36. bölüm · Hesap Günü
35. BÖLÜM: ÇINARIN DÖNÜŞÜ
Hastanenin üzerine çöken o kasvetli gece, yerini İstanbul'un nemli ve parlak sabah güneşine bırakmıştı. Koridordaki o ağır Mirza havası dağılmış, yerini hastane telaşına bırakmıştı. İhsan, kafasını duvara yaslamış, sandalyede sızıp kalmışken; Vuran ise koridorun başında karton bardakta soğumuş kahvesini yudumluyordu.
"Gözünüz Aydın!"
Tam o sırada yoğun bakım ünitesinin kapısı hızla açıldı. Dün gece Mirza'nın bakışıyla donup kalan genç hemşire, bu sefer yüzünde kocaman bir tebessümle dışarı fırladı.
Hemşire: "İhsan Bey! Vuran Bey! Gözünüz aydın, Refik Amca uyandı! Değerleri normale dönüyor, bilinci yerinde!"
İhsan, sanki birisi üzerine buzlu su dökmüş gibi yerinden fırladı. Gözlerindeki o yorgun ifade bir anda silindi, yerini çocuksu bir sevince bıraktı.
İhsan: "Ne diyorsun hemşire hanım? Harbi mi? Ulan Vuran, duydun mu? Koca çınar 'yıkılmadım' diyor!"
Vuran: "Duydum abi, duydum! Vallahi bu adamın canı, yedi canlı kedi gibi! Maşallah!"
"Azrail'e Çalım Atan Adam"
Doktorlar kontrollerini bitirdikten sonra kısa süreliğine içeri girmelerine izin verdiler. İhsan ve Vuran, parmak uçlarında yürüyerek odaya girdiler. Refik Amca, burnundaki oksijen hortumuna rağmen hafifçe doğrulmuş, o meşhur "ne oluyor burada" bakışıyla etrafı süzüyordu.
İhsan: (Yatağın yanına çökerek) "Vay vay vay... Kimleri görüyoruz? Refik Efendi, İstanbul'un bütün hastanelerini ayağa kaldırdın, bir rahat vermedin be amca! Azrail'le tavla mı oynuyordun içeride, ne bu hal?"
Refik Amca: (Sesi cılız ama tonu hala sert) "Ulan... İhsan... O Azrail dediğin arkadaşına söyle, zar tutmasın. Tavlayı kapattım eline verdim, geri gönderdim herifi. Ama bu hastane yemeği ne böyle? Bir bardak demli çay getirseniz ciğerim soldu burada."
Vuran: "Amca, çay kolay! Sen bir ayağa kalk, sana Karaköy'ün en kral çayını içirmezsem namerdim. Ama baksana, vuran kurşun sanki gıdıklamış seni, maşallah rengin gelmiş."
Refik Amca: "Beni kurşun değil, sizin bu dırdırınız bitirecek. İhsan, omuzun ne alemde evlat? Benim yüzümden..."
İhsan: (Sözünü keserek) "Bırak şimdi benim omuzu amca. Sen şu an dünyanın en sağlam adamısın. Bak, Seyfo denen o çakal artık yok. Şehir temizlendi. Bir tek şu Mirza denen sarı bir çocuk türedi ama o da senin duanla vız gelir tırıs gider."
"Yallah Dışarı!"
İhsan ve Vuran, Refik Amca'yla gülüşürken kapı sertçe açıldı. İçeriye elinde dosyalarla orta yaşlı, titizliği yüzünden okunan doktor girdi. Manzarayı görünce kaşlarını çattı.
Doktor: "Beyler, ne yapıyorsunuz siz? Burası kahvehane mi? Hasta daha yeni kendine geldi, lütfen hemen dışarı! Adamın tansiyonunu zıplatacaksınız."
İhsan: "Doktor bey, tansiyonu biz değil sevincimiz zıplatır. Bak, adamın yüzüne renk geldi biz girince."
Doktor: "Lütfen İhsan Bey... Rica ediyorum, hastayı rahatsız etmeyin. Dinlenmesi lazım. Yoksa sizi güvenlik zoruyla çıkarmak zorunda kalacağım."
Vuran: (Refik Amca'ya göz kırparak) "Tamam hocam, kızma. Gidiyoruz. Amca, bak doktor amcanın sözünü dinle, o hortumları da çekip çıkarma sakın. Akşama sana kaçak çay getireceğim, çaktırmadan içeriz."
Refik Amca: (Hafifçe gülerek) "Hadi kaybolun... Başım şişti valla. Doktor evladım, al şunları başımdan, huzur ver biraz."
İhsan ve Vuran, doktorun söylenmeleri eşliğinde odadan dışarı çıktılar. Koridora çıktıklarında İhsan'ın yüzündeki gülümseme yerini derin bir ciddiyete bıraktı. Mirza'nın "seni yaşatırım" dediği dünyada, Refik Amca'nın uyanışı İhsan için en büyük zırh olmuştu.
İhsan: "Vuran... Amca uyandı ya, artık ölüm vız gelir. Şimdi şu Ercüment'in ve Mirza'nın hesabını kesme vaktidir. Hazırlan."
Hastanenin otomatik kapıları iki yana açıldığında, İstanbul'un serin sabah havası İhsan'ın yüzüne çarptı. Refik Amca'nın uyanmasının verdiği o kısa süreli huzur, yerini sokağın o bildik, tetikte bekleyen gerginliğine bırakmıştı. Arkalarında dört-beş tane iri yapılı adamla merdivenlerden indiler.
"Gözümüzü Dört Açacağız"
İhsan, adımlarını yavaşlatmadan yanındaki Vuran'a eğildi. Sesi alçak ama bıçak gibi keskindi.
İhsan: "Bak Vuran, Refik Amca uyandı diye gevşemek yok. Bu Mirza denen herif Seyfo'ya benzemez. Adamın bakışında başka bir hesap var. Bundan sonra tuvalete bile tek gitmeyeceksiniz. Her köşe başında, her gölgede bir bit yeniği arayacağız."
Vuran: "Haklısın abi. Herif hastaneye kadar gelip o lafı ettiyse, belli ki boş durmayacak. Çocuklara tembihledim, herkes tetikte."
Siyah zırhlı arazi aracının önüne geldiklerinde, bu sefer direksiyonda Vuran değil, İhsan'ın eski ve sadık adamlarından Cavit oturuyordu. Vuran öne, Cavit'in yanına geçti; İhsan ise her zamanki yerine, arka sağ koltuğa yerleşti.
İhsan: "Sür Cavit... Şöyle sahil yolundan git, biraz nefes alalım."
"Gülüşün Solduğu An"
Araba sessizce akarken, İhsan camı hafifçe aralayıp dışarıyı izlemeye başladı. Refik Amca'nın şakaları hala aklındaydı, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Vuran da önde Cavit'le şakalaşıyor, "Ulan Cavit, vitesi bile korkarak atıyorsun, bas şu gaza" diye takılıyordu.
Tam o sırada Vuran'ın telefonu, arabanın içindeki neşeyi bıçak gibi kesen o tiz sesle çalmaya başladı. Vuran ekrana baktı, yüzündeki o abili kardeşli gülüş bir anda buz kesti.
Vuran: (Sesi titreyerek) "Efendim... Ne? Lan ne diyorsun sen? Ne zaman oldu?"
İhsan, dikiz aynasından Vuran'ın ensesindeki damarların şiştiğini fark etti. Araba bir anda sessizliğe gömüldü. Vuran telefonu yavaşça indirdi, rengi kireç gibi olmuştu.
İhsan: "Ne oldu Vuran? Kimmiş?"
Vuran: (Zor yutkunarak arkasına döndü) "Abi... Mekanı kurşunlamışlar."
"Restoran Yerle Bir"
İhsan'ın kaşları çatıldı, gözleri birer namluya dönüştü.
İhsan: "Hangi mekanı lan? Hangisini?"
Vuran: "Restoranı abi... Kadıköy'deki ocağı... 'Kimse sağ kalmasın' der gibi taramışlar şerefsizler. Cam çerçeve ne varsa aşağı indirmişler."
İhsan: (Sesi buz kesti) "Ölen var mı? Doğruyu söyle!"
Vuran: "Can kaybı yok çok şükür ama yaralılar var. Garson çocuklardan biri ağır, mutfaktaki çocukların da bacaklarına gelmiş. Tam kahvaltı saati girişmişler içeri."
"Sarı Belanın İlk İmzası"
İhsan arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. Yumruğunu yanındaki koltuğa öyle bir vurdu ki Cavit direksiyonu sıkıca kavradı. İhsan, Mirza'nın hastane koridorundaki o soğukkanlı yüzünü hatırladı: "Seni öldürmem, yaşatırım, pişman ederim."
İhsan: "Mirza..." diye mırıldandı. "Herif dediğini yaptı. Öldürmedi, canımızı acıttı. Evimizden, ekmeğimizden vurdu bizi."
Vuran: "Abi, hemen gidelim mi oraya? Çocuklar bekliyor."
İhsan: (Gözlerini karartarak) "Yok... Cavit, mekana sürme. Önce bir tur atalım, sakinleşelim. Mirza bizi oraya çekip pusuya düşürmek istiyordur. O sarı çakal sanıyor ki biz bu faka basacağız."
İhsan, camı tamamen kapattı. Gözleri şimdi sadece kan görüyordu.
İhsan: "Vuran! Mirza'ya haber gönderen o tefeci Fatih'i bulup getirsinler bana. Madem Mirza oyun başlattı, biz de kuralına göre oynamayacağız. O restoranın her bir mermisine karşılık, Mirza'nın dünyasını başına yıkmazsam bu sokaklar bana haram olsun!"
Cavit, İhsan'ın emriyle gaza yüklendi. Araba İstanbul trafiğinde bir kara gölge gibi süzülürken, artık savaş resmen başlamıştı.
