149. bölüm · Hesap Günü
147. BÖLÜM: SESSIZLIĞIN ÇIĞLIĞI
Selin, ofisindeki masanın başında, önünde bir yığın dava dosyasıyla oturuyordu ama aklı tamamen başka yerdeydi. Gözleri sürekli bilgisayar ekranının köşesindeki saate takılıyordu. Dün gece annesinin mezarındaki o ağır havayı, İhsan'ın uyarılarını ve Buse'nin o anki tedirgin halini düşündü. Telefonunu eline aldı, Buse'nin ismine basıp kulağına götürdü.
Çalıyor... Çalıyor... "Yine mi?" diye mırıldandı Selin, dişlerini sıkarak. Beşinci arayışıydı bu. Cevap yoktu, sadece o sinir bozucu, boşlukta yankılanan çalma sesi.
Selin: (Kendi kendine) "Neredesin kızım sen? Telefonu elinden mi düşürmüyorsun, nedir bu?"
Hızla ayağa kalkıp ofisin geniş salonuna geçti. Diğer avukat arkadaşları kendi dünyalarındaydı; kimisi telefonla konuşuyor, kimisi dosyaları tasnif ediyordu. Selin, masaların arasına daldı.
Selin: "Beyler, hanımlar! Bir dakika baksanıza... Buse'yi gören, haberi olan var mı? Sabahtan beri ulaşamıyorum, kaç kere aradım açmıyor."
Ofisin en kıdemli avukatlarından Berk, gözlüğünü burnunun ucuna indirip Selin'e baktı.
Berk: "Valla Selin, sabah geldiğini görmedim ben. Bir davaya mı gitti acaba? Müvekkili falan vardır."
Selin: "Yok Berk, olsa haberim olurdu. Aramadığımız yer kalmadı, bu saatte ofise gelmemesi normal değil."
Ofisteki genç stajyerlerden biri, masasının başından tedirgin bir sesle atıldı.
Stajyer Elif: "Selin abla, Buse ablanın dün akşam çıktığını gördüm ama çok alelacele gidiyordu. Hatta taksi çevirirken eli ayağına dolaşmıştı sanki. Çok tedirgin görünüyordu."
Selin'in ensesinden aşağı bir ürperti indi. Dün geceki olaylar, tetikçiler, o evin basılması... Buse'nin yanındaki o tedirgin hali...
Selin: (Sesi ciddileşerek) "Nasıl yani? Ne yöne gitti, bir şey dedi mi?"
Elif: "Hayır abla, sadece 'yetişmem lazım' diye bir şeyler mırıldandı. Yüzü bembeyazdı, sanki birinden kaçıyor gibiydi."
Selin, ofisin ortasında donup kalmıştı. Buse'nin o halini düşündükçe kalbi sıkışmaya başladı. "Kaçıyor muydu?" diye geçirdi içinden. Yoksa Erdem meselesi miydi? Hayır, o ölmüştü... Ama bu şehirde ölüler bile geri geliyordu.
Berk: "Selin, sakin ol. Belki şarjı bitmiştir, belki bir işi çıkmıştır. Hemen kötüye yorma."
Selin: (Sertçe Berk'e döndü) "Berk, bana sakin ol deme! Buse benim arkadaşım, dostum. Bu kızın başına bir şey gelirse, bu ofisin değil, tüm şehrin altını üstüne getiririm. O, dün gece tetikçilerin hedef aldığı birinin en yakınındaki isimdi!"
Selin, masasına koşup çantasını kaptı. Telefonunu tekrar eline aldı. Buse'nin konumuna bakmaya çalıştı ama cihaz "konum kapalı" uyarısı veriyordu. Selin'in eli ayağı titremeye başladı. Ofisten kapıya doğru yürürken, arkasında şaşkın gözlerle bakan arkadaşlarına aldırmadı.
Selin: "İhsan... İhsan kesin bir şey biliyordur."
Selin, ofisin kapısını arkasından hışımla çekti. Sokaktaki uğultu, onun içindeki o gitgide büyüyen korkunun yanında cılız kalıyordu. Buse'ye ulaşmak için artık hukuk kitapları değil, o karanlık dünyanın kuralları gerekiyordu. Ve Selin, o dünyaya girmeye hazırdı.
Selin, ofisten hırsla çıkıp arabasına bindi. Elleri direksiyonda titriyordu. Tek çaresi İhsan'dı; çünkü o karanlık dünyanın dilini sadece o konuşuyordu. Rehberden numarayı buldu, derin bir nefes alıp çaldırdı. İhsan, telefonu açtığında sesi her zamanki gibi buz gibi ve mesafeliydi.
İhsan: "Efendim Avukat Hanım? Bir hayır mı?"
Selin: (Sesi titreyerek) "İhsan... Buse yok. Sabahtan beri ulaşamıyorum, ofise gelmemiş, telefonu kapalı. Dün gece... dün gece o evdeki olaydan sonra iyice tuhaflaşmıştı. Sen... Sen bir yerlerden duyum alırsın, bir baksana şu işe."
İhsan, telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırıp elindeki tüfeğin mekanizmasını kontrol ediyordu. Buse ismini hatırlamaya çalıştı; Selin'in yanında gördüğü o sessiz, ürkek kız.
İhsan: "Avukat Hanım, benim işim gücüm var, bir de senin arkadaşını mı arayacağım şimdi? İstanbul büyük yer, belki bir işi çıkmıştır, belki sıkılmıştır. Her kaybolan için beni mi arayacaksın?"
Selin: "İhsan, lütfen! Bu normal bir kayboluş değil, sana yalvarıyorum. Dün gece o tetikçiler beni paketlemeye geldiğinde yanımdaydı. Ya ona da musallat oldularsa?"
İhsan bir an duraksadı. Selin'in sesindeki o çaresizlik, İhsan'ın içindeki o sert duvarı hafifçe sarstı.
İhsan: "Tamam... Tamam, kurcalarım biraz. Haberi olursa dönerim. Ama sen de kendi işine bak, fazla ortalıkta dolanma."
İhsan telefonu kapattı. Yüzünü buruşturup yanında sigarasını içen Sipsi'ye döndü.
İhsan: "Sipsi! Bırak şu dalı da buraya bak. Avukatın yanında bir kız vardı, hani sarışın, sünepe bir şey. Buse mi ne, adı neyse... O kızı bul bana."
Sipsi, ağzındaki sigarayı düşürdü, gözleri fal taşı gibi açıldı. Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi.
Sipsi: "Abi? Hayırdır? Sen avukatın işlerine ne zamandan beri bakıyorsun? Hem ben o kızı nereden bileyim, bir kere gördük, onda da arkası dönüktü!"
İhsan: (Sipsi'nin ensesine hafifçe vurdu) "Lan sipsi, soru sorma dedim sana! Git sor soruştur, kimin yanında neyle görüldü, nereye gitti... Her tarafı ara, her taşı kaldır altından o kız çıkacak. İstanbul'u birbirine kat, ama o kızı bana bul. Hadi yürü, vaktimiz dar!"
Sipsi, İhsan'ın bu ani sertliği karşısında apar topar yerinden fırladı. İhsan ise ofisinin camından dışarıdaki gri İstanbul semalarına baktı. İçinde kötü bir his vardı; eğer o kızın başına bir şey geldiyse, bu sadece Selin'in değil, kendisinin de açtığı bir savaşın faturası olacaktı.
İhsan: (Kendi kendine) "İnşallah sadece boş bir gezmeye gitmiştir Buse Hanım... Yoksa bu şehrin altı da üstü de sana dar gelir."
Sipsi sokak aralarında koştururken, İhsan masasının üzerindeki haritaya bir çizik daha attı. Oyunun taşları artık sadece onların elinde değil, görünmez ellerde şekilleniyordu. Buse, farkında olmadan çok büyük bir fırtınanın tam merkezine düşmüştü.
