10. bölüm · Hesap Günü
9. BÖLÜM: PASLI MAKAS, KESKİN HESAP
Ekim ayının o aldatıcı, sarı güneşi İstanbul'un üzerine iğneleyici bir sıcaklık bırakıyordu. Şehrin keşmekeşinden uzak, yüksek duvarlarla çevrili o sessiz bahçede zaman sanki durmuştu. Makas Sani, 40 yaşının getirdiği o oturmuş, soğuk sükunetle diz çökmüş, bahçesindeki çimlerle uğraşıyordu. Çimlerin boyu milimetrik olarak aynı olmalıydı; onun dünyasında düzensizliğe, fazlalığa yer yoktu. Elindeki bahçıvan makasını her kapattığında çıkan o "şırp" sesi, bahçedeki kuş seslerini bıçak gibi kesiyordu.
Sani, sadece çimleri budamıyordu; o aslında geçmişin yabani otlarını temizliyordu. 49 yaşındaki Ercüment ise sistemin, paranın ve o devasa suç imparatorluğunun vücut bulmuş haliydi. Sani "eskiyi", yani sokağın o ham ve vahşi adaletini temsil ederken; Ercüment "yeni" dünyayı, yani kravatlı mafyayı, düzenin içine sızmış zehri temsil ediyordu.
Bahçe kapısının önünde siyah zırhlı araç durduğunda Sani istifini bozmadı. Adamlarından biri eğilerek fısıldadı:
"Abi, Ercüment ve kardeşi geldi."
Sani, gözlerini bir santim bile kırpmadan önündeki çime odaklanarak cevap verdi:
"Gelsinler bakalım... İçeri alın."
Gözlerin İçindeki Savaş
Ercüment ve Erkan, korumaların arasından geçerek bahçeye adım attılar. Ercüment, pahalı takım elbisesi ve kibrinden örülmüş zırhıyla yürürken; Erkan, abisinin gölgesinde, boncuk boncuk ter dökerek etrafı süzüyordu. Sani yavaşça ayağa kalktı. Elindeki büyük bahçe makasını, sanki bir kurbanın boğazına bırakır gibi masanın üzerine, tam ortaya koydu.
Sani: "Gel bakalım Ercüment... Daha konuşacaklarımız var."
Kapıdaki adamlar yol kesti. Racon belliydi; Sani'nin bahçesine kimse namluyla giremezdi.
Sani: "Silahlarınızı verin."
Ercüment, Sani'nin gözlerinin içine baktı. O gözlerde 25 yıl öncesinin öfkesini, o dilini kestiği çocuğun hırsını gördü. Belindeki silahı çıkarıp adama uzattı. Erkan da istemeye istemeye silahını teslim etti. İçeri, asmaların gölgelediği o mermer masaya geçtiler.
Sani: (Gözlerini Ercüment'ten ayırmadan) "Hoş geldiniz. Buyurun... Çay, kahve? Ne içersiniz?"
Ercüment: (Sertçe sandalyeyi çekip oturdu) "Çayı kahveyi boşver Sani. Mesajını aldık. Deponun çatısını delip içeri kovan bırakmak ne demek? Ne demek istiyorsun sen?"
Sani, hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme yüzünde sadece bir saniye asılı kaldı. Dirseklerini masaya dayadı, gözlerini Ercüment'in gözbebeklerine çiviledi.
Sani: "Bu biraz hızlı oldu... Ama madem acelen var, söyleyeyim. Ne kadar kurşun atarsan at Ercüment, hep ıskalarsın. Çünkü senin mermilerin hedefe değil, paraya gider. Mermiler boşa gider, elinde sadece o kutuda gördüğün kovanlar kalır."
Ercüment: "Sadede gel Sani. Ne istiyorsun?"
Sistem vs. Sokak
Sani: "Ortaklık... Tek isteğim bu. Tıpkı o eski günlerdeki gibi. Hani seninle İstanbul'un tozunu attırdığımız, namımızın polisten önce mahalleye girdiği o yıllardaki gibi."
Ercüment, bu teklif karşısında acı bir kahkaha attı. Yanındaki Erkan ise hala ağzını açmamış, sanki her an bir yerden bir makas fırlayacakmış gibi tetikte bekliyordu.
Ercüment: "Biliyorum... Sende eski günleri özlüyorsun. O sokaklarda racon kestiğimiz, nam saldığımız yılları istiyorsun. Ama devir değişti Sani. Yıl artık 2016. Ayak uydur biraz dünyaya. Bak bana, ben nasıl ayak uyduruyorum... Sen de öyle ol. Artık sokakta dil keserek imparatorluk kurulmuyor."
Sani, masadaki o büyük bahçe makasına uzun uzun baktı. Bakışlarında derin bir keder ve hayal kırıklığı vardı.
Sani: "Büyük bir hayal kırıklığına uğradım Ercüment... Senin gibi eski bir kurttan böyle bir cevap alacağımı hiç düşünmezdim. Ben seni sisteme karşı, düzene başkaldıran bir adam bilirdim. Ama maalesef ki sende sistemin bir kölesi olmuşsun. Kravatın seni boğmuş, ruhunu nefessiz bırakmış."
Ercüment: (Masanın üzerine doğru eğilerek) "Milleti ben köle yapıyorum Sani! Sen ne anlatıyorsun?
Sani: (Sesi buz kesti) "O zaman bu gücün zekatını verme vakti geldi Ercüment. Artık o silah depolarından biri benimdir. Hiçbir eksik olmadan, içindeki bütün mallarıyla beraber bana devredilecek."
Büyük Restleşme
Ercüment'in gözleri öfkeden karardı. Masayı devirecek gibi oldu ama Sani'nin o hipnotize edici, sabit bakışları onu yerinde tutuyordu.
Ercüment: "Sen belanı arıyorsun... Evet, sen resmen ölmek istiyorsun Sani! Bana haraç kesecek dünyada tek bir adam vardı; Ferdi Baba. O da öldü gitti. Şimdi sen çıkmış karşıma bana haraç öde diyorsun ha? Sen zamanında bir kişinin dilini kestin diye alem seni tanıdı. Ama ben zamanında bin kişinin sesini kestim Sani! Bin kişinin nefesini kestim! Benim kurduğum bu düzene senin o paslı makasın diş geçiremez."
Sani, hiç istifini bozmadan masadaki bahçe makasını eline aldı. Makasın iki ağzını yavaşça açtı, o metalin sürtünme sesi bahçede yankılandı.
Sani: "O kestiğin bin kişinin sesi çıkmıyor olabilir Ercüment... Ama o kestiğim tek dil, yirmi beş yıldır her gece kulağına fısıldıyor, biliyorum. Sen o depoyu bana vereceksin. Vermezsen... Ben o depoyu yine açarım. Ama bu sefer çatıdan kovan değil, içeriye senin o sisteminin parçalarını dökerim. Karar senin; ya eski günlerin hatırına ortak olursun, ya da yeni dünyanın kurallarına göre toprağa gömülürsün."
Ercüment ayağa kalktı. Ceketini düzeltti. Erkan da hemen arkasından fırladı. Ercüment, Sani'ye son bir kez baktı; bu bir veda değil, bir savaş ilanıydı.
Ercüment: "Deponun anahtarı bende kalacak Sani. Ama senin için mezar kazacak küreklerin siparişini şimdiden veriyorum. Ekim ayı sert geçer, toprak soğuk olur. Hazırla kendini."
Ercüment bahçeden hışımla çıkarken, Sani tekrar çimlerin üzerine diz çöktü. Makasını eline aldı. "Şırp" sesi bir kez daha duyuldu. Bahçedeki bir çim daha, boyu diğerlerinden uzun olduğu için kesilmişti.
Ercüment ve Erkan'ın gidişinden sonra bahçeye yeniden o ağır, törensel sessizlik çökmüştü. Sani, mermer masanın başında, önündeki şekersiz Türk kahvesinden küçük bir yudum aldı. Güneş tam tepedeydi ama Sani'nin oturduğu gölge yer, buz gibi bir sığınağı andırıyordu. Acele etmiyordu; çünkü o, zamanın akışına değil, kendi kurduğu düzenin tıkırtısına güvenirdi.
Yarım saat geçmişti ki, korumalardan biri bahçe kapısında göründü. Tedirgin bir hali vardı.
Koruma: "Abi, müsaade var mı? Kapıda yaşlı bir adam var, ille de seninle görüşmek istiyor."
Sani, gözünü kahve fincanından ayırmadan sordu:
Sani: "Kimmiş? Ne istiyormuş?"
Koruma: "İsim vermiyor abi. 'Benim halimi ancak o anlar' deyip duruyor. Çok çaresiz görünüyor."
Sani bir süre sustu. Makasın o keskin ağzı gibi zihninde bir şeyler aralandı. "Benim halimi ancak o anlar" cümlesi, Sani'nin yıllar önce kestiği o ilk dilin yarası gibi sızladı.
Sani: "Tamam... İyi arayın, sonra içeri alın."
Çaresizliğin Kokusu
Yaşlı adam, üstü başı aranmış, omuzları çökmüş, titreyen adımlarla bahçeye girdi. Her adımı bir ömür gibi uzundu. Sani'nin karşısına geldiğinde, dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. Sani, adamın yüzündeki o derin çizgilerde, yılların yorgunluğunu değil, bir evladın yasını gördü.
Sani: (Sesi yumuşamış ama hala mesafeli) "Buyur amcacım... Ayakta kalma, otur şöyle."
Adam, sandalyenin ucuna ilişti. Elleri dizlerinin üzerinde birer kuru yaprak gibi titriyordu. Sani, adamın gözlerine dikti bakışlarını. O bakışlarda korku yoktu; çünkü her şeyini kaybetmiş bir adam için korku, lüks bir duyguydu.
Sani: "Söyle bakalım... Neymiş senin derdin? Seni buralara, bu kapıya kadar getiren ne?"
Yaşlı Adam: "Ocağına düştüm oğlum... Lütfen yardım et. Söylenecek dert değil bu, dile kolay gelmiyor..."
Adamın sesindeki o çatlak, Sani'nin zihninde bir fay hattını tetikledi.
Geçmişin Çığlığı
Yaşlı adam kızını anlatmaya başladığı an, Sani'nin beyninde bir uğultu yükseldi. Adam "Biricik kızım vardı... Boşandığı o deyyus..." dedikçe, Sani'nin zihninde geçmişin o karanlık sesleri yankılanmaya başladı:
(15 yaşındaki Sani'nin nefes nefese kalmış sesi): "Anneme küfretmeyecektin... Dilini koparırım senin!"
(Kadın çığlıkları, uzaklardan gelen polis sirenleri)
(Hapishane koridorlarında yankılanan o ağır metal kapı sesi: GÜM!)
(Sani'nin iç sesi): "Adalet dediğin teraziye gelmez Sani... Makasın ağzı kadar keskindir adalet!"
Sani, gözlerini sıkıca kapattı. Yaşlı adamın sesiyle geçmişin hayaletleri birbirine karışıyordu.
Karanlık Bir Karar
Yaşlı Adam: (Gözyaşları içinde) "Kafasını... Gözümün nuru kızımın kafasını taşla ezerek öldürdü o şerefsiz! Hakim bıraktı oğlum... 'Delil yetersiz' dedi, saldı o köpeği sokağa. Bir de geldi karşıma, bana hakaret etti, küfürler yağdırdı... 'Kızın hak etti' dedi bana!"
Sani, son cümleyi duyunca gözlerini aniden açtı. O kahverengi gözler şimdi simsiyah bir öfkeyle, cehennem ateşiyle doluydu. Masanın üzerindeki bahçıvan makasını eline aldı, o soğuk metali parmaklarının arasında ezdi.
Sani: (Sesi derinlerden gelen bir gök gürültüsü gibi) "Taşla ha? Kafasını ezmiş... Bir de üstüne babasına dil uzatmış."
Sani ayağa kalktı. Masanın üzerine eğildi, yaşlı adamın titreyen ellerini tuttu. Bu bir teselli değil, bir yemindi.
Sani: "Bak bana amca... Buraya doğru gelmişsin. Sen o deyyusun adını, takıldığı mekanları, nefes aldığı delikleri bizim çocuklara tek tek söyleyeceksin."
Yaşlı Adam: "Yapar mısın oğlum? Getirir misin o adaleti?"
Sani, masadaki makası kapatırken çıkan o keskin "şırp" sesinin yankısında cevap verdi:
Sani: "Adalet saraylarda tecelli etmiyorsa amca, sokağın kendi mahkemesi kurulur. Sen merak etme. O kızının kafasını taşla ezen el, bir daha küfür etmek için ağzını açamayacak. Ben o dili kökünden sökmesini iyi bilirim. Gerisini bize bırak... O deyyus bu akşam ektiği o küfürlerin kanlı hasadını biçecek."
Sani, yanındaki korumaya bir baş işareti yaptı.
Sani: "Amcamı sağ salim çıkarın, gereken her şeyi alın. Ve akşam için hazırlanın... Makasın bu sefer keseceği şey, sistemin bıraktığı o kokuşmuş bir 'fazlalık' olacak."
Sani, kahvesinden son bir yudum aldı. Kahve artık soğumuştu; tıpkı o akşam sokağa inecek olan adaleti gibi.
Sani'nin bahçesindeki o huzurlu sessizlik, yaşlı adamın hıçkırıklarıyla bozulmuştu ama Sani için bu bir merhamet gösterisi değil, sadece bir "işaret fişeğiydi". O, adaleti dağıtan bir kahraman değil, kendi karanlığında boğulmuş bir infazcıydı.
Akşamüstü, Ekim güneşi yerini mor, tekinsiz bir karanlığa bırakırken operasyon başladı.
Avın Yakalanışı
Kızın katili olan o herif, bir meyhanenin arka sokağında, zafer kazanmış bir edayla yalpalamaktaydı. Sani'nin iki adamı, gölge gibi arkasından yaklaştı. Ne bir bağırtı oldu, ne de bir kavga. Ensesine inen ağır bir darbe ve ağzına bastırılan kimyasal kokulu bezle herif paketlendi. Ama Sani'nin emri kesindi: "Sadece onu değil, ocağını da getirin."
Sani'nin adamları, herifin yaşadığı o eski gecekonduya daldılar. İçeride hiçbir şeyden haberi olmayan, oğullarının pisliğini örtbas etmeye çalışan yaşlı anne ve babayı da yaka paça minibüse bindirdiler. Sani için suç, sadece işleyenin değil, o suçun filizlendiği toprağın da suçuydu.
Mezbaha: Bahçe Makasının Kanlı Ağzı
Gece yarısı, deponun alt katındaki rutubetli mahzende tek bir çıplak ampul yanıyordu. Katil herif bir sandalyeye bağlanmış, anne ve babası ise karşısında ağızları bantlı, dehşet içinde titreyerek yere çökertilmişti.
Sani içeri girdi. Elinde o devasa bahçıvan makası vardı. Makasın metalik sesi, beton duvarlarda yankılanıyordu: "Şırp... Şırp..."
Sani: (Katilin karşısına geçip, buz gibi bir sesle) "Gözlerini aç lan deyyus! Bak bakalım kimleri getirdik yanına. Hani o taşla ezdiğin kafanın bedeli yok sanıyordun ya... Şimdi o bedeli ailenle ödeyeceksin."
Katil: (Korkudan altını ıslatmış, inleyerek) "A-abi... Etme... Onların günahı yok... Ben yaptım, ben..."
Sani: (Kahkaha atar gibi oldu ama yüzü kımıldamadı) "Günah mı? Senin doğduğun günah, ananın babasının ekmeğiyle beslendi. Sen o kızı öldürürken onlar sustu, seni sakladı. Bu dünyada meyve çürükse, ağacı da yakacaksın ki bir daha vermesin."
Sani, yerdeki yaşlı kadına yaklaştı. Kadının gözlerindeki o saf korku, Sani'nin içindeki karanlığı daha da körükledi. Sani bir kahraman değildi; o, kötülüğü başka bir kötülükle boğmaya yeminli bir canavardı.
Sani: "Siz... Böyle bir evlat yetiştirdiniz. Dilinizi yuttunuz, adaleti kandırdınız. Şimdi o dili ben yutmanızı sağlayacağım."
Makasın ağzı kadının boynuna yaklaştı. "Şırp!" Soğuk metal, kadının hıçkırığını ebediyen kesti. Katil feryat ederken, Sani hiç istifini bozmadan adamın babasına döndü. Merhamet yoktu, vicdan çoktan o 15 yaşındaki çocukla beraber ölmüştü. İkinci darbe, yaşlı adamın feryadını boğazında düğümledi.
Dilin Bedeli
Sani, kan gölüne dönmüş zeminde yürüyerek katilin dibine kadar girdi. Makasın ucu şimdi herifin çenesinin altındaydı.
Sani: "Bak... Gördün mü? Kimse kalmadı. Şimdi sıra o çok güvendiğin, küfürler savurduğun dilinde. Hani 'hak etti' diyordun ya babasına... Bakalım bu makasın tadını hak ettin mi?"
Sani, makası herifin ağzına doğru zorla soktu. Katilin boğuk çığlıkları deponun duvarlarında asılı kaldı. Sani, 2016 model bir cellattı; geçmişin öfkesini bugünün masumlarına da kusuyordu.
Sani: (Adamın kulağına fısıldayarak) "Ben kahraman değilim lan... Ben senin gibi pisliklerin son durak gördüğü o karanlığın kendisiyim. Selam söyle öteki taraftakilere..."
Makasın son kapanışı, deponun sessizliğini sonsuza dek mühürledi. Sani dışarı çıktığında, Ekim ayının soğuk rüzgarı yüzüne vurdu. Elindeki makası, sanki sadece çim kesmiş gibi titizlikle bir beze sildi.
Sani: (Yanındaki adama) "Temizleyin burayı. Hiçbir iz kalmasın."
Sani, karanlığın içinde kaybolurken; arkasında bir ailenin yok oluşunu ve adaletin kanlı, adaletsiz yüzünü bırakmıştı. Bu alemde artık kimse güvende değildi; ne suçlu, ne de suçlunun gölgesinde kalanlar.
