91. bölüm · Hesap Günü
89. BÖLÜM: MEYDANIN ALEVİ
Gündüz vakti olmasına rağmen tamirhanenin ofis odasına ağır, puslu bir gerginlik çökmüştü. Sanayi sitesinin dışarıdan gelen motor ve çekiç sesleri bile içerideki o buz gibi havayı dağıtmaya yetmiyordu. İhsan Aslanlı, o eski deri koltuğuna kurulmuş, dirseklerini dizlerine dayamış halde, öfkeden gözleri kararmış bir şekilde karşısında oturanları dinliyordu. Tam karşısındaki sandalyelerde ise Vuran ve sokağın eski kurtlarından Refik Dayı yüzleri asık bir halde oturuyorlardı.
"Yeddiler Belası ve Korku Meselesi"
Refik Dayı elindeki tesbihi masanın üstüne bırakıp derin bir iç çekti, yüzündeki kırışıklıklar endişeyle daha da derinleşti.
Refik Dayı: "Başa büyük bela aldık İhsan, harbi diyorum bak. Bu Kahramanlar'ın sülalesi normal değil ulan, topu psikopat heriflerin! Adam kesme, gasp, tetikçilik, bombacılık... Ne ararsan, yeraltının ne kadar pisliği varsa hepsi bunlarda var. Ejder'in o kafasını ezmesen, bu işe hiç bulaşmasak daha iyiydi be oğlum."
Vuran: "Harbi öyle Refik Dayı. Adamların her biri bir canlı bomba gibi geziyor sokakta. Kenan'ı ayrı dert, tetikçi Gafur'u pusu kurmakta usta, Mazlum desen zaten fabrikayı havaya uçuracak cinsten bombacı."
Refik Dayı: "Aynen öyle Vuran. Bak İhsan, yeraltının kanunudur bu; ilk kanı biz döktük, o Ejder'in biletini sen kestin. Ama bunun devamını onlar getirecek. Yeddiler bu davanın peşini bırakmaz, İstanbul'u canlı canlı yakarlar."
İhsan, oturduğu koltukta doğruldu. Gözlerinden adeta barut kokusu tütüyordu. Yumruğunu masaya sertçe indirdi; odadaki bardaklar tıkırdadı. Sesi sokağın o en tepesindeki adamın gaddarlığıyla yankılandı.
İhsan Aslanlı: "Korkan varsa şimdi çeksin gitsin ulan! Kapı orada! Ben bu alemin babasını da gördüm, dayısını da gördüm! Üç beş tane hapçıdan, o uyuşturucu müptelası eniklerden korkacak halim yok benim! Kim Yeddiler'in adını duyup da tırsıyorsa, emanetini bıraksın yola baksın!"
Refik Dayı: (Kaşlarını çatıp oturduğu yerde dikleşti, sesi gücenmiş gibi çıktı) "Ne korkması İhsan? Ne çekip gitmesi ulan! Sende şimdiden adımızı korkağa çıkardın be oğlum. Biz bu yaşta sokağın ortasında mermiye kafa atmış adamlarız. Korkudan değil, tedbiren konuşuyoruz burada."
"Okul Önündeki Hesap"
İhsan'ın öfkesi yatışacağına, kafasındaki o büyük stratejiyle birlikte daha sinsi bir kararlılığa dönüştü. Ayağa kalktı, camdan dışarıdaki tamirhane bahçesine bakarak ellerini ceketinin cebine soktu. Arkasını dönmeden Vuran'a o en kesin emrini verdi.
İhsan Aslanlı: "Madem korkan yok, o zaman oyunun kuralını biz yazıyoruz. Vuran! Beni iyi dinle. Hemen çocukları topluyorsun. Bu mahallede, yan mahallede, okul önlerinde, kenarda köşede Yeddiler'in ne kadar torbacısı, o hap satan piyonu varsa hepsini tek tek toplayıp kaldırın sokaktan! Bir tane bile bırakmayacaksınız."
Vuran: (Şaşkınlıkla ayağa kalktı, kafasını kaşıdı) "Anlamadım abi... Tamam torbacıları indirelim de, uyuşturucu işine biz girmiyoruz ki zati?"
İhsan Aslanlı: "Lafımı bölme Vuran! O okul önlerindeki torbacılardan o zehri, o hapları alan çoluk çocuk kim varsa, o talebeleri de alıp buraya, tamirhaneye getirin."
Vuran: "Çocuklar ne alaka abi? Günahsız bebeleri niye buraya getiriyoruz, ne yapacağız onlarla?"
İhsan Aslanlı: (Hızla dönüp Vuran'ın gözlerinin içine dik dik baktı, sesi buz gibiydi) "Getir dedim Vuran! Soru sorma, ne diyorsam onu yap! Getir o çocukları!"
Vuran: (Yutkundu, İhsan'ın bu delice kararlılığı karşısında başını eğdi) "Emrin olur abi. Çocuklar şimdi çıkıyor yola, hepsini toplayıp getireceğiz."
"Alevlenen Meydan"
Refik Dayı oturduğu yerden kalktı, bastonuna dayanarak İhsan'ın yanına yaklaştı. Dışarıdaki puslu havaya bakıp başını iki yana salladı.
Refik Dayı: "Bu işin sonu karakolda biter, adliyede biter İhsan... Bu ateşin söneceği yok oğlum, Yeddiler'in mal damarını kesiyorsun şu an."
İhsan Aslanlı: (Ceketinin altındaki emanetin kabzasına eli usulca gitti, yüzünde sinsi ve karanlık bir gülüş belirdi) "Ne sönmesi be Refik Dayı? Ne sönmesi... Meydan daha yeni alevleniyor! Onlar benim avukatımın kanını döktü, ben onların bütün İstanbul'daki krallığını, o zehir yuvalarını başlarına yıkmazsam bu sokaklar bana mezar olsun!"
İhsan'ın son sözüyle birlikte Vuran kapıdan fırlayıp adamları örgütlemek için harekete geçerken; tamirhanenin bahçesinde bekleyen arabaların lastik sesleri sanayi sitesini inletmeye başlamıştı. Yeddiler'in mal damarına vurulacak bu büyük darbe, İstanbul'u geri dönüşü olmayan o en büyük yangının ortasına atacaktı.
Sanayi sitesinin arkasındaki o metruk, devasa hurda deposunun önü gündüz vakti mahşer yerine dönmüştü. Vuran'ın emriyle harekete geçen onlarca zırhlı araç, Yeddiler'in uyuşturucu ağını besleyen kılcal damarları tek tek kesmiş, sokaklardan adam toplamıştı.
"Üç Yüz Çakalın Sonu"
Merdan, deponun paslı demir kapısının önünde durmuş, elindeki listeye bakarak kafasını kaşıyordu. Yanına yaklaşan Vuran'a dönüp şaşkınlıkla mırıldandı:
Merdan: "Ya Vuran Abi, gözünü seveyim, kurban olayım... Üç yüz kişi çok değil mi ulan? İstanbul'un yarısını toplamışız resmen. Biz bunları içeride nasıl zapt edeceğiz?"
Vuran: "Çok mok değil Merdan! Tam tamına üç yüz kafa! İhsan Abi tek bir tane bile bırakmayacaksınız dedi. Bak, o okula uyuşturucu satan o baş çakalı arabaya kilitledim, elleri kolları bağlı orada bekliyor. Geriye kalan iki yüz doksan dokuz hapçıyı da bu depoya tıktık işte. Tamamdır bu iş."
Deponun devasa sac kapıları arkalarından kilitlenirken, içeriden yüzlerce adamın feryadı, kapıları yumruklama sesleri yükseldi. İki yüz doksan dokuz uyuşturucu satıcısı, farenin kapana kısılması gibi içeride birbirini eziyor, dışarıya doğru yırtınırcasına yalvarıyordu:
İçerideki Torbacılar: "Yapma abi! Gözünü seveyim yapma! Çoluğumuz çocuğumuz var abi, ekmek parası için yapıyoruz! Affet abi, kurban olalım bırakın gidelim!"
Vuran, kulakları sağır eden o gürültüye karşı deponun demir kapısına sert bir tekme indirdi. Sesi, dışarıdaki adamların bile kemiklerini sızlatacak kadar nefret doluyordu.
Vuran: "Kesin lan sesinizi! Çoluğu çocuğu olan, başkasının o günahsız çocuğunu okul önünde zehirler mi ulan çakal sürüsü? Başkasının evladını hayattan koparırken acımadınız, şimdi bana burada analık babalık taslamayın!"
Vuran arkasını döndü, orada tetikte bekleyen adamlarına, Artist Faruk ve Kerem'e buz gibi bir bakış attı.
Vuran: "Faruk! Kerem! Çalıştırın lan şu yukarıdaki asit borularını. İhsan Abinin emridir, bu şehrin pisliğini bugün kökünden kazıyacağız!"
Artist Faruk: "Emrin olur abi."
Faruk ve Kerem, deponun yan tarafındaki devasa vanalara yüklenerek ana şalteri indirdiler. Deponun tavanına döşenmiş olan kalın, sanayi tipi borulardan aşağıya, iki yüz doksan dokuz kişinin üzerine kimyasal eritici asit tazyikle fışkırmaya başladı.
İçerideki Torbacılar: "HAYIR! HAYIR! YANIYORUZ! YALVARIRIM AÇIN KAPITI! ANAM, YANDIM!"
"Asit Kokusu ve İnfaz"
Deponun içinden yükselen o etleri kemikleri eriten çığlıklar, demir sacları titreterek dışarıya dalga dalga yayıldı. Merdan, deponun duvarına yaslanmış, sigarasından derin bir nefes çekerken içerideki o cehennem seslerini buz gibi bir ifadeyle dinliyordu. Kulakları tırmalayan o çığlıklar yavaş yavaş azaldı, yerini sadece kimyasal sıvının erime seslerine bıraktı. İçerideki iki yüz doksan dokuz adam, sattıkları o zehirli haplarla birlikte asidin içinde tamamen eriyip un ufak olmuştu.
Merdan sigarasını yere fırlatıp zırhlı aracın arka koltuğunda elleri kelepçeli, ağzı bantlı bir şekilde tir tir titreyen o son torbacıya baktı. Okul önünde uyuşturucu satarken yakalanan o baş çakal, dışarıdaki sesleri duyduğu için altını ıslatmış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi Merdan'a bakıyordu.
Merdan: (Vuran'a dönerek sinsi bir tonla mırıldandı) "Abi... İki yüz doksan dokuzu gitti. Şimdi bu arkadaki herif de gitse, tam tamına üç yüz olacak. Sayıyı yuvarlayalım mı, ne dersin?"
Vuran arabanın kapısını açıp ön koltuğa bindi, arkaya dönüp o nefes bile alamayan adama dik dik baktı. Adam, ağzındaki banda rağmen boğuk seslerle, gözyaşları içinde diz çökerek yalvarmaya çalışıyordu:
Elleri Kelepçeli Torbacı: "Mmmgh! Abi yapma, kurbanın olayım beni oraya atma! Her şeyi anlatırım, Yeddiler'in bütün depolarını söylerim abi! Canımı bağışla, ne istersen yaparım, ayaklarını öpeyim abi!"
Vuran adamın suratına tiksinerek baktı. Cebinden çıkardığı ağır gövdeli emanetinin çelik kabzasını kavradı.
Vuran: "Çok konuşma lan lağım faresi! Senin cezanı İhsan Abi bizzat kesecek, daha seninle işimiz bitmedi!"
ÇAAAT!
Vuran, elindeki silahın kabzasını herifin şakağına öyle bir indirdi ki, adamın yalvarışı anında kesildi ve kafası koltuğa yığılarak oracıkta bayıldı.
Vuran ceketini düzeltip önüne döndü, direksiyondaki Merdan'a komutu verdi:
Vuran: "Hadi sür Merdan... Abinin yanına, tamirhaneye gidiyoruz. Meydanı temizledik, şimdi büyük hesabı başlatma vaktidir."
Merdan: "Peki abi, geçiyoruz."
Zırhlı araç, arkasındaki metruk depodan yükselen o keskin kimyasal dumanların arasından sıyrılarak, sanayi sitesine, İhsan Aslanlı'nın yanına doğru fırtına gibi yola koyuldu.
Zırhlı araç tamirhanenin karanlık, yağ lekesi içindeki büyük hangarından içeri süzüldü. Merdan kontağı kapatırken, Vuran arka koltuktaki baygın torbacıyı saçından kavrayıp kapıyı açtı. Tam o sırada hangarın diğer kapısından Sipsi ve Kaya girdi. Önlerine katmış, yaşları henüz on yedi, on sekiz olan sekiz tane lise öğrencisini getiriyorlardı. Çocukların üstlerindeki okul üniformaları kırışmış, korkudan benizleri kül gibi atmıştı.
Kaya, çocukları ileriye doğru iteklerken, Vuran'ın sürüklediği ve şakağından kan sızan o baş torbacıyı gören öğrenciler bir anda irkildi. Çocuklardan biri titreyen parmağıyla yerdeki adamı işaret etti.
Öğrenci Çocuk: "Lan... Bu okulun arkasındaki Faruk değil mi? O herif..."
Diğer Öğrenci: "Abi kurban olayım bırakın bizi... Vallahi bir suçumuz yok, ne olur bırakın gidelim, anam evde meraktan çatlamıştır abi!"
Vuran: (Çocukların tepesine dikilip parmağını salladı) "Kesin lan tırtılamayı! Ağzını açan olursa canını yakarım. Söylemeyeceksiniz, ulan okulun arkasında ne bok yediğinizi anlatacaksınız şimdi içeride!"
"İhsan Aslanlı'nın Dünyası ve Dersin Başlangıcı"
Hangardan geçip üst kattaki o loş, tütün kokan ofis odasına girdiler. İhsan Aslanlı, o eski deri koltuğunda bir heykel gibi oturuyordu. Odada ne adalet vardı ne de merhamet; İhsan'ın o ne tam beyaz ne tam siyah olan gri, gaddar kişiliği odanın duvarlarına sinmişti. Gözlerini kapıdan giren o sekiz tane korkmuş çocuğa dikti. Yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı çocukların üzerine doğru üfledi.
İhsan Aslanlı: "Gelin çocuklar... Yaklaşın şöyle, çekinmeyin. Sizin o paralı kolejlerde, sıralarda gördüğünüz dersler hikaye... Asıl ders şimdi burada, bu masada yeni başlıyor."
Vuran, omzunda taşıdığı baygın torbacıyı odanın ortasına fırlattı, arkasından tekmesiyle herifi yere serdi. Torbacı yediği darbenin etkisiyle inleyerek ayılmaya çalışıyordu.
Vuran: "Abi, okulların önünde, o sübyanların arasında torbacılık yapan, Yeddiler'in en sadık iti bu işte. Diğer iki yüz doksan dokuz lağım faresini depoda erittik, bu başlarını sana getirdik."
İhsan Aslanlı: (Gözlerini kısmış halde yerdeki herife baktı) "Sahibi merak etmedi mi bu iti Vuran? Koskoca Yeddiler'in sokaktaki eli ayağı bu, yoklamadılar mı?"
Vuran: "Şimdilik merak etmediler abi... Ama o depo gümleyince, kokusu çıkınca illa ki edecekler."
Köşede duran Refik Dayı, önlükleriyle karşılarında tir tir titreyen o öğrencilere bakıp tiksinerek kaşlarını çattı. Sesi hem öfkeli hem de sitemkardı.
Refik Dayı: "Ulan okullu gençler... Utanmıyorsunuz değil mi? Ananızın babanızın yemeyip yedirdiği, cebinize üç beş kuruş koyup okula gönderdiği o helal paraları böyle sokak çakallarına, bu müptezellere yedirmeye utanmıyorsunuz değil mi lan? Zehir zıkkım zıkkımlanıyorsunuz orada!"
İhsan Aslanlı: (Refik Dayı'ya bakıp elini kaldırdı, sesi buz gibiydi) "Öyle değil Dayı... Şimdiki çocuklarla böyle konuşulmaz, laftan anlamaz bunlar. Onlar hayatın, kitabın ortasını anlıyor, sonunu değil. Sonu mezardır ama akılları ermez. Biz şimdi onlara o kitabın sonunu canlı canlı okuyacağız."
"Korkunç Son: Bir Torba Zehir"
Çocuklar İhsan'ın bu fütursuz, karanlık halini gördükçe korkudan birbirine sokuluyor, odadaki ölüm kokusunu iliklerine kadar hissediyorlardı. İhsan koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi, Vuran'ın gözlerinin içine baktı.
İhsan Aslanlı: "Başla Vuran."
Vuran, masanın altından çıkardığı, içi rengarenk binlerce uyuşturucu hapla dolu olan koca bez torbanın ağzını şırp diye açtı. Kaya hemen yerdeki torbacının tepesine çöktü, herifin saçından kavrayıp kafasını geriye doğru çekti ve çenesini iki eliyle zorla, kemikleri çatırdatırcasına açtı. Torbacı neye uğradığını şaşırmış halde çırpınıyordu.
Yerdeki Torbacı: "Mmmgh! Yapmayın... Kurban olayım yapmayın İhsan Abi! Etme vurma!"
Vuran: (Torbanın ağzını herifin açık ağzına dayadı) "Yut lan! Satarken tatlı geliyordu di mi ulan p...ç! Yut şimdi kendi zehrini!"
Vuran, torbayı dikti. Binlerce hap, herifin boğazından aşağıya lağım suyu gibi dökülmeye başladı. Adam yutkunamıyor, haplar nefes borusuna kaçtıkça boğulacak gibi oluyordu. Kaya adamın ağzını kapatıp burnunu sıktı, herif can havliyle o kimyasal zehri midesine indirmek zorunda kaldı.
Birkaç saniye sonra Kaya adamı bıraktı. Torbacı acıyla kıvranarak kendini halının üzerine fırlattı. Çocuklar dehşet içinde, elleriyle ağızlarını kapatmış halde sahneyi izliyor, korkudan tek bir kelime bile edemiyorlardı.
Odanın ortasındaki manzara giderek korkunç bir hal alıyordu. O kadar yüksek dozdaki hap adamın midesini ve beynini saniyeler içinde paramparça etmişti. Adam çılgınlar gibi kendini yerden yere vuruyor, duvarlara çarpıyor, tırnaklarıyla kendi göğsünü yırtıyordu. Ağzından köpükler, beyaz ve yapışkan salyalar taşmaya başladı; göz bebekleri tamamen yukarı kaymış, sadece beyazı kalmıştı. Odada sadece herifin boğazından çıkan o iğrenç, hırıltılı ölüm can çekişmesi yankılanıyordu. En sonunda adamın vücudu son bir kez şiddetle sarsıldı, bacakları kasıldı ve gözleri açık bir şekilde, pisliğinin içinde inleyerek can verdi.
"Ders Bitti"
Odaya ölümün o ağır, leş gibi kokusu çöktü. Çocukların bir iki tanesi korkudan kusmamak için kendini zor tutuyor, dizlerinin bağı çözülmüş halde ağlıyorlardı. İhsan Aslanlı yerinden yavaşça kalktı. Adımları ağır ama sarsılmazdı. Yerdeki cesedin üzerinden geçip, o sekiz lise öğrencisinin tam tepesine doğru yürüdü. Gölgesi çocukların üzerine düşmüştü. Sesi sokağın o en gaddar, en merhametsiz tonundaydı.
İhsan Aslanlı: "Evet çocuklar... Dersinizi aldınız mı?"
Gençler: (Korkudan altlarına kaçıracak raddeye gelmişlerdi, hep bir ağızdan kafalarını sallayarak ağlaştılar) "Aldık abi... Aldık valla aldık... Bir daha asla abi, kurban olalım bırak bizi..."
İhsan Aslanlı: (Çocukların çenelerinden birini eliyle sertçe kavrayıp gözlerinin içine dik dik baktı) "Bana bakın lan! Eğer bir daha sizin o okulun önünde, kenarda köşede para verip uyuşturucu aldığınızı, o hapları zıkkımlandığınızı duyarsam... Yemin olsun sizi bu yerdeki itten yüz kat daha beter ederim! Sizi o asit kuyularına canlı canlı gömerim! Anladınız mı beni?!"
Gençler: (Hıçkırıklar içinde kafalarını salladılar) "Anladık abi... Anladık, tövbe valla tövbe!"
İhsan arkasını döndü, masasına doğru yürürken Sipsi ve Kaya'ya elini salladı.
İhsan Aslanlı: "Sipsi, Kaya... Alın bu p...çleri, geldikleri yere, o okulun arkasına geri götürün. Akılları başlarına gelmiştir artık."
Sipsi ve Kaya çocukları yaka paça odadan çıkarırken, İhsan yeni bir sigara ateşledi. Yeddiler'in sokaktaki o en büyük uyuşturucu ağı, İhsan'ın bu gri ve kanlı dehasıyla tek bir günde tamamen haritadan silinmişti.
