12. bölüm · Hesap Günü
11. BÖLÜM: MİRASIN GÖLGESİ
Ekim sabahının saat onu... Güneş bulutların arasından sızmaya çalışsa da, İstanbul'un üzerine çöken o tekinsiz pus dağılmıyordu. İhsan Aslanlı, babası Ferdi Baba'nın ölümünden sonra ilk kez sokağa, o ağır mirasın tam kalbine iniyordu. Yanında sadık gölgesi Vuran ile birlikte, sadece mekanları değil, babasının geride bıraktığı o koca boşluğu adımlıyordu.
1. Durak: Gönül Kahvesi (Saat 10:15)
Kahvehanenin kapısından içeri girdiklerinde o tanıdık tütün ve taze çay kokusu karşıladı onları. Ama bir şeyler eksikti; Ferdi Baba'nın hükmü yoktu. İhsan, Ferdi Baba'nın her zaman oturduğu, pencere kenarındaki o boş sandalyeye baktı. İçi cız etti ama belli etmedi.
İhsan: (Sesi titreyerek) "Baksana Vuran... Sanki babam az önce kalkmış da elini yüzünü yıkamaya gitmiş gibi. Ama sandalyenin tozu bile 'o gitti' diye bağırıyor."
Vuran: "Öyle deme abi. Buranın harcı babanın nefesiyle karıldı. Sen dik dur ki bu ihtiyarların beli bükülmesin."
İhsan, ocağın başındaki çırağa döndü, cebinden bir balya para çıkarıp tezgaha bıraktı.
İhsan: "Bu gün çaylar benden. Kimse hesap ödemeyecek. Ama tek bir yabancı, tek bir 'emanet' bu kapıdan içeri sızarsa, önce ocağı sonra sizi yakarım. Burası Baba'nın kalesidir, öyle de kalacak!"
2. Durak: Baba Restoran (Saat 11:00)
Beyaz örtülü masalar, çatal bıçak sesleri... Burası "beyaz yakalı" dünyayla babasının buluştuğu yerdi. İhsan masaların arasında yürürken kendini sırıtan bir yabancı gibi hissediyordu. Kravat takmıştı ama düğümü boğazını sıkıyordu.
İhsan: "Vuran, baksana şu tiplere... Hepsi babamın önünde ceket iliklerdi. Şimdi bana bakıp 'bakalım bu velet ne yapacak' diye içlerinden kumar oynuyorlar."
Vuran: "Abi, kurt kocayınca köpeklerin maskarası olur derler ama sen daha kurtsun. Bırak fısıldaşsınlar. Sen masaya oturduğunda hepsinin rengi atacak."
İhsan, şef garsonu yanına çağırdı. Adamın gözlerinin içine, babasının o meşhur delici bakışlarını taklit ederek baktı.
İhsan: "Gelen her rezervasyonu, konuşulan her fısıltıyı akşam raporunda göreceğim. Hadi bakalım
3. Durak: Baba'nın Tersanesi (Saat 11:45)
Son durak, Haliç'in o pas ve mazot kokan tekinsiz kıyısıydı. Ferdi Baba'nın asıl gücü burada, o devasa konteynerlerin ve çürüyen gemi leşlerinin arasındaydı. İhsan, bir varilin üzerine oturup sigarasını yaktı. Elleri hafifçe titriyordu.
İhsan: (Vuran'a dönüp dumanı savurarak) "Vuran... Samimi söyle kardeşim. Ben yapabilecek miyim? Ferdi Baba gibi o tetiği çekip, o raconu kesebilecek miyim? İçimde bir boşluk var, sanki her an düşecekmişim gibi."
Vuran: "Düşmezsin abi. Arkanda ben varım, sokağın rüzgarı var. Babayı vuran o eli bulana kadar uyku haram bize. Sen sadece düşün; kim bu kadar yürek yedi?"
İhsan: (Kafasındaki o bitmek bilmeyen soruyu sordu) "Katil kim Vuran? Ercüment mi? O korkak zübbe bunu yapabilir mi? Yoksa o Makas Sani mi? Kim girdi babamın kanına?"
Vuran: "Zaman abi... Zaman her şeyi kusar. Sen şimdilik şu adamlara bak, hepsi senin ağzına bakıyor."
İhsan, tersanedeki o sert suratlı işçilere ve tetikçilere döndü. Sesi bu sefer daha kararlı, daha sokak ağzıyla çıktı:
"Dinleyin ulan! Ferdi Baba öldü diye bayram eden varsa, o bayramı ona kara bayram ederim! Tersane açık. Kimin karnı ağrıyorsa gelsin bana kusun. Hadi dağılın!"
İhsan ve Vuran tersaneden çıkarken, Ekim rüzgarı İhsan'ın paltosunu savuruyordu. O artık sadece bir "oğul" değildi; o, Ferdi Baba'nın kanlı tahtına oturan, ama o koltuğun ağırlığı altında ezilmemek için dişini tırnağına takan yeni bir "Baba" adayıydı.
İhsan'ın odasındaki hava, dışarıdaki Ekim ayazından daha soğuk ve ağırdı. Odanın köşesinde eski bir gramofon sessizce duruyor, duvarda asılı olan Ferdi Baba'nın kehribar tesbihi loş ışıkta parlıyordu. Vuran, kristal bardaklara buz gibi viskiyi doldururken camdan gelen tıkırtı, odadaki gerginliği körüklüyordu.
Masanın Başındaki Sancılı Sohbet
Vuran, bardağın birini İhsan'ın önüne bıraktı, kendisininkini havaya kaldırıp acı bir tebessümle İhsan'a baktı.
Vuran: "Abi, samimi konuşalım... Sence bu kurtlar sofrası senin liderliğini kabul edecek mi? Ferdi Baba'nın gölgesi büyüktü, o gölgenin altında herkes rahattı. Şimdi güneş tepemizde, gölge yok."
İhsan: (Viskisinden büyük bir yudum alıp boğazındaki yanmayı hissetti) "Bilmiyorum Vuran. Ama bildiğim bir şey var; yaşamak için herkesin birbirine ihtiyacı var. Ferdi Baba öz babam değildi, ama beni bu sokakların çamurundan çekip çıkaran oydu. Öz babam olsa bu kadar sevmezdim. Şimdi onun koltuğunda otururken altımdaki minder iğne gibi batıyor."
Vuran: (Sıkıntıyla oturduğu yerde kıpırdandı) "Bu akıl oyunları beni deli ediyor abi! Kim ulan bu namert? Sani mi? O paslı makasçı mı yaptı bunu? Yoksa o züppe Ercüment mi? Ya da o sessiz yılan Raci Sırhan mı? Belki de Kör Mahsun o karanlığında bir plan kurdu... Kim abi?"
İhsan: (Gözlerini bardağın içindeki buzlara dikti) "Herkes olabilir Vuran. Bazen katil evin içindedir, bazen de hiç beklemediğin bir kenar mahalleden fırlar gelir. Ama kimse, elbet kusacak o kanı."
Ferman'ın Kanlı Haberi
Tam o sırada kapı, sanki yerinden sökülecekmiş gibi yumruklandı. İhsan ve Vuran aynı anda ellerini bellerindeki emanetlere attılar. İçeri giren adamın nefesi kesilmişti.
Adam: "Abi... Bir sorun var. Ferman... Ferman'ı bitirmişler!"
İhsan ve Vuran fırlayıp dışarı çıktılar. Koridorda, İhsan'ın haraç ve nizam fermanını iletmek için gönderdiği Ferman, iki kişinin omzunda içeri girdi. Ferman'ın yüzü mosmordu; gözü patlamış, dudağı yarılmış, ceketinin yarısı yırtılmıştı. Resmen bir insanın üzerinden tır geçmiş gibiydi.
İhsan: (Ferman'ın çenesini tutup yüzünü kendine çevirdi) "Ferman... Ne oldu oğlum sana? Kim yaptı bunu?"
Ferman: (Zorlukla nefes alarak, kanlı tükürüğünü yere bıraktı) "Abi... Fatih... O şerefsiz Fatih... Beş kişi birden daldılar. Hiçbir şey dememe izin vermediler. Fatih diyor ki; 'İhsan veletine söyle, benim artık ona verecek tek kuruşum yok. Sıkıysa, o yüreği varsa gelsin kendi alsın!'"
Sokakların Çağrısı
İhsan'ın damarlarındaki kanın çekildiğini, yerine saf bir öfkenin dolduğunu Vuran hissetti. İhsan'ın gözleri artık bir "velet" gözü gibi değil, avını köşeye sıkıştırmış bir kurt gibi bakıyordu.
İhsan: (Dişlerinin arasından tıslayarak) "Geliyorum ulan... Madem davetiye istiyor, kanla yazarız o davetiyeyi!"
Vuran hemen arkasındaki adamlara işaret yaptı: "Hazırlanın!"
İhsan: (Gürleyerek durdurdu onları) "Hayır! Kimse gelmiyor! Herkes yerinde kalsın, mekanı kollayın. Vuran... Sadece sen geliyorsun. İki kişi gideceğiz o çakala. Bakalım o beş kişi benim karşıma çıkınca da o kadar delikanlı olacaklar mı?"
İhsan ceketini omuzlarına attı, belindeki 14'lünün sürgüsünü sertçe çekti. Şıkırtı sesi koridorda yankılandı.
İhsan: "Yürü Vuran! Bugün Fatih'in o sesini, o mekanın tavanına asmaya gidiyoruz. Madem 'kendi gelsin' demiş, ayağına kadar gidelim de misafirperverlik görsün!"
İhsan ve Vuran, binanın kapısından fırtına gibi çıkarken, arkalarında bıraktıkları sessizlik artık yerini büyük bir hesaplaşmanın gürültüsüne bırakmak üzereydi. İhsan Aslanlı, ilk kez kendi adına kan dökmeye gidiyordu.
Siyah sedan, Fatih'in tefeci dükkanının önüne bir cellat sessizliğiyle yanaştı. İhsan, camdan dışarıya, o neon ışıklı tabelaya bakarken yüzünde donuk bir ifade vardı. Yan koltukta oturan Vuran, direksiyonu sıkan ellerini gevşetti, dikiz aynasından İhsan'ın gözlerini yakaladı.
İhsan: (Sesi buz gibi) "Görüyor musun Vuran? Düne kadar önümüzde ceket ilikleyip kemik bekleyen köpeklerin hepsi, aslan kesilmiş başımıza. Sahibi ölen sürüyü sahipsiz sanıyorlar."
Vuran: "Sahibi ölmedi abi, sadece şekil değiştirdi. Şimdi o tasmanın ucunda kimin olduğunu onlara hatırlatma vakti."
İhsan arabadan indi. Kapıdaki izbandut gibi korumaya belindeki emaneti hiç ikiletmeden uzattı. "Al bakalım şunu, içeride ağırlık yapmasın," dedi alaycı bir tavırla. İçeride hepi topu beş adam vardı, hepsi de İhsan geçerken omuz silkip bıyık altından gülüyordu.
Makamdaki Küstahlık
İhsan, en üst kattaki makam odasının kapısını çalma gereği duymadan, omzuyla yüklenerek içeri girdi. İçeride 41 yaşındaki tefeci Fatih, deri koltuğuna yayılmış, elindeki tesbihi şakırdatarak İhsan'ı süzüyordu.
Fatih: "Oooo, İhsan Efendi? Kapı çalmak, destur istemek yok... Tabi sen sokaktan, çamurdan geldiğin için görgü kurallarını pek öğretememişler sana. Hayırdır, hangi rüzgar attı seni bu fakirhaneye?"
İhsan: (Odanın ortasında durup etrafı inceleyerek) "Bakıyorum keyfin yerinde Fatih. Masada viski, elde tesbih... Rahatın pek yerinde."
Fatih: (Sırıtarak) "Nasıl olmasın aslanım? Artık kimseye haraç ödemiyorum, kimsenin ağız kokusunu çekmiyorum. Kendi krallığımın kralıyım anlayacağın."
İhsan: "Bakıyorum da köpek olduğun, kapımızda yattığın zamanları çabuk unutmuşsun. Zinciri çözülünce kendini kurt sanmışsın."
Fatih: (Aniden ciddileşip masaya doğru eğildi) "Sözlerine dikkat et velet! Yoksa bedeli ağır olur. O gönderdiğin Ferman'ı ne hale getirdiysem, seni ondan beter ederim. Akıllı ol, burası Ferdi Baba'nın çiftliği değil artık."
Hesaplaşma Anı
İhsan: (Gülümseyerek) "Bak sen bizim ite... Zincirini kırmak istiyor demek."
Fatih: "Pekala, bunu sen istedin... Gelin ulan! Gelinde şunun kolunu bacağını bir kırın, görsün bakalım kimin mekanıymış burası!"
Kapı açıldı, içerideki beş koruma birden odaya daldı. İhsan'ın etrafını sardılar. İhsan hiç kımıldamadı, elleri cebinde, yüzünde o sinir bozucu gülümsemeyle bekledi. "Gelin... Gelin bakalım, hepiniz birden gelin," dedi.
Tam o sırada kapı bir kez daha, ama bu sefer bir patlama gibi açıldı. Vuran, elindeki susturuculu makineli tabancayla içeri daldı. Oda içinde yankılanan seri "tıs-tıs-tıs" sesleriyle beş adamın da bacaklarından kan fışkırdı. Adamlar neye uğradığını şaşırmış bir halde yere yığılıp acıyla kıvranmaya başladılar.
İhsan: (Yerde yatanlara bakıp Vuran'a döndü) "Vuran, topla şunların oyuncaklarını. Bak bakalım benim emanet hangisindeymiş."
Vuran yerdeki silahları tek tek toplayıp bir çöp poşetine doldurdu, İhsan'ın silahını çıkarıp ona uzattı. Fatih'in az önceki o kükreyen halinden eser kalmamış, koltuğunda büzülmüş, rengi kireç gibi olmuştu.
Bedel ve Racon
İhsan: (Fatih'in burnunun dibine kadar girip masaya oturdu) "Ne oldu Fatih Efendi? Demin kükrüyordun, aslan kesiliyordun? Şimdi sesin neden içine kaçtı?"
Fatih: (Kekeleyerek) "Aman efendim... İhsan kardeşim... Derdiniz paraysa hemen hallederiz, kurbanın olayım etme."
İhsan: "Anahtarı ver."
Fatih titreyen elleriyle çekmeceden kasasının anahtarını çıkarıp uzattı. İhsan kasayı açtı, içindeki deste deste paraları aldı. "Merak etme, bu ayın ve gelecek ayınkini alıyorum. Ben senin gibi açgözlü değilim," dedi.
Fatih: "Tabi tabi... Hiç sorun değil, her zaman bekleriz efendim."
İhsan: (Kapıya yönelmişken durdu) "Ya da dur ya... Önce öç. Ferman'ın o moraran yüzünün, kırılan kaburgasının bedelini ödemeden gitmek racona sığmaz."
Fatih: "Hayır! Yapmayın Allah aşkına yapmayın!"
İhsan, Vuran'a bir baş işareti yaptı. Yerde yatan beş adama, Ferman'ı döven o beş kişiye baktılar. İhsan, Fatih'in yakasından tutup onu koltuğundan aşağı fırlattı.
İhsan: "Ferman'a yaptığının iki katı Fatih! Kol, bacak, rengarenk bir yüz istiyorum. Bu dükkandan çıktığında aynaya baktığında beni hatırlasın."
Odadan içeriye kemik kırılma sesleri ve Fatih'in feryatları dolarken, İhsan ellinde para dolu çantayla asansöre yöneldiler. İhsan, asansörün aynasında ceketini düzeltti. Artık omuzları daha dikti. İstanbul'un bu karanlık sabahında, İhsan Aslanlı ilk imzasını kanla atmıştı.
