49. bölüm · Hesap Günü
48. BÖLÜM: KURDUN GÖLGESİ
İstanbul'un üzerine gri, kirli bir öğlen güneşi çökmüştü. Boğaz'ın kenarında, yüksek duvarlarla çevrili, yeni taşınılan o lüks villanın bahçesinde kuş sesleri değil, telsiz cızırtıları ve ağır bir gerilim vardı. Bahçenin her köşesinde, elleri tetikte bekleyen takım elbiseli, kulaklıklı adamlar volta atıyordu. Ercüment, villanın geniş terasında, önündeki kahvaltılıklara dokunmadan denize bakıyordu. Yüzü çökmüş, gözlerinin altı morarmıştı.
Şişko Erkan, elinde bir deste kağıtla terasın merdivenlerini gıcırdatarak çıktı. Öfkeliydi, terlemişti ve her halinden bıkkınlık akıyordu. Sandalyeyi gürültüyle çekip abisinin karşısına oturdu.
"Sahibi Sustu, İti Kaldı!"
Erkan: (Masaya elini vurarak) "Abi, vallahi billahi şirazemiz kaydı artık! Bak öğlen oldu, güneş tepemizde ama biz şu villanın içine hapsolduk. İhsan'ı dört duvar arasına gömdük, 'iş bitti, İstanbul bizimdir' dedik; ama dışarısı daha beter cehenneme döndü. Sahibini susturduk abi, kaldı iti! O Vuran denen piç, dün gece bizim Pendik'teki antrepoyu da patlatmış. İki adam hastanelik, malların yarısı küle dönmüş!"
Ercüment, kahvesinden bir yudum alıp fincanı porselen tabağa ağır ağır bıraktı. Kardeşine baktığında gözlerinde korkuyla karışık bir nefret vardı.
Ercüment: "Sen hala olayı anlamamışsın Erkan... 'İt' diyorsun, küçümsüyorsun. Sen o çocuğu hala sokaktaki sahipsiz köpeklerden biri mi sanıyorsun? O 'it' dediğin çocuk, bugün koca İstanbul'da İhsan Aslanlı'nın namını tek başına sırtlıyor. İhsan içeride betonla konuşuyor sanıyorsun ama yanılıyorsun. O çocuk dışarıda her tetiği çektiğinde, İhsan'ın ismi hapishanenin duvarlarını aşıp sokağın ortasına bayrak gibi dikiliyor."
"Sokaktan Köpek Geçse Tedbir Alacaksın!"
Erkan, abisinin bu kadar "teslimiyetçi" konuşmasına sinirlenerek öne eğildi. Sesi kısıktı ama hırıltılıydı.
Erkan: "Ne demek istiyorsun abi? Ne yapalım yani? Bir tane çocuk, yanına almış o Sipsi denilen serseriyi, koskoca Ercüment'in düzenine çomak mı sokacak? Biz bu sokağın kurdu değil miyiz?"
Ercüment: (Sertçe kardeşinin kolunu tuttu) "Kurduyduk Erkan! Ama şimdi karşımızda ölümü göze almış bir ordu var. Bak bana bak! Artık kimseyi, ama kimseyi küçümsemeyeceksin. 'Bu çocuktur, bu eskidir, bu güçsüzdür' dönemi kapandı. Bundan sonra bu villanın önünden köpek geçse, o köpeğe bile tedbir alacaksın! Gölgesinden şüpheleneceksin. İmran Baba gibi eski topraklar, o eski kurtlar Vuran'ın arkasında durmaya başlamış. Ferdi Baba'nın hatırına sokağın altını üstüne getiriyorlar."
"Kumpasın Kırılma Noktası"
Erkan: "Ne yapacağız o zaman abi? Oturup Vuran'ın kapıya dayanmasını mı bekleyeceğiz?"
Ercüment: "Beklemeyeceğiz... Raci Reis dün gece aradı. Sesi buz gibiydi. 'Mal gelmezse, fatura sana kesilir' dedi. İhale bizim üstümüze kalıyor Erkan. O yüzden strateji değişiyor. Dışarıda Vuran'ı avlamak için yem atacağız ama asıl darbeyi içeride vuracağız. Erkan, o koğuştaki adamlarımıza haber sal. İhsan'ın o Merdan denen arkadaşı mıdır, ne karın ağrısıysa... Onu devreden çıkaracaklar. İhsan'ın içeride elini kolunu bağlayacağız ki, Vuran dışarıda sahipsiz kalsın. Bir adamın canını yakmak istiyorsan, en sevdiği yerden vuracaksın."
Ercüment ayağa kalktı, terasın demirliklerine tutunup denize doğru bağırdı:
Ercüment: "Bana bak Erkan! Bu güneş batmadan o sevkiyatın güvenliği sağlanacak. Vuran'ın kafasına ödül koydum, sokağa yay. Kim o iti getirirse, İstanbul'un anahtarını vereceğim ona. Hadi, dikilme başında, gereğini yap!"
Erkan, abisinin gözlerindeki o deliliği görünce yutkunup geri çekildi. Gündüz vaktiydi, güneş parlıyordu ama her ikisi de biliyordu ki; İhsan Aslanlı ve Vuran Yürekli'nin gölgesi, o güneşten çok daha karaydı ve her an üzerlerine çökmek üzereydi.
Güneş tepede olmasına rağmen villanın bahçesindeki hava, Ercüment'in yüzü kadar donuk ve kasvetliydi. Terasın mermer zemininde yankılanan ayak sesleri, yaklaşan yeni bir fırtınanın habercisi gibiydi.
"İstanbul'un Tapusu Kimde?"
Erkan, abisinin "İstanbul'un anahtarını vereceğim" sözü üzerine duraksadı. Yüzünde hem bir korku hem de gerçekçi bir ifade vardı.
Erkan: "Abi... İstanbul'un anahtarını vereceğim diyorsun da, bu şehrin tapusu belli. Raci Sırhan varken anahtarı kim ne yapsın? Adam İstanbul'un tek Reisi. Bizim dağıtacağımız anahtar ancak kapıcılara geçer."
Ercüment, bir an durdu. Ceketinin yakasını düzeltti, gözlerini kısarak kardeşine baktı. Sesindeki o kibirli ton, yerini Raci Sırhan isminin verdiği o ağır ciddiyete bırakmıştı.
Ercüment: "Biliyorum Erkan... Haddimizi de biliriz, sahibimizi de. Bugün zaten Raci Reis ile görüşeceğim. Masada hesaplar verilecek, yeni mizanlar kurulacak. Ama o masaya elim boş, başım eğik gidemem. Vuran dışarıda cirit attıkça, İhsan içeride nam saldıkça Raci Reis bizi bu anahtarla beraber kapının önüne koyar."
"Tongaya Düşmezler"
Ercüment sofradan ağır adımlarla kalktı. Odasına geçip üzerine o jilet gibi keskin, koyu lacivert takım elbisesini giydi. Aynada kendine baktı; sakal tıraşı kusursuzdu ama gözlerindeki huzursuzluk geçmemişti. Aşağıya indiğinde, siyah zırhlı makam aracı kapının önünde çalışır vaziyette bekliyordu.
Arabanın kapısına varmadan durdu, arkasından gelen Erkan'a döndü.
Ercüment: "Bak Erkan... Dışarıda pusu falan kurmaya kalkmayın şimdilik. Vuran ve yanındakiler uyanık adamlar. Öyle sıradan tongaya düşmezler, onları açık alanda yakalayamazsınız. Pusu kuracağız derken kendiniz paket olmayın."
Erkan: "Eee ne yapacağız o zaman abi? Adamlar bizi her gece buduyor."
Ercüment: (Sesi hırıltılı bir hal aldı) "Asıl infaz içeride olacak Erkan... Hapishanedeki mevzu kesinleşecek. İhsan o betonların arasından sağ çıkamayacak ki, dışarıdaki kolu kanadı kırılan Vuran da teslim olsun. Sen koğuştakileri sıkıştır, geceye kadar o iş bitsin. Ben şimdi çıkıyorum, Raci Reis ile görüşmeden önce şu liman işlerini bir kontrol edeyim."
"Yolun Karanlığı"
Ercüment, korumasının açtığı kapıdan arabasına bindi. Deri koltuğa yaslandığında cebinden gümüş bir tabaka çıkarıp bir sigara yaktı.
Ercüment: (Şoföre) "Sür... Ama çevre yolundan gitme, sahil hattından devam et. Şehri biraz izleyelim, bakalım hala bizim mi, yoksa İhsan'ın gölgesi mi çökmüş her yere."
Siyah camlı araç, villanın ağır demir kapısından süzülerek çıktı. Ercüment, İstanbul'un karmaşık trafiğine karışırken aklında sadece iki şey vardı: Raci Sırhan'ın buz gibi bakışları ve İhsan Aslanlı'nın hapishane koğuşunda akacak olan kanı.
Makam aracı sahil yolunda hızlanırken, Ercüment camdan dışarıya baktı. Sokaklardan geçen her insanda, her köşede bekleyen gölgede Vuran'ı görüyor gibiydi. Kendi kendine mırıldandı: "Susturacağız sizi... Ya kanla, ya betonla."
Ercüment'in siyah makam aracı, Raci Sırhan'ın şehirden izole, adeta bir kaleyi andıran malikanesinin önünde durdu. Ercüment araçtan indiğinde, Ocak ayının o dengesiz havası yüzüne çarptı. Raci Sırhan, malikanenin geniş bahçesinde, etrafı ısıtıcılarla çevrili bir masada tek başına oturuyordu. Önünde dumanı tüten bir çay, elinde ise eski bir tespih vardı.
Ercüment ceketini ilikleyerek masaya yaklaştı. Raci, başıyla "otur" işareti verdi.
"İnsan Gibi Hava"
Raci: (Gözlerini uzaklara dikerek) "Bak şu havaya Ercüment... Ocak ayındayız ama güneş sanki Nisan'daymışız gibi vuruyor. Sonra bir bakıyorsun, beş dakika geçmeden bıçak gibi bir ayaz kesiyor ortalığı."
Ercüment: "Öyle Reis, dengesi şaştı dünyanın. Ne giyeceğimizi, nasıl duracağımızı şaşırdık."
Raci: (Tespihini şaklatarak) "Hava dediğin aynı insan gibidir Ercüment. Bir bakarsın sıcak kanlıdır, dost görünür; bir bakarsın en zayıf anında dondurur adamı. İnsanın da havasına güvenmeyeceksin, gökyüzünün de. Sen söyle bakalım, senin havalar nasıl? Sokakta fırtına koptuğu söyleniyor."
"Vuran'ın İpi"
Ercüment yutkunarak konuya girdi. Vuran'ın son üç aydır yaptığı baskınlar artık saklanamaz hale gelmişti.
Ercüment: "Reis, o Vuran denilen çocuk... İhsan'ın gölgesi gibi her yerden çıkıyor. Adamlarımı sindirdi, sevkiyatları taciz ediyor. Müsaade et, bu gece ocağını söndüreyim. İpinin çekilme vakti geldi de geçiyor."
Raci: (Çayından bir yudum alıp bardağı tabağına sessizce bıraktı) "Henüz değil Ercüment. Ortalık çok karışık, her köşe başında bir polis ekibi, her sokakta bir devriye var. Şimdi büyük bir gürültü koparırsan, o polisleri kendi kapımıza çağırırsın. Ama sakın gevşeme... Eğer gelirlerse, eğer sana saldırırlarsa cevabını misliyle ver. Korkma, savunmanı güçlü kur. Benim kalemim kırılmadan kimse sana dokunamaz."
"Kökten Çözüm"
Ercüment kaşlarını çattı. Raci'nin bu "bekle ve gör" politikası onu huzursuz ediyordu.
Raci: "Bak evlat... Sen meseleyi sadece şahıslar sanıyorsun. Ferdi Baba öldü, yerine İhsan geldi. Yarın İhsan ölür, yerine Vuran gelir. Vuran'ı indirirsin, sokağın kuytusundan mutlaka yeni biri çıkar. Bu bir silsiledir, kan aktıkça damar yenilenir."
Ercüment: (Masaya doğru hafifçe eğilerek) "İyi de abi, o zaman biz hep birilerinin gelmesini mi bekleyeceğiz? Bu sorunu kökten halletmek gerekmiyor mu? Ağacı budamak yetmez, kökünü kurutmak lazım. İhsan içeride, Vuran dışarıda... Eğer ikisini aynı anda bitirmezsek, biz bu sokakta rahat nefes alamayız."
Raci: (Sinsi bir gülümsemeyle Ercüment'e baktı) "Kökü kurutmak için doğru toprağı bulman lazım Ercüment. Acele eden kurt, avını midesine değil, sırtına alır. Sen dediğimi yap; savunmanı kur, İhsan'ın içerideki nefesini kes, Vuran'ın da dışarıda hata yapmasını bekle. Hata yaptıkları an, bütün o silsileyi tek bir mermiyle bitiririz."
"Son Uyarı"
Raci ayağa kalktı, Ercüment de hemen onunla beraber toparlandı. Raci, Ercüment'in omzuna elini koyup sıktı. Parmaklarının gücü, Ercüment'e kimin efendi olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Raci: "Şimdi git... Limandaki işlerin başında dur. Ve unutma, Ocak güneşine aldanıp ceketini çıkarma; ayazı ne zaman vuracağı belli olmaz."
Ercüment başıyla selam verip bahçeden ayrılırken, Raci Sırhan arkasından bakıp tespihini çekmeye devam etti. Raci için İhsan da Ercüment de sadece birer piyondaydı; ve o, satranç tahtasını her zaman en sondan izlemeyi severdi.
