68. bölüm · Hesap Günü
67. BÖLÜM: ŞEHRİN KANLI RENGİ
İstanbul o gece, sadece ambulans sirenleriyle değil, patlayan mermilerin ve yanan mazotun kokusuyla uyandı. Ercüment Tüccarlı'nın kurduğu o devasa imparatorluk, İhsan Aslanlı hastanede can çekişirken dışarıdan darbe almaya başlamıştı. Ama bu seferki öfke, sadece İhsan'ın adamlarından değil, geçmişin intikamını güdenlerden geliyordu.
"Ercüment ve Erkan: Sıçan Deliği Arayışı"
Ercüment Tüccarlı'nın ana karargahı olan o lüks villa, artık bir kale değil, bir hapishaneydi. Cezaevindeki planın patladığını, Meran'ın devrildiğini duyan Ercüment, yanına sadece en yakınındakileri almıştı.
Ercüment: (Titreyen elleriyle kasadaki altınları bir çantaya tıkıştırırken) "Hadi lan Erkan! Ne bakıyorsun öyle mal mal? Savcı yolda, polis yolda... Burayı birazdan basacaklar, paket olup gitmek mi istiyorsun?"
Şişko Erkan: (Nefes nefese, terini koluyla silerek) "Abi, nereye kaçıyoruz bu saatte? Bütün depoları, limanı tutmuşlardır. Hem o kadar para... Nasıl taşıyacağız?"
Ercüment: (Erkan'ın suratına bir tokat aşkınlatarak) "Ulan sığır! Canının derdine düş! Habersiz çıkıyoruz, kimseye çıt çıkarmak yok. Arka bahçedeki servis aracına bin, korumalara da 'Ercüment Bey uyuyor, kimse girmesin' de. Çabuk!"
Erkan, o koca göbeğiyle yalpalayarak çantaları yüklendi. Ercüment ve kardeşi Erkan, yıllardır hükmettikleri o ihtişamlı evden, bir hırsız gibi arka kapıdan süzülerek karanlığa karıştılar. Habersiz gidişleri, geride bıraktıkları adamlarını ateşe atmak demekti.
"Pavyonda Kanlı Vals: Aydın Behiç'in İntikamı"
Şehrin öteki ucunda, Zil Seyyat'ın "Altın Kafes" pavyonunda neon ışıkları dönmeye devam ediyordu. Ama kapının önüne yanaşan üç siyah minibüs, gecenin eğlencesini bitirmeye gelmişti. Araçtan inen Aydın Behiç, elindeki ağır makineli tüfeği omzuna astı. Gözlerinde ne İhsan Aslanlı vardı ne de bir başkası; sadece ölen kardeşi Malik'in hayali vardı.
Adamı: "Aydın Abi, içerisi ana baba günü. Müşteriler, fukaralar falan... Ayıralım mı ortalığı?"
Aydın Behiç: (Sokak ağzıyla tükürerek) "Ne fukarası lan? Fukaranın pavyonda, karı kızın kucağında ne işi var? Fukara dediğin bu saatte evinde, ekmek parası derdinde olur. Buradakilerin hepsi Seyyat'ın zevkine ortak olanlar. Girin içeri, kim varsa indirin! Malik'in kanı bugün burada yıkanacak!"
"Cehennemin Girişi"
Aydın Behiç'in adamları kapıdaki korumaları daha silahlarını çekemeden kurşun yağmuruna tuttu. İçeri daldıklarında müzik hâlâ "Zil Şal" çalıyordu. Aydın, tavana bir şarjör boşaltarak müziği susturdu.
Aydın Behiç: "Herkes olduğu yerde kalsın! Bugün burada hesap kesilecek!"
Ancak beklemeye niyetleri yoktu. Aydın'ın "Vurun!" emriyle ortalık bir anda mezbahaya döndü. Otomatik silahların namlularından çıkan alevler karanlık pavyonu aydınlatıyordu. Müşteriler masaların altına saklanmaya çalışırken, kurşunlar ahşap masaları, pahalı içki şişelerini ve aynaları tuzla buz ediyordu.
Aydın Behiç: (Bağırarak) "Seyyat! Çık dışarı ulan kalleş! Kardeşimi toprağa verdiğin gün bugünü düşünmedin mi?"
"Zil Seyyat: Odadaki Korku"
Yukarıdaki ofisinde olan Zil Seyyat, aşağıdan gelen o korkunç silah seslerini duyduğu an masanın altına girdi. Kapıyı kilitli tutmak yetmiyordu, nefes almaktan bile korkuyordu. Dışarıda korumalarının can havliyle bağırışlarını, Aydın'ın adamlarının ayak seslerini duyuyordu.
Kimse onun odasının kapısını zorlamadı. Aydın'ın emri netti: "Aşağıyı temizleyin, o korkak zaten kendi pisliğinde boğulacak." Seyyat, karanlık odasında büzülmüş, aşağıda ölen onlarca insanın feryadını dinleyerek ecel terleri döküyordu.
"Geriye Kalan Enkaz"
On dakika süren o yoğun çatışmanın ardından pavyon sessizliğe büründü. Sadece yerdeki boş kovanların tıkırtısı ve patlamış su borularından akan suyun sesi duyuluyordu. Aydın Behiç, yerdeki kan gölüne bakmadan dışarı çıktı.
Aydın Behiç: (Adamlarına) "Yeter bu kadar. Seyyat o odadan çıksın da baksın bakalım pavyonuna. Kardeşim Malik'in selamını bırakın, gidelim."
Dışarıda siren sesleri yaklaşırken, İstanbul'un sokakları bir kez daha kanla sulanmıştı. Ercüment kaçmış, Seyyat saklanmış, Aydın Behiç ise intikamının ilk perdesini kapatmıştı.
Zil Seyyat'ın pavyonu kan gölüne dönmüşken, intikam fırtınası durmak bilmiyordu. Aydın Behiç'in hedefinde bu kez Ercüment'in lojistik damarı, mazot kaçakçılığının kralı Siyah Abni vardı. Abni'nin şehrin dışındaki devasa nakliyat şirketi ve mazot depoları, gece yarısı bile harıl harıl çalışıyordu.
"Abni'nin Kalesi: Şirket Önü Katliamı"
Şirketin önünde, Abni'nin en güvendiği silahlı adamları nöbet tutuyordu. Ellerinde telsizler, bellerinde emanetlerle kapıda volta atıyorlardı. O sırada yolun karşı tarafındaki karanlıktan dört adet doblo sessizce yaklaştı. Farlar sönüktü, camlar ise simsiyah.
Aydın Behiç'in Adamı (Telsizden): "Mevzi alın... Çıkınca tek bir canlı bırakmayın. Abni'nin ocağını bugün burada söndüreceğiz!"
Kapıdaki korumalar araçları fark edip elini bellerine attığı an, araçların kapıları aynı anda yana kaydı. İçeriden çıkan dört adet otomatik silah, şirketin girişini mermi yağmuruna tuttu.
RAT-TA-TA-TA-TA!
Mermiler beton duvarları delip geçerken, Abni'nin adamları neye uğradığını şaşırdı. Birçoğu daha karşılık veremeden olduğu yere yığıldı. Kamyonların arasından kaçmaya çalışanlar ise keskin nişancıların hedefi oldu. Barut dumanı mazot kokusuna karışmış, şirketin önü bir anda savaş alanına dönmüştü. Camlar tuzla buz oluyor, güvenlik kulübesi delik deşik ediliyordu.
"İlkan'ın Gelişi: Geç Kalan Müdahale"
Baskın bittikten ve Aydın'ın adamları lastik yakarak olay yerinden uzaklaştıktan dakikalar sonra, caddenin başından İlkan'ın arabası göründü. İlkan, araçtan indiğinde ayakkabıları yerdeki kanlı çamura saplandı. Etrafına baktığında dehşete düştü; Abni'nin kalesi yıkılmıştı.
İlkan: (Yerde yatan adamlara bakarak küfretti) "Ulan... Resmen doğramışlar çocukları! Kim yaptı lan bunu? Bu neyin öfkesidir!"
İlkan, cesetlerin arasından geçip telefonuna sarıldı. Elleri titreyerek Siyah Abni'yi aradı.
"Telefonun Ucundaki Soğuk Haber"
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Abni'nin tok ve sert sesi duyuldu.
Siyah Abni: "Ne var İlkan? Gece yarısı hayır mı?"
İlkan: (Sesi titreyerek) "Abi... Hayır falan değil. Şirketi bastılar. Ön bahçede tek bir canlı adamın kalmamış. Her yeri taramışlar, mazot tankerlerinden biri delinmiş, her yer göl olmuş abi!"
Siyah Abni: (Sessizliğe büründü, sadece ağır nefes sesi geliyordu) "Kim? İhsan'ın tayfası mı?"
İlkan: "Yok abi, görgü şahitleri diyor ki Aydın Behiç'in çocuklarıymış. Kardeşi Malik'in hesabını soruyorlarmış. Abi, ortalık mezbaha gibi, polisler damlamak üzere. Ne yapalım?"
Siyah Abni: (Dişlerinin arasından) "Aydın demek... Kendi mezarını kazmış o zaman. Sen orada durma İlkan, iz bırakmadan kaybol. Aydın Behiç bu gece İstanbul'u yaktı ya, ben de onun dünyasını başına yıkmazsam bana da Abni demesinler! Ercüment'e ulaş, ona söyle; artık kaçmak yok, savaş başladı!"
İlkan telefonu kapatıp hızla arabasına bindi. Arkada, delik deşik edilmiş bir nakliyat şirketi ve gökyüzüne yükselen kara dumanlar kaldı. İstanbul, sabaha karşı tarihin en kanlı hesaplaşmasına uyanıyordu.
Siyah Abni'nin lüks malikanesinin salonunda ağır bir mazot ve tütün kokusu hakimdi. Şirketinden gelen baskın haberiyle dünyası başına yıkılan Abni, elinde tespihiyle bir sağa bir sola volta atıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü; öfkesi duvarlara sığmıyordu.
"Abni ve Seyyat: Korkunun Telefonu"
Tam o sırada masanın üzerindeki telefonu acı acı çaldı. Arayan, pavyonu duman edilen Zil Seyyat'tı. Abni telefonu hırsla açıp kulağına dayadı.
Siyah Abni: (Sesi hırıltılı) "Ne var Seyyat? Ne ciyaklıyorsun gece yarısı?"
Zil Seyyat: (Sesi titreyerek, arkadan polis sirenleri geliyor) "Alo... Abni! Neredesin lan? Ölüyoruz burada, bittik bittik!"
Siyah Abni: "Nerede olacağım oğlum, evdeyim! Volta atıyorum, duvarları kemiriyorum öfkemden! Sen ne anlatıyorsun?"
Zil Seyyat: "Abi pavyonu indirdiler! Her yeri taradılar, taş üstünde taş kalmadı! Aydın Behiç'in çocuklarıymış. Ben kendimi odaya zor kilitledim, nefes almaya korkuyorum lan!"
Siyah Abni: (Dişlerini sıkarak) "Benim de şirketi patlattılar Seyyat... Kapıdaki aslan gibi çocukları mermi manyağı yapmışlar. Mazot depoları delik deşik, her yer leş gibi kokuyor."
"Günah Keçisi: Malik'in Gölgesi"
Zil Seyyat, telefonda hıçkırır gibi bir ses çıkardı. Korkusu artık yerini bir suçlama krizine bırakmıştı.
Zil Seyyat: "Hepsi senin yüzünden Abni! Hepsi senin o bitmek bilmeyen hırsın yüzünden! O dolandırıcı Malik'i öldürmeseydin, o herifi toprağa gömmeseydin şimdi bunlar yaşanmazdı! Aydın Behiç durur muydu? Kardeşinin kanı için şehri ateşe verdi herif!"
Siyah Abni: (Bağırarak) "Kes lan sesini! Malik kaşındı, biz de gereğini yaptık! Raconu sen mi öğreteceksin bana? Şimdi geçmişin hesabını bırak da önümüze bak!"
Zil Seyyat: "Ne önüne bakması abi? Ben olay yerine gitmeye, o odadan çıkmaya korkuyorum! Aşağısı ceset dolu, her yer kan... Polisler geldi, kapıya dayandılar. Beni götürüyorlar Abni! 'İfade' diyorlar ama bu işin sonu karakolda bitmez, anlıyor musun? Beni paketliyorlar!"
"Karanlık Son: Polis Baskını"
Zil Seyyat'ın hattının arkasından "Aç kapıyı! Polis!" sesleri ve kapının kırılma gürültüsü duyuldu. Seyyat'ın "Vurmayın! Teslim oluyorum!" feryatları telefonda yankılandı ve hat aniden kesildi.
Siyah Abni: (Telefonu kulağından yavaşça indirdi) "Gitti... Seyyat'ı da aldılar."
Abni, pencereye doğru yürüdü. Dışarıdaki karanlığa baktı. Ercüment kaçmış, Seyyat paketlenmiş, kendisi ise köşeye sıkışmıştı. Aydın Behiç'in başlattığı bu yangın, sadece pavyonları ve depoları değil, yılların emeği olan o kirli düzeni de yutmaya başlamıştı.
Siyah Abni: (Kendi kendine fısıldayarak) "Aydın... Bu gece bizi yaktın ya, sabahı görmeden senin de güneşini ben söndüreceğim. Madem savaş istiyorsun, en kanlısını göreceksin."
Malikanenin önünde polis araçlarının ışıkları belirmeye başlarken, Abni son sigarasını yakıp koltuğuna oturdu. İstanbul için güneş, dumanların arasından doğmaya hazırlanıyordu.
