54. bölüm · Hesap Günü
53. BÖLÜM: KOĞUŞTA BAYRAM HAVASI
B-7 koğuşunun ağır demir kapısı, öğleden sonra güneşinin vurduğu tozlu koridorda büyük bir gürültüyle açıldı. İhsan, gardiyanların arkasından odaya girdiğinde elleri boştu ama peşinden gelen iki gardiyanın ellerindeki büyük, ağır poşetleri gören koğuştakiler bir an duraksadı. Ortamda anında bir kebap kokusu, taze baklavanın şerbetli rayihası ve kaliteli tütünün keskin kokusu yayıldı.
İhsan, yüzünde görüşmeden kalan o vakur ama hafif çakırkeyif ifadenin izleriyle koğuşun ortasına geçti. Ceketini ranzasına fırlatıp masayı işaret etti.
"Yükte Hafif, Pahada Ağır"
Gardiyanlar poşetleri masanın üzerine bırakıp kapıyı tekrar kilitlediler. Koğuştakiler, sanki bir hazine sandığı açılmış gibi masanın etrafına toplandı. Merdan, hemen İhsan'ın yanına gelip koluna girdi, endişeli gözlerle abisini süzdü.
Merdan: "Abi, gözünü seveyim iyisin değil mi? Müdürün odasına gittin, iki saattir dönmedin. Biz burada vukuat var diye kurdukça kurduk."
İhsan: (Merdan'ın omzuna hafifçe vurdu) "Çok şükür Merdan, iyiyim. Vukuat değil, vefa ziyaretiydi. Hadi, ne dikiliyorsun? Geç masanın başına, ne istiyorsan, neye hasret kaldıysan al."
Merdan: "Valla abi, şu kokuyu duyunca insanın aklı yerinden oynuyor. Bunlar ne böyle? Adana, Urfa, fıstıklı baklava... Sigaralar bile kaliteli."
"Sessiz Racon, Gürültüsüz Ziyafet"
Koğuşun gençleri, İhsan'ın "başlayın" işaretini beklerken, İhsan masadaki her şeyi tek tek inceledi. Dışarıdaki dostlarının gönderdiği bu "ikramlar", aslında sokağın hala onun arkasında olduğunun bir kanıtıydı.
İhsan: (Sesi koğuşta yankılandı) "Bakın buraya! Bugün bayramınız olsun. Ne istiyorsanız yiyin, sigaranızı tüttürün. Rakı da getirecektim, niyetimiz vardı ama malum; nizamiyetin duvarı rakıya geçit vermedi. Ama bu sofra da size yeter. Tek bir şartım var; gürültü çıkarmayın, gardiyanları başımıza dikmeyin. Sessizce, efendice doyun."
Genç Mahkumlar: "Allah razı olsun İhsan Abi! Sağ ol, var ol! Senin namın yeter abi!"
İhsan: "Siz de sağ olun aslanlarım. Afiyet şifa olsun."
"Beton Arasında İnsanlık"
İhsan, ranzasına çekilip bir sigara yaktı. Merdan, bir tabak kebap ve birkaç dilim baklavayı yanına getirip İhsan'ın yanına oturdu. Koğuşta neşeli bir uğultu yükselirken, İhsan dumanı ciğerlerine çekip dışarıdaki o karmaşık planı düşünüyordu. Mahsun ve Sani'nin getirdiği bu ziyafet, aslında yaklaşan fırtınanın sessiz uyarısıydı.
Merdan: "Abi, Mahsun ve Sani gelmiş diyorlar aşağıda... Doğru mu?"
İhsan: (Gözlerini kısarak dumanın ardından baktı) "Doğru. Gelmişler, sofrayı kurmuşlar. Sokağın selamını getirdiler Merdan. Ama o selamın içinde sadece dostluk yok, bir de büyük bir hesap var. Biz burada karnımızı doyururken, dışarıda birileri acıkmaya başlamış bile."
Merdan: "Ercüment mi abi?"
İhsan: "Ercüment, Raci, ötekiler... Hepsi aynı sofranın kurdu. Ama bizim soframızda haram yok Merdan. Biz helalinden savaşıp, helalinden kazanacağız. Hadi ye yemeğini, soğutma."
Koğuşta kaşık sesleri, iştahla yenen yemeklerin gürültüsü ve İhsan Aslanlı'nın o gölge gibi üzerlerine çöken ağır otoritesi vardı. O gece B-7 koğuşu, betondan bir hücre değil, sokağın tam kalbi gibi atıyordu.
İhsan, koğuştaki şenliğin ortasında tek başına ranzasında otururken, yaktığı sigaranın dumanı gözlerini hafifçe yaşarttı. Masadaki o büyük ziyafet, aslında sokağın ona "biz hala buradayız" demesiydi. Ama zihni o anın çok ötesindeydi.
"Beni bu betonun arasına Ercüment attı," diye mırıldandı kendi kendine. "Ferdi Baba'yı da o kalleşçe kopardı bizden. Şimdi sıra bende, biliyorum." Mahkumların, ekmeği bölüşürken attıkları kahkahalara, o çocuksu sevinçlerine baktı. O gülüşler, İhsan'ı aldı, 1994'ün o karlı ve dumanlı şubat sabahına götürdü.
GEÇMİŞ | ŞUBAT 1994 - ONURLU BİR ADAM
Gecekondunun içindeki soba çıtır çıtır yanıyor, evin her köşesine o huzurlu sıcaklık yayılıyordu. On yaşındaki İhsan, babasının boks eldivenlerini parlatırken heyecanla babasına baktı.
İhsan: "Baba, bu maçı da alacaksın değil mi? Yani o herifi yine ringe gömeceksin?"
İlyas: (Gülümseyerek oğlunun saçlarını karıştırdı) "Tabii ki alacağım aslanım. Sadece ben kazanmayacağım; sen, annen, hepimiz kazanacağız. Bu yumruklar sadece rakibe değil, bu hayatın zorluğuna iniyor."
Annesi, geride sessizce kocasına ve oğluna bakıyordu. Gözlerinde hem büyük bir gurur hem de bitmek bilmeyen bir endişe vardı. İlyas, ceketini omuzlarına attı.
İlyas: "Ben bir dışarı çıkıyorum, havayı bir koklayayım. Hazırlanın, akşama şenlik var."
Kapıdaki Gölge
İlyas kapıyı açtığında, Şubat ayının o dondurucu ayazı yüzüne vurdu. Yerler bembeyazdı. Evinin tam önünde, bu mahallede pek sık görülmeyen, lüks ama karanlık bir araba duruyordu. Aracın kapıları açıldı ve içinden takım elbiseli, yüzleri mermer gibi soğuk iki adam indi.
Adam: "Nasılsınız İlyas Bey?"
İlyas: (Ellerini ceplerine soktu, duruşunu bozmadı) "İyiyim sağ olun. Hayırdır? Bu karda kışta yolunuzu mu kaybettiniz?"
Adam: "Yok, tam adresine geldik. Biraz konuşabilir miyiz?"
İlyas: "Tabii, buyurun konuşalım. Ne var?"
Adam: (Gözüyle arabayı işaret ederek) "Arabada konuşsak daha iyi olmaz mı? Hava soğuk, mevzu sıcak."
İlyas: (Olduğu yerden santim kımıldamadı. O an bir şey yapmak isteseler, ikisinin de ağzını burnunu orada kıracağını biliyordu; öyle bir heybeti vardı) "Ne söyleyecekseniz burada söyleyin. Bizim kimseden gizlimiz saklımız yok. Buyur, meydan burası."
"Dinçer Beyinizin Ne Dediği Umrumda Değil!"
Adam, İlyas'a bir adım daha yaklaştı. Sesi alçaldı ama tonundaki o tehditkar teklif buz gibiydi.
Adam: "Dinçer Bey bu geceki maçı kaybetmenizi istiyor İlyas Bey. Karşılığında hayatınız boyunca görmediğiniz bir meblağ söz konusu."
İlyas: (Kaşlarını çattı) "Ama patron aynısını söylemiyor? Bizim anlaştığımız kural bu değil."
Adam: "Boş ver patronu. Dinçer Bey diyor ki-"
İlyas: (Sözünü bıçak gibi kesti) "Dinçer Beyinizin ne dediği benim zerre kadar umrumda değil! Git o patronuna söyle, İlyas Aslanlı yumruğunu satmaz. Ben o ringe ekmek parası için çıkıyorum, onurumu pazara çıkarmak için değil. Şimdi hadi, bas git mahallemden!"
Adamlar bozulmuştu. Araca binmeden önce biri son kez dönüp İlyas'a baktı.
Adam: "İki katı para kazanacaktınız İlyas Bey. Büyük bir şansı ellerinizle ittiniz. Bunun geri dönüşü olmaz, bilesiniz."
İlyas: (Kararlı bir sesle) "Gerek yok. Bizim boğazımızdan haram geçmez. Hadi ikile!"
GÜNÜMÜZ | B-7 KOĞUŞU
İhsan, sigarasının külünü yere silkti. Babasının o günkü dik duruşu, bugün onun bu hapishanede neden eğilmediğinin tek sebebiydi. Ercüment ve onun gibiler, İlyas Aslanlı'nın o gün kabul etmediği o karanlık teklifin bugünkü mirasçılarıydı.
İhsan: (Kısık sesle) "Babam satmadı... Ben de satmayacağım. O gün o parayı almayan el, bugün sizin boğazınızı sıkacak."
Merdan, abisinin o uzaklara dalmış gözlerine bakıp sessizce yanından geçti. İhsan için o karlı Şubat sabahı, intikamın başladığı asıl gündü.
İhsan, koğuşun gürültüsünden tamamen kopmuş, sırtını soğuk betona yaslamış halde o geceyi yeniden yaşıyordu. Gözlerinin önünde dumanlı bir ring, kulağında ise otuz yılı geçse de susmayan o tezahürat sesleri vardı. 1994'ün o uğursuz gecesi, İhsan'ın çocukluğunun bittiği, kaderinin ise kanla yazılmaya başladığı geceydi.
GEÇMİŞ | 1994: RİNGDEKİ ASLAN VE KARANLIK NAMLU
Küçük İhsan, tüplü televizyonun tam önünde, yere bağdaş kurmuş oturuyordu. Gözlerini ekrandan bir saniye bile ayırmıyordu. Mutfakta annesi Feride, bir yandan sofrayı topluyor bir yandan da kulağı televizyonda, kocasının her darbesinde yüreği ağzına gelerek iş yapıyordu.
Küçük İhsan: "Hadi baba! Vur aslan babam! Bak, herif sendeliyor baba, bastır!"
Ekrandaki İlyas Aslanlı, dev gibi bir adamın karşısında adeta bir fırtına gibi esiyordu. Ter damlaları ringin zeminine saçılıyor, her yumruk sesi odanın içinde yankılanıyordu. İlyas, gündüz kapısına gelen o iki adamın teklifini elinin tersiyle itmiş olmanın verdiği o vakur öfkeyle dövüşüyordu. Sol kroşesi rakibin çenesinde patladığında, rakip dev bir çınar gibi yere serildi.
"Ondokuz, Yirmi... Şampiyon!"
Hakem hemen araya girdi, İlyas'ı köşeye gönderdi ve yere serilen adamın başında saymaya başladı. Küçük İhsan, televizyonun camına yapışmış, hakemle birlikte bağırıyordu.
Hakem: "1... 2... 3... 4... 5..."
Küçük İhsan: "Kalkamaz baba! O yumruk adamı bitirdi, kalkamaz!"
Hakem: "6... 7... 8... 9... 10! Nakavt!"
Hakem, İlyas'ın yanına gidip o nasırlı, dev elini havaya kaldırdı. Salonda kıyamet kopuyordu. İlyas, yorgun ama gururlu bir gülümsemeyle kameraya, yani oğluna ve karısına baktı. Ekranın öbür ucundaki küçük İhsan, yumruklarını havaya dikmiş, odanın içinde zıplıyordu.
Küçük İhsan: "Kazandı! Annem bak, babam yine devirdi hepsini! Şampiyon benim babam!"
"Kırılan Camlar ve Susmayan Çığlık"
Tam o anda, zaferin en zirve noktasında, televizyonun cızırtılı hoparlöründen boğuk bir "pat" sesi duyuldu. İlyas'ın o mağrur duruşu bir anda sarsıldı. Beyaz boks şortunun tam göğüs hizasında, önce küçük bir leke belirdi, sonra o leke hızla büyüyerek kızıl bir çiçeğe dönüştü. İlyas, ne olduğunu anlamadan, elleri hala havadayken dizlerinin üzerine çöktü ve yüzüstü ringin tozlu zeminine serildi.
Hakem: "Ambulans! Çabuk bir ambulans çağırın! Silahı gördünüz mü? Tutun şunu!"
Mutfaktan gelen o neşeli bulaşık sesleri bir anda kesildi. Feride, elindeki tabağın zemine düşüp bin parçaya ayrılmasını duymadı bile. Islak elleri yanlarına düştü, gözleri televizyondaki o kanlı görüntüye kilitlendi.
Feride: (Gırtlağından yırtılan bir acıyla) "İLYAAAAAAS! Hayır, hayır İlyas kalk! İhsan, babana bakmıyorlar, baban kalkmıyor İhsan!"
Küçük İhsan, az önce sevinçle vurduğu televizyon camına bu sefer korkuyla dokundu. "Baba?" diye fısıldadı. "Baba kalk, şaka yapıyorsun değil mi?" Ama İlyas Aslanlı'nın o gün ringde dökülen kanı, sadece bir hayatı değil, bir ailenin huzurunu da sonsuza dek alıp götürmüştü.
GÜNÜMÜZ | B-7 KOĞUŞU
İhsan, sigarasının parmaklarını yakmaya başladığını hissedince irkilerek bugüne döndü. Koğuştakiler hala yemek yiyor, gülüyorlardı. Gözlerini kapattı. O gün ringde babasını vuran silahın tetiğini çeken elin sahibiyle, bugün onu bu dört duvar arasına tıkan elin sahibi aynıydı: Ercüment ve onun kalleş düzeni.
İhsan: (Dişlerini sıkarak) "O kan o gün yerde kaldı baba... Ama bugün o hesabı kapatmaya andım olsun."
