil Kardeş, hoş geldin. Kenan evlat, sen de geç otur şöyle, yabancı değilsin."

Kenan: "Eyvallah İmran Baba, saygılar. Ben böyle dikileyim, babamın arkası boş kalmasın, adetimizdir."

İmran Baba hafifçe kafasını salladı, ocakçıya seslendi: "Gönül abiye bir okkalı kahve daha yap, az şekerli olsun." Dönüp tekrar Halil'e baktı. İlk dakikalar sokağın o eski, sahte nezaketiyle akıyordu.

Halil Baba: "Eee İmran Kardeş? Hayırdır, yüzün pek bir asık. Hayat hayal, dünya fani... Nedir bizi bu saatte buraya döken dert?"

İmran Baba: "Dert bende değil Halil Kardeş... Dert senin o sokaklara saldığın yedi namluda. Kahveler gelsin, asıl mevzuyu o zaman açacağız. Ama bil ki, sular pek tekin akmıyor artık."

"Kuralın Çiğnendiği Yer: Okul Önleri"
Kahveler masaya geldi, ocakçı geri çekildi. İmran Baba fincandan derin bir yudum aldı, gözlerini öyle bir kıstı ki, masadaki o yapmacık dostluk havası bir anda buz kesti. Ses tonu artık sokağın o çıplak, acımasız gerçeğine bürünmüştü.

İmran Baba: "Halil... Biz seninle bu yollarda az eskimedik. Birbirimizin ciğerini biliriz. Ama sen artık sınır tanımıyorsun be kardeş. İstanbul'un altını üstüne getirdiğin yetmedi, şimdi de pisliğinizi çoluk çocuğun boğazına dayamaya başladınız. Her mahallede, her köşe başında senin o ikizler torba tutuyor, hap satıyor."

Halil Baba: (Yüzündeki tebessümü hiç bozmadan, kahvesini höpürdetti) "Alem dönüyor İmran Kardeş, çarkın dönmesi için de malın akması lazım. Benim yedi boğazım var arkamda, hepsi kurt gibi aç. Gençler istiyor, biz de veriyoruz. Ticaret bu."

İmran Baba: (Elini masaya sertçe vurdu, fincan tabağı çınladı) "Bana ticaret masalı anlatma Halil! Bak beni iyi dinle. Git, malını koskoca Türkiye'de nerede satıyorsan sat! Git üniversitelerin arkasında sat, barlarda sat, parası olan züppelere sat, beni alakadar etmez! Ama o ilkokulların, o lise kapılarının önüne senin o hapçı itlerin tek bir adım bile atmayacak! Sübyanların, günahsız çocukların kanına girmeyeceksiniz. O mekteplerin önünde hap satamazsınız oğlum! Bu alemin de bir şerefi var, bir kuralı var!"

Halil'in yüzündeki o babacan ifade anında silindi. Gözleri çakmak çakmak oldu, o kurbağa gibi sessiz duran ihtiyar, masaya doğru hafifçe eğildi. Arkadaki Kenan'ın eli hafifçe ceketinin içine, emanetine doğru kaydı.

Halil Baba: "Sen yaşlanmışsın İmran Kardeş... Unutmuşsun sokağın dilini. Bana bak, benim evlatlarıma sınır çizmek, mektep kapısı göstermek senin harcın değil. Kimse benim ekmeğime kural koyamaz. O sübyan dediğin bebelerin parası da para, holding ağasının parası da para. Benim oğullarım nerede isterse tezgahı oraya açar."

"Hitabın Değiştiği An"
İmran Baba tesbihini eline aldı, parmaklarının arasında tek bir taneyi sertçe çekti. Aralarındaki "kardeş" lafı artık köprüden aşağı atılmıştı. Sesi çelik gibi, infaz kararı verir gibi çıktı.

İmran Baba: "Bana bak Halil... Kardeşlik bitti, laf bitti. Sana o mektep önlerini dar ederim! O oğullarını teker teker o sokakların altına gömerim de ihtiyar kemiklerin sızlar. Eğer o ikizlerin, o küçük deli oğlun Ejder bir daha bir okulun çevresinde tek bir torba patlatsın... Yeminim olsun, yedi namlunu da kırar, senin o ihtiyar kafana sıkarım!"

Halil Kahraman ayağa kalktı, paltosunun yakasını düzeltti. Gözlerinde zerre korku yoktu, tam tersine amansız bir savaşın fitilini ateşlemenin verdiği o delice hırs vardı.

Halil Baba: "İmran... Sen burayı kendi krallığın sanıyorsun ama devir değişti. Benim yedi namlum var diyorsam, boşuna demiyorum. Biz buraya saygımızdan geldik ama görüyorum ki senin o eski kurtluğun sadece laftaymış. Kenan, yürü oğlum... İmran Baba'ya veda et, bir daha bu kahvenin önünden geçmeyeceğiz. Bakalım o mektep önlerinde bizim namlumuz mu konuşacak, yoksa senin o paslı kuralların mı?"

Kenan: (İmran Baba'ya dik dik bakarak, sesini ilk kez çıkardı) "Görüşeceğiz İmran Baba... Bakalım o kural dediğin duvarlar bizim mermiyi durdurmaya yetecek mi?"

Halil ve Kenan, arkalarına bile bakmadan kahvehanenin ahşap kapısını sertçe çarparak çıktılar. İçeride kalan İmran Baba, elindeki tesbihi masaya fırlattı. Pencereden dışarıya, karanlığa doğru bakarken sokağın dilini biliyordu: Bu saatten sonra İstanbul'da ne kural kalmıştı, ne de merhamet. Yeddiler çetesi sınırı çiğnemişti ve artık namluların konuşma vakti gelmişti.

Halil Kahraman ve oğlu Kenan'ın kahvehaneyi terk etmesinin üzerinden çok geçmemişti. Saat sabahın 10:00'uydu; dışarıda kurşun gibi ağır, kapalı ve dondurucu bir İstanbul havası vardı. Sokaktaki rüzgar, esnafın kepenklerini dövüyordu. Kahvehanenin içindeki sessizlik ise dışarıdaki soğuktan daha keskin, daha fırtına öncesi bir sessizlikti.

"Öfkeli Bir Telefon Çağrısı"
İmran Baba, masada duran eski model tuşlu telefonuna doğru elini uzattı. Parmakları öfkeden hafifçe gerilmişti. Rehberden ismi buldu, yeşil tuşa bastı ve telefonu kulağına götürdü.

O sırada İhsan Aslanlı, sanayideki kendi mekanında, Merdan ve Vuran ile birlikte çaylarını yudumluyordu. Masanın üzerindeki telefon zır zır ötmeye başlayınca İhsan elini uzatıp açtı:

İhsan Aslanlı: "Alo, buyur İmran Baba. Saygılar."

İmran Baba: (Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, ciğerini yakan bir öfkeden geliyordu) "İhsan... Çabuk buraya gel. Vakit kaybetme, hemen kahveye gel."

İhsan Aslanlı: (Kaşlarını çattı, Merdan'la göz göze geldi) "Hayırdır inşallah baba? Önemli bir mevzu mu var, sesin bir tuhaf geliyor?"

İmran Baba: "Bana soru sorma İhsan! Gel diyorum sana, hadi!"

ÇAT!

Telefon yüzüne kapandığında İhsan ahizeye bakakaldı. Telefonu yavaşça masaya bırakırken mırıldandı:

İhsan Aslanlı: "Hayırdır inşallah... İhtiyar fena parlamış. Merdan, Vuran... Kalkın, İmran Baba'nın mekana geçiyoruz, acil."

"Vefa Yokuşunda İlk Karşılaşma"
Zırhlı araç, Vefa'nın o dar, dik yokuşunu tırmanıp kahvehanenin önüne yanaştığında hava iyice ayaza çekmişti. İhsan araçtan indi, ceketinin önünü ilikleyip hızla içeri girdi. Arkasından da Merdan ve Vuran adımlarını sıkılaştırdı.

İçeride ocakçı bile ortalıkta yoktu; İmran Baba aynı masada, tek başına oturmuş, biten kahvesinin fincanına bakıyordu. İhsan masaya yaklaşıp sandalyeyi çekti, oturdu.

İhsan Aslanlı: "Geldik baba. Söyle bakalım, nedir bu sabah sabah seni zıvanadan çıkaran mevzu?"

İmran Baba başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o sönmeyen ateş, masadaki üç adamı da sardı.

İmran Baba: "Çakallar aslan olmaya karar vermiş İhsan... Biz köşemize çekildik diye, meydanı büsbütün boş sanmışlar. Sokakları zehirledikleri yetmedi, şimdi de kuralı kaideyi çiğneyip tepemize sıçrıyorlar."

İhsan Aslanlı: "Kim o çakal baba? Söyle, gidip hemen nefesini keselim. Kim haddini aşmış bu şehirde?"

İmran Baba: "Halil Kahraman... Yanında o büyük oğlu Kenan'la az önce buradaydı. Mektep önlerinde hap satmayı kendilerine hak görüyorlar artık. Racon kestim, rest çektiler. Kapıyı çarpıp gittiler."

"İsimdeki Ağır Gölge ve İhtiyarın Emri"
"Halil Kahraman" ismini duyunca İhsan Aslanlı'nın yüzü bir anlığına bulutlandı. İçinde hafif bir huzursuzluk, sokağın diliyle bir tırsma belirdi. Kolay değil; Yeddiler denen bu aile tam anlamıyla manyaktı. Ne yasa dert ederlerdi, ne can korkusu bilirlerdi; hapçılık, cinayet, delilik ne ararsan adamlarda toplanmıştı. Birini vursan altısı birden canlı bomba gibi üzerine çökerdi. Ama İmran Baba'nın sözü, İhsan için yeraltındaki her türlü manyaklıktan, her türlü silahtan daha üstündü. İhsan hemen kendini topladı, gözlerini kararttı.

İhsan Aslanlı: "Halil Kahraman mı?... Baba, o aile harbi sıkıntılı, biliyorsun. Heriflerin hepsi birer zıvanadan çıkmış psikopat. Kafaları güzel geziyor hepsi. Ama fark etmez; senin sözünün üstüne laf, senin hukukunun üstüne hukuk tanımayız biz bu sokakta. Ne yapalım? Gidip çökelim mi yuvalarına?"

İmran Baba: (Elini havaya kaldırdı, net bir tavırla durdurdu onu) "Dur... Öldürmeyin. İlk kanı biz dökmeyelim alemde, yoksa haklıyken haksız düşeriz masada. Ama o mektep önlerinde, mahalle aralarında o itleri, o ikizleri, o küçük delileri Ejder'i falan görürseniz... Gördüğünüz yerde kırın kollarını, bacaklarını! Yürüyemesinler bir daha o sokaklarda. Bu onlara ilk ve son uyarımız olsun."

İhsan Aslanlı: "Baş üstüne baba. Kollarını bacaklarını budar, o ihtiyar babalarının önüne çuval gibi atarım."

"Masadaki Büyük Soru: Raci Sırhan Ne Der?"
İhsan ayağa kalkacakken aklına yeraltının asıl tepesindeki o büyük isim geldi. Duraksadı, elini masanın kenarına koyup İmran Baba'ya doğru eğildi.

İhsan Aslanlı: "Peki baba... Güzel diyorsun da, Raci Sırhan ne olacak bu mevzuda? Ne de olsa adam İstanbul'un Reisi, gümrük de onun elinde, masa da. İstanbul onun mülkü sayılır. Biz bu Yeddiler'i haşat edersek, Raci bu işe ne der acaba? Arıza çıkartır mı bize?"

İmran Baba tesbihini eline aldı, acı acı gülümsedi. Bakışlarını buz tutmuş pencereye çevirdi; dışarıdaki o kapalı, soğuk havaya baka baka sokağın o en belirsiz gerçeğini fısıldadı:

İmran Baba: "İstanbul onun mu, değil mi orası henüz belli değil İhsan... Raci Sırhan kendi koltuğunun, kendi gümrük sevkiyatlarının derdinde. Ercüment'in ölümünden sonra o da köşeye sıkıştı. Bu hapçıların masanın düzenini bozduğunu o da görüyor. Ne der, ne yapar orasını zaman gösterir... Ama sen Raci'yi düşünme. Sen sokağın namusunu koru, gerisi hikaye."

İhsan, Merdan ve Vuran başlarıyla selam verip kahvehaneden çıkarken, dışarıdaki dondurucu soğuk Bayrampaşa'dan yeni çıkan Merdan'ın yüzüne tokat gibi çarptı. Ama içlerindeki o intikam ve kural ateşi, İstanbul'u yakmaya fazlasıyla yetecekti.