71. bölüm · Hesap Günü
70. BÖLÜM: KURŞUNUN AĞIRLIĞI
İmran Baba'nın ağır sözlerini heybelerine koyan Vuran ve Refik Dayı, rotayı doğrudan Zil Seyyat'ın kalesine kırdılar. Şehirdeki barut dumanı henüz dağılmamıştı ama asıl hesaplaşma, o dumanın altındaki eski defterlerin açılmasıyla başlayacaktı. Seyyat'ın evi, bir kaleden çok cenaze evine benziyordu. Kapının ağzında, en güvendiği adamı Çivi ve birkaç sert bakışlı koruma, elleri tetikte, gözleri kan çanağı gibi bekliyordu.
"Kapıdaki Gerginlik"
Arabanın lastikleri Seyyat'ın kapısının önünde acı bir çığlık atarak durdu. Vuran, ceketinin önünü iliklemeden, sanki kendi evine giriyormuş gibi rahat bir tavırla aşağı indi.
Vuran: (Çivi'ye bakıp sırıttı) "Ooo Çivi, hayırdır? Kapıya kilit mi oldun, yoksa paslanmış mıydın lan? Çekil de geçelim, Reis'ine bir 'geçmiş olsun' diyelim."
Çivi: (Dişlerinin arasından, hırsla) "Valla Vuran, paslanmaya vaktimiz olmadı. Gece boyu kevgire döndük, şimdi de yaraları sarıyoruz. Geçin hadi, Reis içeride... Ama dikkat et, barutu burnunda."
"Yaralı Bir Kurt: Zil Seyyat"
İçeri girdikleri oda, ağır bir tütün kokusu ve alkolün o keskin kokusuyla harmanlanmıştı. Zil Seyyat, antika masasının başında oturmuş, elindeki buz torbasını şişmiş gözüne ve patlamış dudağına tutuyordu. Karakoldan yeni çıkmıştı; fiziksel yaralarından çok, o parıltılı dünyasının yerle bir edilmesi canını yakmıştı.
Refik Dayı: "Geçmiş olsun Seyyat. Bakıyorum da gözün şenlenmiş, ne o, emniyette sana özel makyaj mı yaptılar?"
Zil Seyyat: (Buz torbasını hırsla fırlatarak) "Bırak dalgayı Refik! Adamlar pavyonu kereste deposuna çevirdi. Müşteriler masaların altında birbirini ezdi, garsonlar camlardan döküldü. Hayatımda böyle bir kaos görmedim."
Vuran: "Kim yaptı bu işi Seyyat? Ercüment'in çocukları mı daldı içeri?"
Zil Seyyat: (Derin bir nefes alıp masaya vurdu) "Yok be ne Ercüment'i! Onlar bu kadar organize olamaz. Heriflerin başında biri vardı... Aydın Behiç. Tanıyorum o deliyi, hem de çok iyi tanıyorum."
"Pavyondaki Eski Kan: Malik Behiç"
Vuran ve Refik Dayı birbirine baktı. Aydın Behiç ismini duymuşlardı ama Seyyat'la olan husumetin bu kadar derin olduğunu bilmiyorlardı.
Refik Dayı: "Hayırdır Seyyat? Aranızda ne var bu herifle? Neden doğrudan senin mekanını hedef aldı?"
Zil Seyyat: (Gözleri dolarak ve sesi titreyerek) "Unuttun mu Vuran? Geçenlerde, tam da benim pavyonumun ortasında... Aydın'ın kardeşi Malik infaz edildi. Hem de kimin emriyle biliyor musun? O kansız Siyah Abni'nin emriyle! Malik benim mekanımda, benim soframda can verdi. Aydın o günü hiç unutmadı. Şimdi gelmiş, faturayı bana kesiyor. Siyah Abni'ye vuramayınca, acısını benden çıkarıyor."
Vuran: (Hafifçe gülümsedi) "Yahu Seyyat, o kadar tantana kopmuş, mekanın yıkılmış ama bak hala o koltukta oturuyorsun. Şanslı adamsın vesselam, Aydın seni de indirebilirdi."
Zil Seyyat: "Şans mı? O Aydın denilen herif Mekanımı yıktı
"Masanın Üzerindeki Hüküm"
Odadaki o kısa süreli neşeli hava, Vuran'ın masaya doğru ağır adımlarla yürümesiyle bir anda buz kesti. Vuran, milyarlık anlaşmaların imzalandığı, Zil Seyyat'ın o çok övündüğü cilalı masanın üzerine elini sertçe koydu. Elini yavaşça çektiğinde, masanın tam ortasında parlak, bakır rengi bir dokuz milimetre mermi parlıyordu.
Zil Seyyat: (Mermiye bakıp yutkunarak) "Bu ne demek şimdi Vuran? Biz eski dostuz, bu kurşun neyin nesi?"
Vuran: (Sesini en düşük ve en sert tona çekerek) "Bu şu demek Seyyat... Aydın Behiç'in kiminle ne hesabı varsa görsün, bizi ilgilendirmez. Ama sen, İhsan'ın selamını Raci'ye taşırken kendi tarafını da net seç. Bu kurşun ya senin cebinde şans niyetine durur, ya da gün gelir kalbine yerleşir. İhsan ayağa kalktığında yanında durmayan, karşısında durmuş sayılır. Şimdi o gözündeki buzu tazele, bize daha çok lazımsın."
Vuran ve Refik Dayı, arkalarına bile bakmadan odadan çıkarken; Zil Seyyat, masanın üzerindeki o tek kurşuna bakarak İstanbul'da artık tarafsız kalmanın bedelinin ölüm olduğunu bir kez daha anladı.
Zil Seyyat'ın yanından ayrılan Vuran ve Refik Dayı, rotayı doğrudan şehrin sanayi kalbine, liman bölgesine kırdılar. Siyah Abni, cezaevi baskınından sonra dışarı çıkmıştı ama huzuru yoktu. Aydın Behiç'in çocukları, o içerideyken şirketin önündeki koruma ordusunu resmen mermi yağmuruna tutmuş, binayı kevgire çevirmişti.
"Emanetler Kapıda Kalır"
Şirketin heybetli cam binasının önüne geldiklerinde, yerlerdeki cam kırıkları sabah güneşinin altında hala parlıyordu. Kapıdaki korumalar, sanki her an bir yerden ateş açılacakmış gibi tetikte bekliyordu. Vuran, arabadan inip belindeki gümüş işlemeli silahını ağır ağır çıkardı ve namlusundan tutarak en baştaki korumaya uzattı.
Vuran: "Al bakalım aslanım, ağır gelmesin. Biz içeriye mermi atmaya değil, iş bağlamaya geldik. Ama emanete iyi bak, çizilirse hesabını senden sorarım."
Refik Dayı da belindeki silahı teslim ederken korumalara dik dik baktı. İçeriye adım attıklarında, Abni'nin sağ kolu İlkan onları karşıladı. İlkan, Vuran'ın sokağa hakimiyetini bildiği için ceketinin önünü ilikleyip başıyla selam verdi.
İlkan: "Hoş geldin Vuran kardeş, hoş geldin Refik Dayı. Reis içeride sizi bekliyor. Ama kusura bakmayın, ortalık biraz gergin, binanın hali malum."
Vuran: "Hoş bulduk İlkan. Binanın hali nazar boncuğu olsun, cana geleceğine mala gelsin. Hadi, bekletmeyelim Abni'yi."
"Öfkenin Soğuk Hali"
İçeri girdiklerinde Siyah Abni, devasa deri koltuğunda oturmuş, parmaklarının arasındaki puroyu dumanlatıyordu. Yüzünde kızartı veya darbe izi yoktu ama gözlerindeki o sinsi öfke, dışarıdaki fırtınadan daha tehlikeliydi. Şirketinin önünde adamlarının taranmış olması, İstanbul'daki ağırlığına büyük bir leke sürmüştü.
Siyah Abni: (Sesi buz gibi, dumanı savurarak) "Gördünüz mü binanın halini? Aydın Behiç denilen o serseri, çocukluk hatıralarını tazelemeye gelmiş. Benim adamlarımı kapıda keklik gibi avlamışlar. Resmen meydan okuyorlar."
Refik Dayı: "Eee Abni, Malik'in kanı yerde kalmaz demiştik sana vaktinde. Aydın o defteri kapatmamış, aksine yeni sayfalar açıyor. Ama biz buraya senin dertlerini dinlemeye gelmedik."
"Tersane Pazarlığı: Raconun Bedeli"
Vuran: "Mevzu derin Abni. İhsan içerdeyken dışarıyı biz düzenliyoruz. Ferdi Baba'dan kalma o meşhur mazot tersanesi var ya... Biz orayı elden çıkarıyoruz. Mazotun kokusunu seversin, o tersane sana yakışır."
Siyah Abni: (Gözlerini kısarak) "Tersaneyi mi satıyorsunuz? Hayırdır, İhsan'ın paraya mı ihtiyacı varmış?"
Vuran: "Para değil, temizlik lazım Abni. Orası Ferdi Baba'nın mirası ama bizim şu anki iş planımızda yeri yok. Piyasa değerini biliyorsun, ama biz yabancıya gitmesin diyoruz. O tersane için 120 milyon dolar nakit çalışırız. Ne bir eksik, ne bir fazla."
Siyah Abni: "120 milyon mu? Vuran, piyasası o kadar etmez o yıkıntının. 80 milyona bitirelim bu işi, nakit hemen masada."
Refik Dayı: (Araya girerek, sesi sertleşti) "Bak Abni, biz buraya halı kilim satmaya gelmedik. 120 dediysek o fiyatın içinde sadece tersane yok; İhsan Aslanlı'nın rızası ve Aydın Behiç'e karşı 'bu adam bizimle çalışıyor' garantisi de var. Pazarlık sünnet ama racon farzdır. Karşında esnaf yok, İhsan Aslanlı'nın vekili var."
"Masadaki Hüküm"
Abni bir süre sessiz kaldı, puronun külünü masadaki kristal tablasına bıraktı. Vuran, masaya doğru bir adım attı ve ceketinin cebinden çıkardığı dokuz milimetre mermiyi tam Abni'nin önündeki o lüks masanın üzerine bıraktı. Mermi, pürüzsüz yüzeyde bir iki tur döndükten sonra Abni'ye doğru durdu.
Vuran: (Eğilerek, Abni'nin gözlerinin içine baktı) "Karar senin Abni. Ya o 120 milyonu verir tersanenin de, güvenliğin de anahtarını alırsın; ya da bu mermi masada durduğu gibi durmaz, adresini şaşırır. İhsan ayağa kalkana kadar vaktin var. O uyandığında defterde adının karşısında 'evet' yazmıyorsa, İstanbul'un toprağı senin için çoktan kazılmış demektir."
Vuran ve Refik Dayı, İlkan'ın şaşkın bakışları arasında odadan çıkarken; Siyah Abni, masanın üzerindeki o tek mermiye bakarak ilk kez korkuyu bu kadar derinden hissetti.
Siyah Abni'nin yanından çıkan Vuran ve Refik Dayı'nın son durağı, şehrin gürültüsünden uzak, denize nazır eski bir balık restoranıydı. Burası Kör Mahsun'un mekanıydı. Mahsun'un gözleri dünyaya kapalıydı ama kulakları yerin yedi kat altındaki fısıltıyı duyacak kadar keskindi. Sessizliği sevirdi, çünkü sessizlikte her şeyin gerçek sesini duyardı.
"Sessizliğin İçine Giriş"
Restoranın kapısında ne bir koruma ne de bir gürültü vardı. İçeri girdiklerinde, mutfaktan gelen taze balık kokusu ve uzaktan duyulan dalga sesleri mekana hakimdi. Mahsun, en köşedeki masasında, önünde hiç dokunulmamış bir kadeh suyla oturuyordu. Daha onlar kapıdan adımını atar atmaz, Mahsun hafifçe başını kaldırdı.
Kör Mahsun: "Hoş geldin Vuran kardeşim, hoş geldin Refik kardeşim. Adımlarınızdan belli; birinizde öfke, birinizde yorgunluk var."
Vuran: "Eyvallah Mahsun kardeş. Kulakların her zamanki gibi cin gibi, hiçbir şeyi kaçırmıyorsun."
"Alper'in Huzuru"
Vuran ve Refik Dayı, Mahsun'un masasına karşılıklı oturdular. Mahsun'un yüzünde, son günlerdeki o kanlı savaştan uzak, garip bir huzur vardı.
Refik Dayı: "Eee Mahsun kardeş, nasılsın? Keyifler nasıl, dükkan sakin görünüyor?"
Kör Mahsun: (Hafifçe gülümsedi) "Dükkan sakin, benim içim daha da sakin Refik. Biliyorsunuz, yetimhaneden aldığım o ufaklık vardı, Alper... On yaşındaydı ama zekasıyla hepimizi cebinden çıkarırdı. Onu sonunda çok iyi, çok zengin bir aileye evlatlık verdim. Gidip gördüm-yani duydum. Bahçesindeki kuş seslerini, okuduğu kitapların sayfa seslerini duydum. Artık sırtı pek, geleceği parlak. Benim bu dünyada dikili bir ağacım yoktu, şimdi o çocuk benim ormanım oldu."
Vuran: "Senin adına sevindik Mahsun kardeş. Alper akıllı çocuktu, senin gibi bir babadan sonra sırtı yere gelmez."
"Medeni Bir Sohbet, Sert Bir Racon"
Mahsun, elini masanın üzerinde hafifçe gezdirdi. Sesi, medeni ve sakin bir tonlamaya büründü.
Kör Mahsun: "Ziyaretinizin sebebi sadece hal hatır sormak değildir elbet. Şehir yanıyor, külleri buraya kadar uçuyor. İhsan'ın selamını getirdiyseniz, başım üstüne."
Vuran: "Mevzu odur Mahsun kardeş. İhsan içerdeyken düzeni sağlıyoruz. Kim dost, kim düşman; kim yanımızda, kim karşımızda bilmemiz lazım. Sen bu alemde 'duyan kulak'sın. İhsan ayağa kalktığında, senin kulaklarının sadece doğru sesleri duymasını istiyoruz."
Kör Mahsun: "Benim adaletim de, kulağım da her zaman haktan yanadır Vuran kardeşim. Sizden yana bir şüphem olmadı hiç."
Vuran, masanın altındaki elini yavaşça çıkardı. Mahsun'un o çok değer verdiği temiz beyaz örtülü masasının üzerine, diğer yerlerde olduğu gibi dokuz milimetre mermiyi sessizce bıraktı. Mermi örtünün üzerinde hafif bir "tık" sesi çıkardı.
Kör Mahsun: (Sesin geldiği yöne odaklandı, gülümsedi) "Bu ses... Kurşunun soğuk sesi. Masama bunu bıraktığına göre, dışarıda hava çok soğumuş demektir Vuran."
Vuran: (Sesini ciddileştirerek) "Hava buz kesti Mahsun kardeş. Bu mermi burada dursun; ne zaman ki kulağına yanlış bir fısıltı gelir, ne zaman ki İhsan'ın adaletinden şüphe edersin, bu kurşunun ağırlığını hatırla. İhsan uyandığında, bu masada oturan herkesin yerini bilmesi lazım."
Kör Mahsun: "Mesajın alındı kardeşim. Bu kurşun burada, Alper'in huzuru için verdiğim sözün mührü olsun."
Vuran ve Refik Dayı, sessizce ayağa kalkıp dükkandan çıktılar. Kör Mahsun, görmeyen gözleriyle denize doğru bakarken, masanın üzerindeki o küçük ama ağır metalin varlığını ruhunda hissediyordu.
Kör Mahsun'un o sessiz ve derin huzurundan ayrılan Vuran ve Refik Dayı, rotayı şehrin eski sanayi bölgesindeki, pas kokan o devasa hangara kırdılar. Burası, alemde ismi duyulduğunda insanların ensesinin ürperdiği Makas Sani'nin krallığıydı. Sani, öyle lüks ofislerde, deri koltuklarda oturmazdı; o, gürültünün ve metalin tam kalbinde, her şeyi kendi elleriyle kesip biçmeyi seven eski tüfeklerdendi.
"Hangarın İçindeki Dev"
Hangarın ağır paslı kapısı gıcırdayarak açıldığında, içeriye sızan ışık toz bulutlarını dans ettirdi. İçeride devasa metal makaslar, kesme tezgahları ve hurda yığınları vardı. Sani, üzerinde yağ lekesi olan tulumuyla, elindeki küçük bir makasla deri bir parçayı düzeltiyordu. Adım seslerini duyunca başını kaldırdı, yüzündeki derin yara izi o loş ışıkta daha da belirginleşti.
Makas Sani: (Sesi, sanki iki metal birbirine sürtüyormuş gibi kalındı) "Ooo... Vuran kardeşim, Refik kardeşim! Şeref verdiniz paslı yuvama. Ayaklarınıza sağlık."
Vuran: (Sani'nin yanına varıp omzuna vurdu) "Eyvallah Sani kardeşim. Şerefi biz senin gibi bir ustanın yanında buluruz. Bakıyorum da yine elinden iş düşmüyor."
Refik Dayı: "Sani, bu yaştan sonra hala tulumla mı geziyorsun be kardeşim? Şöyle temiz bir takım elbise giyip koltukta otursan ya."
Makas Sani: (Hafifçe güldü, dişleri parladı) "Biz koltukta oturursak ruhumuz paslanır Refik. Bizim ekmeğimiz bu metalin, bu derinin arasındadır. Hadi, geçin şu köşeye. Çırak! İki tane şekerli kahve yap abilerine, hemen!"
"Şekerli Kahve ve Acı Muhabbet"
Hangardaki eski bir masanın etrafına geçip oturdular. Kahveler geldiğinde, buharı yükselen o tanıdık koku, metal kokusuna karıştı.
Vuran: "Afiyet olsun. Sani kardeşim, şehirde rüzgar çok sert esiyor biliyorsun. İhsan içerdeyken biz de boş durmuyoruz. Kiminle yol yürüyeceğiz, kimin ipini keseceğiz karar vermemiz lazım."
Makas Sani: (Kahvesinden bir yudum alıp gözlerini kıstı) "Sormana bile gerek yok Vuran. O Ercüment denilen şerefsizin ne mal olduğunu hepimiz biliyoruz. O herif ne racon bilir, ne de yol. Sadece güce tapar, gücü gidince de her şeyi satar. Benim dükkanıma bile göz dikmişti bir ara, 'bize çalış' diye haber yolladı. O gün makasımın ağzını onun için biledim."
Refik Dayı: "Herif resmen kudurdu Sani. Cezaevi baskınından sonra her tarafı ateşe verdi. Ama unuttuğu bir şey var; bu ateş önce onu yakacak."
Makas Sani: "Yaksın be Refik, yaksın! O şerefsiz cezasını en ağırından çekecek. İhsan Aslanlı gibi bir adamın kanını dökmeye kalkmanın bedeli, öyle sadece mermiyle ödenmez. Ben onun cezasını bizzat keserim, hem de hiç acımadan. Benim makasım ne deriler kesti, onun gibi bir serserinin defterini dürerken hiç zorlanmaz."
"Masadaki Keskin Mühür"
Vuran, kahvesini bitirip fincanı tabağına sessizce bıraktı. Gözleri Sani'nin ellerindeki o paslı ama keskin makaslara takıldı. Yavaşça elini ceketinin iç cebine attı. Diğer mekanlarda yaptığı gibi, o pürüzsüz ve ağır dokuz milimetre mermiyi masanın ortasına bıraktı.
Mermi, hangarın metalik yankısında "tınn" diye bir ses çıkardı.
Vuran: (Sesi, hangarın içindeki gürültüyü kesecek kadar netti) "Sani kardeşim, senin sözün bizim için senettir. Bu mermi burada dursun. Ercüment'in ipini kimin keseceği belli ama bu kurşun bizim İhsan'la olan bağımızın mührüdür. İhsan ayağa kalktığında, onun yanında duranlarla birlikte yürüyeceğiz."
Makas Sani: (Mermiyi eline alıp inceledi, hafifçe sırıttı) "Bu mermi benim tezgahımda daha da parlar Vuran kardeşim. İçiniz rahat olsun. Ercüment denilen o mikrobun bu şehirde artık nefes alacak yeri kalmadı. İhsan uyansın, gerisini biz hallederiz."
Vuran ve Refik Dayı, hangarın o ağır kapısından çıkıp arabalarına doğru yürürken; Makas Sani, elindeki mermiyi havaya fırlatıp tutuyor ve zihninde Ercüment'in defterini çoktan kapatıyordu.
Makas Sani'nin paslı hangarından çıkan Vuran ve Refik Dayı, şehrin kirli havasını ciğerlerine çekerek arabaya bindiler. Görev tamamlanmıştı; İstanbul'un kilit isimlerine mühür vurulmuştu. Vuran, direksiyonu sahil yoluna kırarken cebinden telefonu çıkarıp İmran Baba'yı aradı.
"Yoldaki Haber: İmran Baba Hattı"
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra İmran Baba'nın o vakur sesi duyuldu. Baba, o sırada siyah limuzininin arka koltuğunda, Raci Sırhan ile buluşacağı restorana doğru yol alıyordu.
Vuran: "Baba, ellerinden öperim. Biz turu tamamladık. Seyyat, Abni ve Sani... Hepsiyle görüştük, mermiyi masaya bıraktık. Hepsi İhsan'ın uyanmasını bekliyor, tarafını seçen seçti."
İmran Baba: "Eyvallah aslanım, güzel iş çıkardınız. Şimdi sıra bende. Ben de şu an Raci evladımızın yanına geçiyorum. Şehrin tansiyonunu biraz düşürelim, adaleti yerini bulduralım. Siz hastaneye, İhsan'ın yanına geçin, gerisini ben hallederim."
Vuran: "Allah işini rast getirsin baba, haber bekliyoruz."
"Raci Sırhan ve İmran Baba: Devlerin Buluşması"
Boğaz'a nazır, sadece özel misafirlerin alındığı ultra lüks bir restoranda, Raci Sırhan tek başına yemek yiyordu. Önünde kuş sütü eksik bir sofra, arkasında ise heykel gibi duran korumaları vardı. Kapıda İmran Baba belirdiğinde korumalar yolu açtı. Raci, gelenin kim olduğunu görünce istifini bozmadı, oturduğu yerden hafifçe gülümsedi.
Raci Sırhan: "Hoş geldin İmran. Şereflendirdin soframızı."
İmran Baba ağır adımlarla masaya yaklaştı. Raci, adet yerini bulsun diye ayağa kalktı, İmran Baba'nın elini sıktı; bu, iki güç odağının birbirine olan sessiz saygısının göstergesiydi.
İmran Baba: "Hoş bulduk Raci. Sofra zengin ama İstanbul'un tadı tuzu kaçmış, farkında mısın?"
Raci Sırhan: (Sandalyeyi işaret ederek) "Otur baba, bir kahve içelim. İstanbul hep böyleydi, bir gün durulur, bir gün bulanır. Sen neden yollara düştün bu yaşta?"
"Eski Dostlar, Yeni Kararlar"
İmran Baba, kahvesinden bir yudum alıp doğrudan Raci'nin gözlerinin içine baktı.
İmran Baba: "Bak Raci, biz eski topraklarız. Ferdi Baba bizim kadim dostumuzdu, bu şehre emeği büyüktü. İhsan da onun sadece sağ kolu değil, evladı gibiydi, emanetiydi. Şimdi o emanet hastanede yaşam savaşı veriyor, sokaklar ise sahipsiz köpeklerin dalaşına dönmüş."
Raci Sırhan: "Ercüment biraz ipin ucunu kaçırdı, kabul ediyorum. Ama İhsan da fazla göze batmıştı."
İmran Baba: "Göz batmak ayrı, kalleşlik ayrı Raci. Ercüment denilen o serseri raconu çiğnedi. Şimdi senden istediğim şudur; yarınki mahkeme... İhsan'ın serbest kalması için gereken düğmeye basılsın. Bu kaosun durması için İhsan'ın sokakta olması şart."
Raci Sırhan arkasına yaslandı, tespihini eline aldı. Bir süre denizi izledi. İmran Baba'yı kırmak, İstanbul'un temellerini sarsmak demekti.
Raci Sırhan: (Sesi kararlı) "Pekala İmran, senin hatırın benim için emirdir. Yarınki mahkemede İhsan'ın serbest kalması garanti, dosyayı temizlettim say. Ercüment'e gelince... Onun zaten kaçacak deliği kalmadı. Kendi kazdığı kuyuya düşecek. Ama İhsan'a söyle; uyandığında bu şehrin bir tane Reisi olduğunu unutmasın."
İmran Baba: (Gülümseyerek ayağa kalktı) "İhsan haddini bilir Raci. Ama adaletin şaştığı yerde, İhsan'ın kendi adaletini yazmasına da kimse engel olamaz. Eyvallah."
İmran Baba restorandan çıkarken, Raci Sırhan masadaki merminin hayalini kuruyordu. Savaşın rengi artık belli olmuştu.
