44. bölüm · Hesap Günü
43. BÖLÜM: İHANETİN BEDELİ
Öğleden sonra güneş çekilmiş, İstanbul'un üzerine kirli, gri bir sis çökmüştü. Tepeci Fatih'in Kağıthane sırtlarındaki deposunun önü, her zamanki sevkiyat hareketliliğiyle doluydu. Ancak siyah, ağır zırhlı araç sokağın başına girdiğinde, havadaki oksijen bir anda çekildi.
Direksiyonda Cavit vardı; gözleri yolda, elleri direksiyonda birer mengene gibi çakılıydı. Yanında oturan Vuran, kucağındaki makineli tabancanın şarjörünü son kez kontrol edip kilitledi. Arka koltukta ise İhsan oturuyordu. Yüzü mermer gibi donuk, bakışları ise ruhsuz bir uçurum gibi karanlıktı. Dudaklarından tek bir kelime bile dökülmüyordu.
"Eşik: Kanın Sessizliği"
Araba, deponun paslı demir kapısının önünde ani bir frenle durdu. Kapıdaki üç koruma, "Hayırdır hemşerim?" demeye kalmadan Vuran ve arkadan inen diğer iki çocuk üzerlerine çöktü. İhsan arabadan inmedi; sadece bekledi.
Vuran, ilk korumanın suratına silahın kabzasıyla öyle bir vurdu ki, adamın burnu kafatasının içine girdi. Diğer iki çocuk, diğer korumaları yere yatırıp kaburgalarını tekmeleyerek nefessiz bıraktı. Sokak, kemik kırılma sesleri ve boğuk iniltilerle doldu. Tek bir kurşun bile atılmadı; her şey profesyonel bir kasap titizliğiyle yapıldı.
İhsan arabanın kapısını ağır ağır açtı. Arka tarafa yürüdü, bagajı açtı. Bagajın içinde, siyah kadife bir örtünün üzerinde duran yarı otomatik pompalı tüfeği tek hamlede kavradı. Mekanizmayı "şak-şuk" sesiyle geriye çekip fişeği namluya sürdü. O ses, o sokaktaki herkes için ölümün ilanıydı.
"Hangar: Son Perde"
İhsan, tüfeği sağ bacağının yanında tutarak içeri girdi. Adımları mermer üzerinde değil, sanki Fatih'in mezar taşında yankılanıyordu. İçerideki işçiler ve birkaç tetikçi, İhsan'ın yüzündeki o ifadeyi gördükleri an ellerini havaya kaldırıp duvar diplerine sindiler. Kimse öne atılmaya cesaret edemedi.
Fatih, ofisinden çıkmış, elindeki telefonla bir yerlere talimat veriyordu. İhsan'ı gördüğü an telefon elinden düşüp beton zeminde parçalandı. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtı arkasındaki ahşap masaya dayandı.
Fatih (Tepeci): (Sesi titreyerek, kekeleyerek) "A-abi... İhsan Abi... Kurbanın olayım, açıklayabilirim. Vallahi mecbur kaldım. Mirza beni sıkıştırdı abi... Yapma ne olur, affet beni! Ben sana hep haraç ödedim!"
İhsan tek bir kelime etmedi. Gözlerini bile kırpmıyordu. Fatih'in yalvarmaları, ağlamaları hangar boşluğunda yankılanıyor ama İhsan'ın zihnindeki o mutlak sessizliği bozamıyordu.
"İhanetin Noktası"
Fatih, hıçkırıklar içinde yere çöktü, ellerini havaya kaldırıp teslimiyetin en aciz halini sergiledi. İhsan, tüfeğin namlusunu yavaşça kaldırdı. Namlunun soğuk ucu, Fatih'in alnının ortasına nişan aldı.
Fatih: "Abi yapma... Allah rızası için..."
"GÜÜÜÜM!"
Tüfeğin patlamasıyla birlikte ofisin camları sarsıldı. Fatih'in feryadı bıçak gibi kesildi. Odaya kesif bir barut kokusu ve dehşet dolu bir sessizlik çöktü. İhsan, namludan çıkan ince dumanı bile izlemedi. Tüfeği tekrar bacağının yanına indirdi.
"Çıkış"
İhsan arkasını döndü. Yerde yatan cansız bedene, saçılan kanlara veya dehşet içinde kendisine bakanlara bir kez bile bakmadı. Hangardan çıktı, kapıdaki Vuran ve Cavit'e bir baş işareti bile yapmadı.
Tüfeği bagaja aynı soğukkanlılıkla bıraktı. Arka koltuğa oturdu. Cavit kontağı çevirdi, araba o karanlık sokaktan toz kaldırarak uzaklaştı. İhsan yine konuşmuyordu; sadece camdan dışarı, İstanbul'un o kirli ve karanlık sularına bakıyordu. Bir hain temizlenmişti ama savaşın asıl ateşi şimdi her yeri saracaktı.
Fatih'in mekanından ayrılan siyah zırhlı araç, Kağıthane'nin tozlu yollarından sahil hattına doğru süzülürken içerideki hava buz kesmişti. İhsan, bagaja bıraktığı pompalının hala kulağında çınlayan sesini değil, sokağın bundan sonra vereceği tepkiyi düşünüyordu. Arka koltukta geriye yaslandı, cebinden telefonunu çıkardı.
Rehberde tek bir isme odaklandı: Mirza.
İhsan, telefonu kulağına götürdüğünde yüzünde hiçbir korku kırıntısı yoktu; sadece bir hesabı kapatacak olmanın verdiği o katı kararlılık vardı. Telefon üçüncü çalışta açıldı. Karşı tarafta, Mirza'nın o her zamanki ukala ve mesafeli sesi duyuldu.
"Pusu Kurma, Karşıma Çık!"
Mirza: "Hayırdır İhsan? Akşam ezanı okunmadan beni aramazdın sen. Bir derdin mi var, yoksa vedalaşıyor muyuz?"
İhsan: (Sesi derin, tok ve buz gibi) "Bana bak sarışın çocuk... Senin o içerideki 'Tepeci' fareni az önce paketledim. Haberin olsun, artık sana verecek şifresi de kalmadı, dermanı da. Ama bu iş böyle fare oyunlarıyla, pusu kurmalarla bitmeyecek."
Mirza: (Hafif bir sessizlikten sonra, sesi ciddileşti) "Fatih mi? Yazık olmuş, severdim o çocuğu. Ama sen de biliyorsun İhsan, sokak bu; zayıf olan elenir. Ee, ne istiyorsun şimdi? Bana günah mı çıkartacaksın?"
İhsan: "Sana meydan okuyorum Mirza! Eğer o Avrupa'da gördüğün derslerin içinde azıcık delikanlılık varsa; pusu kurmayı, uzaktan tetikçi yollamayı, ev yakmayı bırakırsın. Sen ve ben... Baş başa. Silaha silah, bıçağa bıçak! Gel de o çok sevdiğin amcanın intikamını alabiliyorsan al."
"Korkma, Sürüyle Dolaşmıyorum"
Mirza: (Alaycı bir gülüşle) "Meydan okumak ha? Güzel fantezi. Ama senin pusu kurmayacağın ne malum? Senin o 'racon' dediğin şeyin arkasına ne kadar çok it gizlediğini hepimiz biliyoruz İhsan."
İhsan: (Dişlerini sıkarak) "Bana bak ulan! Ben senin gibi arkama sürü alıp dolaşmıyorum. Korkma, yanımda ordu getirmeyeceğim. Tek başıma geleceğim. Sen de yüreğin varsa tek gelirsin. Yeri belirle, saati söyle. Orada kimin ciğeri daha sağlam, kimin bileği daha bükülmez İstanbul görsün."
Mirza: "Tek başıma ha? İhsan, sen ya çok cesursun ya da yaşamak ağır geliyor artık sana. Ama tamam... Bu teklifin hoşuma gitti. Madem amcamın hesabını birebir görmek istiyorsun, ben varım. Ama o gün geldiğinde, 'vay efendim pusuya düştük' diye ağlamak yok."
İhsan: "Ben ağlamam Mirza, ben gömerim. Saati bekle. Seni o lüks takım elbiselerinle değil, kefeninle uğurlayacağım."
"Kapatılan Telefon, Açılan Savaş"
İhsan telefonu kapattı ve camın kenarına fırlattı. Vuran dikiz aynasından İhsan'a baktı, gözlerinde endişe ama bir o kadar da hayranlık vardı.
Vuran: "Abi... Tek başına mı gideceksin gerçekten? Bu çakal pusu kurar, sözünde durmaz."
İhsan: (Camdan dışarı bakarak, sesi fısıltı gibi) "Kursun Vuran... Kursun ki bu şehrin altına gömecek bir bahanem daha olsun. Ama o gelecek. Kibri, delikanlılığının önünde gidiyor. Geldiğinde de o kibriyle beraber boğacağım onu."
Araç karanlığın içine doğru ilerlerken, İstanbul'un iki büyük gücü arasındaki tüm köprüler atılmıştı. Artık ne diplomasi kalmıştı ne de racon; sadece kanın ve çeliğin konuşacağı o son randevu bekleniyordu.
Haliç'in kıyısında, paslı vinçlerin gölge gibi göğe uzandığı metruk bir gemi hangarı... İçerisi rutubet, yanık yağ ve yaklaşan ölümün kokusuyla doluydu. Kural basitti, sokak kanunuydu: İki kişi girer, bir kişi çıkar. Parmak izi kalmasın diye ikisinin de ellerinde siyah deri eldivenler vardı.
Dışarıda, hangarın yüz metre uzağında fırtına öncesi bir sessizlik hakimmiş gibiydi. Bir tarafta Cavit ve Vuran, diğer tarafta ise Seyfeddin'in eski sağ kolu Çetin ve yanındaki üç sessiz adam bekliyordu. Kimse namlusunu kimseye doğrultmamıştı ama herkesin parmağı tetikteydi.
"Randevu: Son Basamaklar"
Hangarın paslı metal merdivenleri, her adımda "güm güm" diye yankılanıyordu. Mirza, üzerinde pahalı, lacivert bir ceketle üst kata çıktı. Gözlerinde zerre korku yoktu; sadece amcasından miras kalan o soğuk intikam hırsı parlıyordu. Karşı tarafta, loş sarı bir ışığın altında İhsan Aslanlı duruyordu. Ceketinin düğmelerini çoktan çözmüştü.
Mirza: (Alaycı ama saygılı bir sesle) "Geldin demek İhsan... Sözünde durman şaşırttı beni. Senin işini bitirdikten sonra, sıra o korkak Sani'ye gelecek. Onun ocağını yaktım, kendisini de bu suların dibine gömeceğim."
İhsan: (Sesi buz gibi, ruhsuz) "Sağ kalırsan öldürürsün Mirza... Ama bu gece bu betonun soğukluğu sadece birimiz için son durak olacak."
İkisi de aynı anda, ağır hareketlerle ceketlerini çıkarıp kenara fırlattılar. Bellerindeki tabancaları çıkarıp ayağıyla birbirlerinin zıt yönüne, hangarın karanlık boşluğuna doğru ittiler. Artık sadece nefesler ve çelik kalmıştı.
"Bıçağa Bıçak: Çeliğin Dansı"
İhsan, cebinden kemik saplı, geniş ağızlı bir sustalı çıkardı; "şak" sesi boşlukta yankılandı. Mirza ise Avrupa işi, ince ve uzun bir avcı bıçağını avucunda çevirdi. İkisi de ikonik bir duruşla bıçaklarını yüz hizasına getirdi. bu, iki devin son dansıydı.
Mirza, gençliğinin verdiği süratle ilk hamleyi yaptı. Bıçak havayı yırtarak İhsan'ın göğsüne doğru savruldu. İhsan geri çekildi ama Mirza durmadı; alt hamleyle İhsan'ın bileğini sıyırdı. Deri eldiven yırtıldı, altından sızan kan betonun üzerine düştü.
İhsan: "Süratlisin çakal... Ama sürat, yorgunluğun düşmanıdır."
İhsan kontra bir atakla öne atıldı. Mirza bıçağıyla blok koysa da İhsan'ın gücü onu geriye itti. Bıçağın ucu Mirza'nın belini, ceketinin hemen altından boydan boya sıyırdı. İkisi de nefes nefese kalmıştı. Ter, kanla karışıp zemine damlıyordu. Kimse üstün değildi; biri tecrübeyle, diğeri hırsla dövüşüyordu.
"Son Darbe"
Mirza bir kez daha atıldı, bu sefer bıçağı İhsan'ın boğazına nişan almıştı. İhsan, Mirza'nın bıçak tutan sağ bileğini havada yakaladı. Bilek kemikleri birbirine sürterken çıkan gıcırtı duyulabiliyordu. Mirza diğer eliyle İhsan'ın suratına bir yumruk indirdi ama İhsan bırakmadı.
İhsan, tüm gücünü kullanarak Mirza'nın savunmasını düşürdü ve kendi bıçağını iki kez, seri ve yıkıcı bir şekilde sapladı. Birincisi tam karnına, ikincisi ise kalbinin hemen altına.
Mirza'nın gözleri irileşti. Nefesi boğazında düğümlendi. İhsan onu yavaşça arkasındaki soğuk beton duvara yasladı. Mirza, sırtı duvara dayalı halde aşağı doğru kayarken bıçağı elinden düştü.
Mirza: (Hırıltılı bir sesle, kan kusarak) "İhsan... Aslanlı... Güçlü... Adamışsın..."
İhsan: (Kendi yarasını tutarak, saygıyla başını eğdi) "Sende... Mert adamışsın."
Mirza'nın başı yana düştü. Gözleri açık kalmıştı ama o kibri artık yoktu. İhsan, duvarda kalan kan izine bakmadan, bıçağını ceketiyle silip cebine koydu.
"Hüzünlü Çıkış"
İhsan, yaralı kolunu tutarak hangarın ağır demir kapısından dışarı çıktı. Gözleri yorgun, yüzü kireç gibiydi. Dışarıda bekleyen Vuran ve Cavit, İhsan'ı tek parça görünce derin bir nefes aldılar.
Çetin ve üç adamı, İhsan'ın yanından geçerken duraksadılar. İhsan onlara bakmadı bile, sadece yolu açtı. Çetin ve adamları, hala bir umutla, Mirza'nın yaşadığını düşünerek içeriye, merdivenlere doğru koştular.
Çetin: "Mirza! Mirza Bey!"
İçeriden gelen o çaresiz haykırışlar, Haliç'in karanlık sularında yankılandı. İhsan arabanın arka koltuğuna bindi. Cavit kontağı çevirdi. Dikiz aynasında, hangarın kapısında yıkılan Çetin'in silüeti küçülürken; İhsan, İstanbul'un bitmeyen karanlığına doğru sessizce yol aldı. Savaşın bir cephesi kapanmıştı ama dökülen kanın hesabı sokağın hafızasına kazınmıştı.
