50. bölüm · Hesap Günü
49. BÖLÜM: KURŞUNUN HESABI
Gündüzün en parlak saatinde bile dumanlı ve kasvetli görünen, sanayi mahallesinin derinliklerinde eski bir tamirhanenin arkasındaki derme çatma ofis... Burası Vuran ve ekibinin yeni sığınağıydı. İçeride ne gösterişli bir patron koltuğu vardı, ne de lüks bir dekor. Vuran, odanın köşesindeki eski bir tahta sandalyeye ters oturmuş, kollarını sandalyenin sırtlığına dayamıştı. Gözleri yorgun ama zihni bir saat gibi tıkır tıkır işliyordu.
Masanın üzerinde, Ercüment'in liman yakınlarındaki ana deposunun basit bir krokisi çiziliydi. Refik Dayı, elinde soğumuş çay bardağıyla krokili kağıdın başında dikiliyordu.
"Otuz Beş Canın Yükü"
Refik Dayı: (Sesi çatallı) "Bak aslanım, bu depo bildiğin yerlere benzemez. Ercüment orayı siahla doldurmuş. İşimize yarayacak ne varsa orada; hani o uçaksavarları bile oraya çekmiş diyorlar. Ama sorun o değil... Sorun, kapıda bekleyen o otuz tane kurt."
Vuran, bakışlarını krokiden çekip odanın diğer ucunda sessizce bekleyen iki kişiye baktı: Kaya ve Kerem. Kaya, o kanlı baskından sağ çıkan, vücudu yara bere içinde, iri kel ve sakallı bir devdi. Kerem ise o gecenin dehşetini hala gözlerinde taşıyan, ama tetiğe basarken eli titremeyecek olan diğer şanslıydı.
Vuran: (Kaya'ya bakarak) "O gece... Otuz beş can gitti o kapıda Kaya. Beşi yaralıydı, birini hastanede kaybettik. Biri felç, biri sakat kaldı. Sadece siz ikiniz sapasağlamsınız. Bu depo, o gidenlerin diyetidir. Ama Refik Dayı haklı; otuz beş kişinin beklediği yere beş kişiyle dalarsak, biz de o listeye ekleniriz."
Kaya: (Sesi gür ve derinden geldi) "Vuran, abi biz o geceden beri zaten ölü sayılırız. Ama kalabalık lazım diyorsan, sokağın çocuklarını toplamak vakit alır. Ercüment şimdi uyandı, her köşe başına bir adam dikti."
"İmkansızın Sınırı"
Refik Dayı masaya biraz daha yaklaştı, parmağıyla deponun girişini işaret etti.
Refik Dayı: "Girmek imkansız gibi bir şey evlat. Burası kale gibi korunuyor. Kalabalık girmek lazım ama o kadar adamı bir araya getirdiğin an polis tepemize biner. Korumalar profesyonel, ellerinde ağır makineli tüfekler var. Bizde ne var? Üç beş emanet, bir de yürek. Yürek mermiyi durdurmuyor Vuran."
Vuran sessiz kaldı. Odanın içindeki o ağır sessizliği sadece dışarıdaki demir dövme sesleri bozuyordu. Diğer tarafta bekleyenler ve adamlar sessizce Vuran'ın ağzından çıkacak bir kelimeyi bekliyorlardı. Ama Vuran'ın bile şu an bir cevabı yoktu.
Vuran: (Alnını ovuşturarak) "Düşünmemiz lazım... Acele edip de kumpasa gelmeyelim. İhsan Abi içeride 'Sabret' dedi ama sokak sabır dinlemiyor. Bu depoya girmemiz şart. Hem siahları alacağız hem de Ercüment'in o kibrini o deponun çatısına asacağız. Ama nasıl? Kaya, sen git çevreyi bir daha kolaçan et. Kerem, sen de İmran Baba'dan haber bekle. Bu işi sadece bilekle değil, akılla çözmemiz lazım."
"Zamanın Daralması"
Refik Dayı çayını kenara bıraktı, Vuran'ın omzuna elini koydu. "Evlat, bu işin sonu ya büyük bir zafer ya da hepimiz için koca bir mezar. İyi düşün."
Vuran, bakışlarını tekrar o basit krokiye dikti. Odanın içindeki o çaresiz ama kararlı bekleyiş, yaklaşan büyük fırtınanın en sessiz anıydı. Otuz beş canın yükü omuzlarındaydı ve o deponun kapıları ancak bir mucizeyle ya da kan gölüyle açılacaktı.
Vuran: (Kendi kendine mırıldanarak) "O kapı açılacak... Açılacak da, anahtarı kimin kanıyla yazacağız, onu bulmam lazım."
Ofisin içindeki hava, dışarıdaki sanayi gürültüsüne inat kurşun gibi ağırlaşmıştı. Masanın üzerindeki o basit kroki, adeta bir ölüm fermanı gibi duruyordu. Vuran, sandalyeye ters oturmuş, çakmağıyla oynuyordu; metalik "çıt" sesi sessizliği bıçak gibi kesiyordu.
Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı. Kaya ve Kerem tetikte bekliyordu ama gelenin kim olduğunu biliyorlardı. Kapı açıldı, içeriye elinde dumanı tüten bir tepsiyle Sipsi girdi. Annesinin acısı yüzündeki çizgileri derinleştirmiş olsa da, gözlerindeki o sadık bakış hiç değişmemişti.
"Düşüncenin Soğukluğu"
Sipsi, masanın kenarına çayları bıraktı. Herkese tek tek uzatırken Vuran'a en koyu olanı verdi. Vuran, çaydan bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı ama bakışlarını krokinden ayırmadı.
Vuran: (Kendi kendine konuşur gibi) "Otuz adam... Kapıda nöbet tutan profesyonel itler. Duvarlar yüksek, ışıklandırma tam. Bir yolu olmalı... Oraya girmek için ya gökten zembille ineceksin ya da yerin altından tünel kazacaksın. Ama ikisi de bize uymaz."
Kaya: "Abi, ne tüneli ne zembili? Oraya beş kişi daldığımız an daha kapıya varmadan bizi kevgire çevirirler. Kalabalık toplasak, Ercüment'in kulağına gider; baskın basanındır kuralı bozulur."
Vuran: (Sıkıntıyla ofladı) "Biliyorum Kaya, biliyorum. Ama o depodaki mallar bize lazım. Ercüment'in elindeki o uçaksavarlar, o ağır siahlar bizim elimize geçmeden bu sokakta dengeyi kuramayız. İhsan Abi içeride 'Sakin ol' diyor ama dışarısı cayır cayır yanıyor."
"Sipsi'nin Bombası"
Sipsi, tepsideki boşları toplarken bir an duraksadı. Vuran'ın çaresizliğini değil, çıkış yolu arayan öfkesini görüyordu. Boğazını temizleyip hafifçe öne eğildi.
Sipsi: "Vuran Abi... Müsade edersen, çayı koyarken aklıma bir şey düştü. Belki haddim değil ama..."
Vuran: (Başını kaldırıp Sipsi'ye baktı) "Söyle bakalım Sipsi, sende ne var?"
Sipsi: "Abi, biz bu kapıya kavgayla, gürültüyle gidersek o kapı açılmaz. Ama bu mafya tayfasının, bu yeraltı dünyasının bir korkusu vardır; o da devletin soğuk yüzüdür. Polisten korkarlar, jandarmadan çekinirler. Beni, Kaya'yı, Kerem'i tanımazlar... Hele yeni çocukları hiç bilmezler."
Refik Dayı: "Ne demeye getiriyorsun oğlum, sadede gel."
Sipsi: "Diyorum ki abi; içeri sızmak için polis kılığına girelim. İki tane polis aracı, üstte sirenler... Kapıya 'Baskın var, açın!' diye dayandığımızda, o otuz tane siahlı it, devlete silah çekmeye cesaret edemez. Elleri havaya kalktığı an, biz içeri dalarız."
"Gözlerdeki Kıvılcım"
Vuran bir an durdu. Çakmağını cebine attı. Sipsi'nin fikri, odadaki o karamsar havayı bir anda dağıtmıştı.
Vuran: "Aferin lan sana Sipsi! Truva atı misali diyorsun... Polis aracını gören adam duraksar, o duraksama da bizim ömrümüzü uzatır."
Kaya: "Abi iyi de, polis arabasını, üniformayı nereden bulacağız? Öyle çarşıda pazarda satılmaz bunlar."
Vuran: "O iş bende Kaya. Kerem, sen hemen İmran Baba'ya git. Durumu anlat, o eski topraktır; ne yapar eder bize o araçları ve kıyafetleri ayarlar. Sipsi, sen de Kerem'le git, çocukları topla. Ama bak, uyarıyorum... Hepiniz sinekkaydı tıraş olacaksınız! O İtalyan işi takımları, spor ayakkabıları unutun. Gömlekler ütülü, kunduralar boyalı olacak. Gerçek memur gibi durmazsanız, Ercüment'in adamları bizi daha 'Selamunaleyküm' demeden delik deşik eder."
Vuran ayağa kalktı, ceketini omuzlarına attı. Pencereden dışarıdaki gri dumanlara bakarak gülümsedi.
Vuran: "Faruk'u da bulun, o 'Artist Faruk' komiser rolünü iyi kıvırır. Hazırlanın çocuklar... Ercüment Efendi gece ola hayır ola diyor ama, biz ona güpegündüz kabusu yaşatacağız!"
Limanın rutubetli havası, gecenin karanlığıyla birleşince geniz yakan bir kokuya dönüşmüştü. Ercüment'in kalesi sayılan o devasa deponun önünde, elleri tetikte, gözleri dört açılmış otuz kadar siahlı adam bekliyordu. Derken, uzaklardan siren sesleri duyulmaya başladı. İki, üç, derken tam beş tane polis aracı, toz dumanı birbirine katarak deponun demir kapısına dayandı.
"Dağ Başı mı Lan Burası!"
Araçlar sert bir frenle durdu. Kapılar aynı anda açıldı. En öndeki araçtan, üzerinde jilet gibi duran sivil komiser kıyafeti, belinde telsizi ve elinde kimliğiyle Artist Faruk indi. Arkasından üniformalı, suratları buz kesmiş on bir kişi fırladı. Sipsi, Faruk'un hemen sağında, elinde otomatik siahıyla ama tam bir polis disipliniyle dikiliyordu.
Faruk: (Gırtlağından gelen bir kükremeyle) "Yat yere! Yat, yat, yat! Dağ başı mı lan burası? Nedir bu ellerdeki siahlar? İndir o tüfeği, indir yoksa beynini asfaltla bir ederim!"
Depo sorumlusu olan iri yarı bir adam, şaşkınlıkla öne çıktı. "Amirim, bir yanlış anlaşılma var... Biz buranın güvenliğiyiz, ruhsatlı hepsi..."
Faruk: "Ne yanlış anlaşılması ulan! Siah kaçakçılığı, örgüt kurma, vatana ihanet... Sayayım mı daha? Kelepçeleyin bu itlerin hepsini! Tek bir yanlış hareket yapanın kafasına sıkın, devletin emridir!"
O sırada genç bir koruma, elini belindeki silaha attı. Yanındaki yaşlı tetikçi hemen koluna yapıştı, sesi titriyordu:
Yaşlı Tetikçi: "Dur! Ne yapıyorsun lan? Devletin polisine siah mı sıkacaksın? Bizi burada gömerler, dur!"
On bir kişilik "sahte" polis ekibi, otuz adamı tek tek yere yatırıp ellerini arkadan kelepçeledi. O heybetli koruma ordusu, karşılarındaki üniformanın verdiği ağırlıkla kuzuya dönmüştü.
"Taliban'da Bu Kadar Silah Yok!"
Faruk, sert adımlarla deponun içindeki tahta sandıklara yürüdü. Birinin kapağını tekmesiyle havaya uçurdu. İçeriden çıkan gıcır gıcır uçaksavarlar ve ağır makineli siahlar görünüyordu.
Faruk: (Islık çalarak) "Vay vay vay... Şunlara bak! Ulan Taliban'da bu kadar siah yok! Siz ne yapacaktınız, ordu mu kuracaktınız başımıza? Diz çökün ulan, hepiniz diz çökün!"
"Kurdun Sahaya İnişi"
Tam o sırada, deponun girişinde siyah bir araç durdu. İçinden, ceketinin önü açık, gözlerinde intikam ateşi yanan Vuran indi. Yanında Refik Dayı, devasa cüssesiyle Kaya ve gözü kara Kerem vardı. Vuran, yerde kelepçeli yatan adamların arasından geçerken, her birinin yüzüne nefretle baktı.
Vuran, depo sorumlusunun önünde durup çömeldi. Adamın çenesini siahının namlusuyla yukarı kaldırdı.
Vuran: "Ne oldu aslanım? Hani bu kapıdan kuş uçmazdı? Bak, kuşlar uçmadı ama kurtlar kapıyı anahtarla değil, akılla açtı."
Adam: (Kekeleyerek) "Vuran... Sen... Bu bir kumpas!"
Vuran: "Kumpası abimi içeri atarken düşünecektiniz. Şimdi sıra bende."
Vuran ayağa kalktı, Kaya ve Kerem'e döndü. Sesindeki o buz gibi sakinlik, ölümün habercisiydi.
Vuran: "Kaya, Kerem... Çocuklarla beraber depoyu boşaltın. Ne kadar ağır siah, ne kadar mermi varsa hepsini bizim yeni mekana çekin. Tek bir mermi bile bırakmayın bu şerefsizlere."
Ardından yerde yatan adamlara baktı ve tüyler ürperten o emri verdi:
Vuran: "Bu adamları deponun içine tıkın. Birini ayırın, sadece biri sağ kalsın. Gitsin o Ercüment şerefsizine anlatsın; 'Vuran geldi, emanetini aldı, evini de ateşe verdi' desin. Geri kalanını depoyla beraber yakın! Madem siah sevkiyatı yapıyorsunuz, cehenneme siahsız gitmeyin!"
Vuran arkasına bile bakmadan yürürken, arkada deponun içinden feryatlar yükselmeye, Kerem ve Kaya malları kamyonlara yüklemeye başlamıştı. Ercüment için yolun sonu, Vuran içinse İstanbul'un yeni krallığı başlıyordu.
