72. bölüm · Hesap Günü
71. BÖLÜM: KALEMİN KIRILMADIĞI GÜN
Hastanenin o keskin dezenfektan kokusu, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yerini barut ve takım elbise kumaşının o ağır kokusuna bırakıyordu. İhsan Aslanlı, yatağının kenarında oturmuş, günlerdir üzerinde olan o soluk hastane önlüğünden kurtulmuştu. Vuran'ın getirdiği kömür karası takım elbiseyi üzerine geçirdiğinde, aynadaki yorgun ama keskin yüzüne baktı. Artık İhsan Aslanlı geri dönüyordu.
"Koridordaki Karşılaşma"
Odanın kapısı açıldı; dışarıda nöbet tutan iki asker içeriye işaret verdi. İhsan, ceketinin düğmesini ilikleyip dik bir duruşla dışarı adım attı. Tam o sırada, koridorun karşı ucunda tekerlekli sandalyede götürülen, her yanı sargılı birini gördü. Bu, cezaevindeki o kanlı gecede İhsan'a gelen bıçağın önüne kendini atan Merdan'dı. Merdan iyileşmişti ama gideceği yer yine o dört duvardı; jandarmalar onu cezaevine geri götürmek için hazırlık yapıyordu.
İhsan Aslanlı: (Askerlere dönerek) "Komutanım, iki dakika müsaade edin. Bu aslan parçası benim canımı kurtardı, bir helalleşelim."
Askerler birbirine baktı, İhsan'ın o sarsılmaz duruşu karşısında hafifçe başlarını sallayıp geri çekildiler.
"Can Borcu ve Söz"
İhsan, Merdan'ın yanına kadar yürüdü ve önünde hafifçe eğildi. Merdan, solgun yüzüyle gülümsedi; gözlerinde sadakatin o saf ışığı vardı.
İhsan Aslanlı: "Bak hele bizim aslana... Ayakta duracak halin yok ama gözlerin hala çakmak çakmak. Merdan, sen o gece benim için kendini bıçağın önüne attın ya... Ben bu iyiliğini, bu delikanlılığını asla unutmayacağım. Sen artık benim öz kardeşimsin."
Merdan: (Kısık bir sesle) "Feda olsun reisim... Senin canın sağ olsun da, biz gerekirse bin kere daha yatarız o bıçağın altına."
İhsan, Merdan'ın omzuna elini koydu ve kulağına doğru eğilerek, sadece onun duyabileceği bir tonda fısıldadı:
İhsan Aslanlı: "Merak etme evlat, bu hastane odasından sonra o beton duvarlar sana dar gelecek. Sözüm söz; üç aydan önce çıkacaksın o delikten. Ben dışarıdayken kimse seni orada çürütemez. Şimdi git, başını dik tut."
Merdan'ın gözleri parladı. İhsan Aslanlı bir söz verdiyse, o sözün tutulacağını bu alemde herkes bilirdi. Jandarmalar Merdan'ı asansöre doğru götürürken, Merdan arkasına bakıp başıyla selam verdi.
"Adalete Doğru"
İhsan, derin bir nefes alıp yanındaki askerlere döndü.
İhsan Aslanlı: "Tamamdır beyler, gidebiliriz. Bakalım şu mahkeme salonunda kalemimizi kim kırmış, kim birleştirmiş görelim."
Vuran ve Refik Dayı, hastanenin çıkış kapısında siyah zırhlı araçlarla bekliyorlardı. İhsan, hastanenin otomatik kapısından dışarı adımını attığında, güneş gözlerini kamaştırdı ama o durmadı. Artık önünde ne hastane yatağı ne de cezaevi ranzası vardı; sadece hesaplaşılması gereken bir şehir ve diz çökertilmesi gereken düşmanlar vardı.
Siren sesleri eşliğinde konvoy, İstanbul Adliyesi'ne doğru yola çıktı. İhsan, arabanın camından dışarıdaki şehre bakarken mırıldandı:
İhsan Aslanlı: "Bekle beni İstanbul... Sahibi geldi."
Adliye koridorunun soğuk mermerlerinde yankılanan her adım, İhsan'ın bileklerindeki kelepçenin metalik sesiyle birleşiyordu. Yanındaki iki askerin gölgesinde yürürken, İhsan'ın bakışları duvardaki eski bir saate takıldı ve o an zaman kırıldı. 2026'nın o puslu sabahı, yerini 1998'in kavurucu sıcağına bıraktı.
1998: Omuzda Taşınan Hayat
On dört yaşındaki İhsan, okul forması yerine üzerine geçirdiği eski bir tişörtle sokaklardaydı. Elinde ağır bir su damacanasıyla yokuş yukarı kan ter içinde yürüyordu. Kimse ona hakaret etmezdi; semtin esnafı da sakinleri de bu küçük dev adamın ekmek kavgasını bilirdi. Okuldan çıkar çıkmaz su satmaya başlar, her kuruşu eve götürürdü.
Bakkal Mümtaz: "Yorulmadın mı be aslanım? Bırak o damacanayı, gel bir soluklan."
İhsan (14): "Olmaz Mümtaz Amca... Akşama sofraya katık lazım. Durmak yok bize."
Omuzları ağrısa da yüzünde bir gurur vardı. Eve giderken bakkaldan bir kangal salam aldı. Ne de olsa bugün satış iyiydi, kendine bir ödül verebilirdi.
Issız Bir Ev, Sessiz Bir Ziyafet
Eve girdiğinde içerisi her zamanki gibi deterjan kokuyordu. Annesi yine gündelik temizliğe gitmişti. İhsan, boş odalarda biraz gezindi; babası İlyas Aslanlı'nın duvarda asılı duran boks eldivenlerine baktı. Babası, ringde kalbinden vurulduğundan beri ev daha da sessizleşmişti.
Mutfaktaki ahşap masaya oturdu. Salamı özenle dilimledi, taze ekmeğin arasına koyup büyük bir iştahla yedi. Dramatik bir sessizlik hakimdi; sadece saatin tik takları ve dışarıdan gelen çocuk sesleri... O an dünyanın en mutlu insanı gibi hissetse de, içindeki o eksiklik hep oradaydı.
Karanlığın Çöküşü: İkinci Kurşun
Tam son lokmasını yutarken kapı sertçe çalındı. Gelen kapı komşusu Neriman Abla'ydı; gözleri kan çanağı gibiydi.
Neriman Abla: "İhsan... Evladım... Annen... Temizlik yaptığı evin camını silerken..."
İhsan'ın elindeki ekmek parçası yere düştü. Annesi, babasının ardından tutunduğu tek dal, yüksek bir binanın camından düşüp hayatını kaybetmişti. Önce boksör babası ringin ortasında kalbinden vurulmuştu, şimdi ise annesi beton zeminde can vermişti. O on dört yaşındaki çocuğun kalbi, o gün bir daha iyileşmemek üzere nasır tuttu.
2017: Mahkeme Kapısı
Kelepçelerin birbirine çarpma sesi İhsan'ı tekrar o soğuk koridora döndürdü. Askerler "Geldik" dediğinde, devasa mahkeme kapısının önündeydi. İhsan, derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Bakışları, 1998'deki o yalnız çocuğun bakışlarından çok daha keskindi.
İhsan Aslanlı (İçinden): "Babamı ringde, annemi bir cam kenarında bıraktım... Ama bu sefer değil. Bu sefer kaybetmeyeceğim. Bu mahkemeden ya İhsan Aslanlı olarak çıkarım ya da bu şehri üstüme yıkarım."
Kapılar gıcırdayarak açıldı. İhsan, kelepçeli elleriyle kürsüye doğru yürürken, zihninde hala annesinin temizlediği camların kokusu ve babasının yere düşen kanı vardı.
Adliye koridorundaki uğultu, mübaşirin kapıyı açıp o gür sesiyle bağırmasıyla bıçak gibi kesildi:
"Sanık İhsan Aslanlı! Getirilsin!"
İhsan, iki jandarmanın arasında, bileklerindeki kelepçelerin metalik senfonisi eşliğinde içeri girdi. Salon buz kesti. En ön sırada Vuran, Refik Dayı, Kaya, Kerem ve Artist Faruk adeta bir duvar gibi dizilmişlerdi. Aralarında, nezaretten yeni çıkmış, gözlerinin altı morarmış Sipsi de vardı. Hepsinin gözü İhsan'daydı. Savcı Yarkan'ın koltuğu boştu; yerine vekaleten bakan genç bir savcı dosyaları karıştırıyordu. Raci Sırhan'ın sözü, adliyenin koridorlarında sessizce yürürlüğe girmişti.
"İddianame ve Suçlamalar"
Hakim, gözlüklerinin üzerinden İhsan'a sert bir bakış attı ve önündeki kalın dosyayı açtı.
Hakim: "Sanık İhsan Aslanlı... Hakkındaki iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Silah kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, organize suç örgütü kurmak ve yönetmek... Dahası, kamuoyunda infial yaratan Seyfettin Sarı, yeğeni Mirzo Sarı ve Tepeci Fatih cinayetlerinin azmettiricisi olarak buradasın. Diyecek bir şeyin var mı?"
İhsan, kürsüye bir adım yaklaştı. Kelepçeli ellerini hafifçe kaldırıp hakimin gözlerinin içine dik dik baktı. Sesi, mahkeme salonunun tavanında yankılandı.
İhsan Aslanlı: "Sayın Hakim... Şahsıma yapılan bu yakıştırmalar tamamen vasıfsızdır, hükmü yoktur. Ben hayatım boyunca ekmeğimi taştan çıkardım. Üç cinayet, silah, uyuşturucu... Hele o çete kurma masalı! Hepsi kağıt üzerinde uydurulmuş yalanlardır. Bizim kitabımızda uyuşturucuya yer olmaz, silahı da sadece namusumuzu korumak için biliriz. Bu suçlamaların altı boştur, üstü de yalandır."
"Selin'in Savunması: Zarar Gören Müvekkil"
Selin, siyah cübbesinin önünü ilikleyerek ayağa kalktı. Elindeki dosyayı kürsüye doğru uzattı. Kendinden emin, sesi pürüzsüzdü.
Avukat Selin: "Sayın Hakim, müvekkilim İhsan Aslanlı bugün burada bir sanık olarak bulunsa da, aslında dosyanın asıl mağdurudur. İddia makamının sunduğu 'çete' argümanı tamamen bir kurgudan ibarettir. Ercüment Tücarlı ve kardeşi Erkan Tücarlı, müvekkilimin yasal işlettiği mekanları defalarca basmış, canına kastetmiştir. Müvekkilim zarar veren değil, sistemli bir şekilde zarar görendir! Ercüment Tücarlı, kendi işlediği cürümleri ve şehirdeki karanlık trafiği, toplumda bir ağırlığı olan müvekkilim İhsan Aslanlı'nın üzerine yıkarak kendini aklamaya çalışmaktadır. Asıl burada olması gereken, şu an firari olan Tücarlı kardeşlerdir!"
"Kulisler ve Karar"
Hakim, Selin'in sunduğu ek delillere (belki de Raci'nin "düzenlediği" ifadelere) göz attı. Yanındaki diğer iki hakimle fısıldaşmaya başladılar. Salonda nefesler tutulmuştu. Vuran elini tespihine attı, Refik Dayı hafifçe öne eğildi. Hakimler yaklaşık üç dakika süren o bitmek bilmeyen fısıldaşmanın ardından önlerindeki kağıda bir şeyler yazdılar. Hakim tokmağı eline aldı.
Hakim: "Gereği düşünüldü! Sanık İhsan Aslanlı hakkında ileri sürülen uyuşturucu ve silah kaçakçılığı suçlamalarına dair somut ve inandırıcı delil bulunamadığından, sözü edilen cinayetlerle illiyet bağı kurulamadığından ve mevcut delillerin karartılma şüphesi ortadan kalktığından... Beraatine ve derhal tahliyesine karar verilmiştir!"
"Kelepçelerin Düşüşü"
Tokmağın sesi masaya vurduğunda, jandarma uzman çavuş İhsan'ın bileklerindeki kelepçeyi "çıt" diye açtı. İhsan, serbest kalan ellerini ovuşturdu. Arkada Vuran ve diğerleri sessizce ayağa kalktı. Sevinç çığlığı atmadılar; racon, sessiz bir vakarı gerektirirdi.
İhsan, Selin'e döndü ve hafifçe başıyla selam verdi. Ardından boş savcı koltuğuna, Yarkan'ın olmadığı o masaya baktı.
İhsan Aslanlı: (Kendi kendine, fısıldayarak) "Mahkeme bitti... Şimdi sıra kendi adaletinde."
İhsan, adliye kapısından dışarı çıktığında, güneşin altında bekleyen siyah araç konvoyuna doğru yürüdü. Ercüment için yolun sonu, İhsan için ise İstanbul'un yeniden fethi başlıyordu.
