28. bölüm · Hesap Günü
27. BÖLÜM: PAVİLYONDA SESSİZLİK VE KIZIL GÜNEŞ
Öğle sıcağı Ankara'nın üzerine çökmüşken, gecelerin o ışıltılı, gürültülü pavyonu şimdi terk edilmiş bir gemi gibi sessizdi. İçeride ne o meşhur bağlama sesi vardı ne de bardak şıkırtıları... Sadece tavanda dönen yorgun pervanenin "gıcır gıcır" sesi ve boş masaların üzerine çöken tozlu bir gün ışığı.
Zil Seyyat, sahnenin hemen önündeki "protokol" masasına çökmüş, önündeki buzlu badem tabağıyla oynuyordu. Yanında sağ kolu Çivi ve birkaç fedaisi, sanki cenazedeymiş gibi somurtuyorlardı.
"Gündüzün Tadı Kaçık"
Seyyat: (Yüzünü ekşiterek) "Ulan Çivi, şu mekana gündüzleri girmeyeceksin arkadaş... Işıklar sönünce bütün karizma yerle bir oluyor. Gece sanırsın Paris, gündüz bakıyorsun sanki terkedilmiş otobüs terminali. Şu halılara bak, her biri elli yıllık kir saklıyor."
Çivi: "Öyle valla abi. Pavyon dediğin karanlıkta güzeldir. Gün ışığı bizim gibilere yaramıyor, foyamızı çıkarıyor ortaya. Akşam olsa da iki oyun havası patlasa bari, içim daraldı."
Seyyat: (Bademden bir tane ağzına atıp) "Oyun havası değil, benim kafamın içinde şu an 'cenaze marşı' çalıyor. Sanayideki o mevzuyu duydunuz mu? İhsan'la Seyfo birbirini delik deşik etmiş. Şehirde aslan kalmadı, meydan sırtlanlara kaldı diyeceğim ama sırtlanın da ciğeri sönmüş."
Fedai: "Abi diyorlar ki 20 milyon dolar ortada kalmış. Kimse elini sürememiş, meydan kan gölüymüş."
Seyyat: (Gülerek) "Ulan 20 milyonu orada bırakan adam ya ölmüştür ya da kafayı yemiştir. Bizim millet bedava ekmek kuyruğunda birbirini eziyor, o parayı orada bırakırlar mı? Kesin bir bit yeniği vardır. Neyse... Kalkın hadi, burada otura otura üstüme ölü toprağı serpildi. Bir temiz hava alalım, ciğerimiz pas tuttu."
Gölgedeki Pusu
Seyyat, ceketini tek omuzuna atıp masadan kalktı. Adamlarıyla beraber pavyonun o ağır, kadife perdeli kapısından dışarı süzüldüler. Dışarısı cayır cayır yanıyordu. Seyyat, gözlerini kısıp sokağın başına baktı.
Seyyat: "Ulan şu güneş de amma yakıyor ha... İnsan özlüyor geceyi. Çivi, arabayı yanaştır da güzel bir esnaf lokantasına gidelim, şöyle bol acılı bir çorba içelim kendimize gelelim."
Seyyat, pavyonun önündeki kaldırımda durmuş, cebinden sigarasını çıkarmaya çalışıyordu. Tam o sırada, sokağın başından siyah, camları zifiri karanlık, plakası tozdan okunmayan eski model bir araç ağır ağır belirdi. Araba sanki yolunda gidiyormuş gibi sakindi.
Seyyat sigarasını yakmak için çakmağını çaktı. "ÇIT."
Tam o anda, araba Seyyat'ın tam hizasına geldiğinde arka cam milimetrik bir hızla indi ve namlunun ucu güneşin altında bir anlık parladı.
"GÜM! GÜM!"
Hiç beklemediği bir anda, Seyyat'ın bedeni sarsıldı. İlk kurşun sağ omzunu delip geçti, Seyyat geriye doğru savrulurken ikinci kurşun sol bacağının üst kısmına, tam kemiğe isabet etti.
Seyyat: "AAAGHH! LAN?!"
Seyyat acıyla betonun üzerine kapaklanırken, siyah araç lastik yakarak, arkasında yoğun bir duman ve barut kokusu bırakarak caddeden aşağı hızla uzaklaştı. Her şey sadece üç saniye içinde olup bitmişti.
Panik Ve Kan
Çivi: "ABİİİ! SEYYAT ABİ!"
Fedailer hemen silahlarına sarıldı ama araba çoktan gözden kaybolmuştu. Çivi, kanlar içinde yerde kıvranan Seyyat'ın yanına diz çöktü. Seyyat'ın beyaz gömleği saniyeler içinde kızıla boyanmıştı.
Seyyat: (Dişlerini sıkarak, acıdan yüzü morarmış bir halde) "Ulan... Kim... Kim sıktı... Göremedim... Çivi... Bacağım... Bacağım gitti lan!"
Çivi: "Dayan abi! Dayan, hastaneye gidiyoruz! Çabuk arabayı getirin lan! Kanamayı durdurun!"
Seyyat, kaldırımda yatarken gökyüzüne baktı. Az önce şikayet ettiği o parlak güneş, şimdi gözlerini yaşartıyordu. Şehirde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, pavyonun kapısındaki kan izlerinden belliydi.
Siyah arazi aracı asfaltta lastik çığlığı atarak uzaklaşırken, pavyonun önü bir anda can pazarına döndü. Zil Seyyat, delik deşik olan sağ omzunu sol eliyle bastırmaya çalışıyor, bacağından sızan taze kan beyaz pantolonunu çoktan koyu bir vişne çürüğüne çevirmişti. Adamları onu alelacele kucaklayıp arkadaki siyah lüks aracın arka koltuğuna fırlattılar.
Çivi: (Şoföre bağırarak) "Bas lan bas! Kırmızı ışık mışık tanıma, uçur şu arabayı! Abi... Abi dayan, buradayım!"
Araba, sanayi yolunun o bozuk asfaltında sarsılarak fırladı. İçerideki hava, barut, kan ve ter kokusuyla bir anda ağırlaştı.
Asfaltta Hayatta Kalma Mücadelesi
Seyyat, koltukta geriye doğru yaslanmış, dişlerini öyle bir sıkıyordu ki çene kemikleri dışarı fırlayacaktı. Acı, dalga dalga vücuduna yayılıyordu ama o meşhur inadı hala yerindeydi.
Seyyat: (Hırıltılı bir sesle) "Ulan Çivi... Şuna bak... Gömlek gitti, ayakkabılar kan gölü... Ben sana demedim mi gündüz vakti dışarı çıkılmaz diye? Uğursuzluk akıyor sokağın tavanından."
Çivi: (Gömleğini yırtıp Seyyat'ın bacağına turnike yapmaya çalışırken) "Abi sus Allah aşkına, enerjini harcama! Kim yaptı abi? Kim bu kadar yürek yemiş de Zil Seyyat'a sokak ortasında 'merhaba' demiş?"
Seyyat: (Acıyla inleyerek koltuğu yumrukladı) "Bilmiyorum ulan... Camlar kapkara, plaka çamur... Ama o sıkan it kimse, bu sokağın raconunu bozdu. Pavyonun önünde adam vurmak... Hem de ben varken... Bu iş burada kalmaz Çivi. Eğer şu hastaneden sağ çıkarsam, o arabanın tekerine değil, o direksiyonu tutan elin sahibine mezar kazacağım."
Yolda Kaos Ve Panik
Araba bir kavşağa girdi, şoför direksiyonu öyle bir kırdı ki Seyyat'ın yaralı omzu kapıya çarptı. Seyyat, acıyla koca bir küfür patlattı.
Seyyat: "Yavaş lan ayı! Beni mermiyle öldüremediler, sen sarsıntıdan mı bitireceksin? Azrail dikiz aynasından bakıyor zaten, bari sen yol ver!"
Şoför: "Abi yol tıkalı, kamyon dönüyor önüne! Açılın lan! Açılın devletin yolu değil, can yolu bu!"
Çivi, camdan dışarı çıkıp yan araca bağırdı, bir yandan da Seyyat'ın bacağına bastırmaya devam ediyordu. Sokaktaki insanlar, camları kanlı, içinden feryatların yükseldiği bu siyah canavara korkuyla bakıyorlardı. Şehir o an Seyyat için bir hapishaneye dönüşmüştü.
Hastanenin Eşiğinde
Araba, şehrin en büyük hastanesinin acil girişine yanlayarak, lastik yakarak daldı. Çivi, araba tam durmadan kapıyı açıp aşağı atladı.
Çivi: "SEDYE GETİRİN! ACİL! ZİL SEYYAT GELİYOR, ÇABUK OLUN!"
Sağlık görevlileri ellerinde sedyeyle koşarken, Seyyat koltukta son bir gayretle doğrulmaya çalıştı. Gözleri yavaş yavaş kararıyordu ama Çivi'nin yakasına yapıştı.
Seyyat: (Kısık ve titreyen bir sesle) "Çivi... İhsan'la Seyfo da buralardadır... Araştır... Bak bakalım kim ölmüş, kim kalmış... Eğer bu işlerin arkasında o 20 milyon varsa... O parayı kimseye yar etmem... Duydun mu?"
Seyyat'ı sedyeye alırlarken başı yana düştü. Beyaz gömleği artık tamamen kırmızıydı. Hastanenin otomatik kapıları "vıjt" sesiyle arkalarından kapandığında, koridorda sadece Çivi'nin kanlı ayak izleri ve yaklaşan büyük fırtınanın sessizliği kaldı.
Hastane koridoru, o keskin ilaç kokusu ve yerdeki beyaz mermerin soğukluğuyla insanı ürpertiyordu. Sedyenin tekerlek sesleri uzaklaşırken, Çivi koridorun ortasında kalakalmıştı. Elleri, kolları, gömleğinin önü tamamen Seyyat'ın kanıyla boyanmıştı. Yerinde duramıyor, bir o duvara bir bu duvara gidip geliyordu.
Çivi: (Kendi kendine, titreyen bir sesle) "Ulan... Ulan nasıl olur? Güpegündüz, pavyonun dibinde... O araba nereden çıktı, o el tetiğe nasıl bu kadar rahat bastı? Seyyat Abi... Dayı dayan, sakın bizi bırakıp gitme!"
Çivi, alnındaki teri kanlı eliyle sildi, yüzüne kırmızı bir leke bulaştı. Tam o sırada koridorun ilerisindeki yoğun bakım ünitesinin önünde tanıdık iki silüet gördü. İhsan Aslanlı bir tekerlekli sandalyede, omzu sargılı ve yüzü bembeyaz bir halde oturuyor; yanında da bir duvar gibi dikilen Vuran bekliyordu.
"Düşman Kapıda, Dost Yolda"
Çivi, şaşkınlığını gizleyemedi. Adımları sendeleyerek o tarafa doğru yöneldi. İhsan ve Vuran, yaklaşan bu kan revan içindeki adamı görünce tetikte beklemeye başladılar. Vuran, elini hafifçe ceketinin altına attı ama gelenin Çivi olduğunu görünce duraksadı.
Çivi: (Nefes nefese, saygıyla başını eğerek) "İhsan Abi... Vuran kardeş... Geçmiş olsun. Sizi bu halde göreceğim aklıma gelmezdi. Ortalık mahşer yerine dönmüş."
İhsan: (Zorla konuşarak, sesi derinden geliyordu) "Sağ ol Çivi... Eyvallah. Hayırdır, senin bu halin ne? Kasaba mı girdin, yoksa sokak mı üstüne çöktü? Nedir bu kan?"
Çivi: "Sormayın abi... Sormayın. Seyyat Abi'yi vurdular. Pavyonun önünde, tam çıkarken... Bir araba geçti, bir şarjör boşalttı gitti. Omzundan, bacağından... Şimdi aldılar içeri, durumu ne bilmiyoruz."
Vuran: (Kaşlarını çatarak) "Zil Seyyat mı? Ulan kimin cüreti bu? Sanayideki barut kokusu daha dağılmadan pavyonu mu taradılar? Bu işte bir iş var abi, şehir birilerinin iştahını kabartmış."
İhsan: (Gözlerini kısarak Çivi'ye baktı) "Seyyat mert adamdır, dilinin kemiği yoktur ama raconu bilir. Ona sıkan el, aslında bütün sokağa sıkmıştır. Geçmiş olsun Çivi... Bugün bu hastane ya hepimize mezar olacak ya da bu şehre yeni bir nizam gelecek."
"What a Nightmare, Guys!"
Tam o esnada koridorun sonundaki asansör kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriden, sarı saçları dağılmış, ceketini koluna atmış ve ağzındaki sakızı her zamankinden daha hırslı çiğneyen Amir Alkan çıktı. Yanında bir bölük polis memuruyla koridoru doldurdu.
Alkan: (Gözlüğünü çıkarıp yakasına takarken) "Oooo! Look at this beautiful picture! İhsan Aslanlı burada, Vuran burada, Zil Seyyat'ın sağ kolu kanlar içinde burada... Welcome to the hell, beyler! Burası hastane mi yoksa 'Suçlular Derneği' yıllık toplantısı mı, anlamadım gitti."
Çivi: "Amirim, Seyyat Abi içeride can çekişiyor, ne anlatıyorsun sen?"
Alkan: (Çivi'nin yanına gelip parmağıyla kanlı gömleğini işaret etti) "Relax Çivi, just relax! Seyyat Abi'n içeride, Seyfo karşı koridorda, İhsan burada... Şehirde adam kalmamış, hepiniz buraya doluşmuşsunuz. What a nightmare, ha? Bütün ağır toplar aynı çatı altında. Ama bak, size bir warning (uyarı)... Bu hastane sınır çizgisi. Burada bir tek mermi patlarsa, hepinizi o ameliyat masalarına yan yana yatırırım, haberiniz olsun."
İhsan: "Bizim hastanede işimiz olmaz Alkan Amir. Biz helalleşmeye değil, hesaplaşmaya geldik."
Alkan: (Sakızını patlatarak sırıttı) "O calculation (hesaplaşma) işini sonra konuşacağız İhsan. Şimdilik hepiniz benim guest'imsiniz (misafirimsiniz). Memur bey! Alın şu arkadaşların ifadelerini, kimse bir yere kıpırdamasın. Everything is under control... Şimdilik!"
Alkan Amir koridorda volta atmaya başlarken, hastanenin o sessiz bekleyişi, her an patlamaya hazır bir bomba gibi gerginleşiyordu. Üç büyük grubun adamları koridorun farklı köşelerinde birbirlerine diş bilerken, gerçek düşmanın kim olduğu hala karanlıktaydı.
