103. bölüm · Hesap Günü
101. BÖLÜM: YENİ MERKEZ, YENİ NİZAM
Mart ayının son günleriydi, İstanbul'un üzerinde puslu ama canlı bir bahar havası vardı. İhsan Aslanlı, Raci Sırhan'dan devraldığı mülklerin ve şehrin dört bir yanındaki yeni kazanç kapılarının kontrolüne çıkmıştı. Yanında her zamanki gibi gölgesi olan Vuran vardı.
İhsan, İstanbul'un farklı semtlerine dağılmış 4 yeni dövüş kulübünü bizzat gezmiş, hesapları incelemiş ve içerideki düzeni gözden geçirmişti. Buralar İhsan'ın yeni nakit akışının temelini oluşturuyordu; her birinde disiplin, her birinde mutlak itaat vardı.
İhsan Aslanlı: (Dördüncü kulüpten çıkarken Vuran'a döndü) "Vuran, hesaplar şaşmasın. Bu mekanlar sadece dövüş için değil, bizim şehrin altındaki nabzımızı tutacağımız yerler. Herkes işini bilsin, kimse kafasına göre racon kesmesin."
Vuran: "Merak etme abi, çocukları tembihledim. Hepsi pusuda, her şey senin istediğin kıvamda."
"Küllerin Üzerinde Yükselen Ofis"
Sıra, İhsan'ın yeni komuta merkezi olacak yere gelmişti. Burası, eskiden Ercüment'in kurduğu, geçmişte çok kanlı hesaplaşmaların yaşandığı o meşhur dövüş kulübüydü. Şimdi ise yerle yeksan edilmiş, tamamen baştan aşağı değiştirilmişti.
İçeri girdiklerinde, içerideki ağır lüks göz kamaştırıyordu. Duvarlar koyu füme rengi mermerlerle kaplanmış, zemin simsiyah kaliteli bir deri döşeme ile döşenmişti. Tavanda devasa, loş ama şık avizeler asılıydı. Masif ceviz ağacından dev bir çalışma masası, odanın tam merkezinde bir taht gibi duruyordu. Eski, karanlık ve kirli kulüp havasından eser kalmamıştı; burası artık bir "yeraltı hükümdarlığı"nın ofisiydi.
İhsan, odanın içinde yavaş adımlarla dolaştı. Parmaklarını masanın pürüzsüz yüzeyinde gezdirdi.
İhsan Aslanlı: "Burası olmuş Vuran. Artık bizim yeni adresimiz burası. Mahalledeki o eski kereste fabrikasından bozma yeri unutun. Tüm adamları buraya, bu merkeze taşıyın."
Vuran: "Abi burası kale gibi oldu. Çocuklar burayı görünce zaten gözleri parladı. Hepsi hazır, emrini bekliyor."
İhsan, masanın arkasındaki deri koltuğa geçti, arkasına yaslandı. Odanın sessizliği, dışarıdaki şehrin gürültüsünden tamamen kopuk, adeta bir operasyon odası havası veriyordu.
İhsan Aslanlı: "Bundan sonra sistem buradan yürüyecek. Mahalle bizim kalbimiz ama burası bizim beynimiz olacak. Kimin ne işi varsa, kimin ne sorunu varsa bu kapıya gelecek. Raci Baba'nın verdiği yerler tıkırında, şimdi bu merkezi tam kapasiteyle çalıştıracağız."
Vuran: (Saygıyla başını salladı) "Emrin olur abi. Akşam olmadan tüm birimleri buraya, yeni ofise kaydırmış oluruz. Artık herkes yerini yurdunu bilsin."
İhsan Aslanlı: (Pencereden şehrin ışıklarına baktı, gözlerinde o soğuk kararlılık vardı) "İyi. İyice yerleşin. Yarın yeni bir gün, yapılacak çok iş var. İstanbul'un yollarını temiz tutalım, gerisi kendiliğinden gelir."
İhsan, ofisin o ağır, çelik kapısını çektirdi. Artık sadece eski bir dövüş kulübü değil, şehrin tüm yeraltı trafiğini kontrol eden bir "komuta karargahı" vardı. Sokak, İhsan Aslanlı'nın bu yeni ofisinde, çok daha derin ve gizemli bir disiplinle yönetilmeye başlayacaktı.
İhsan, ofisin o lüks deri koltuğunda otururken, zihni bir anda yeni ofisinin duvarlarından, betonundan sıyrılıp 2007 yılının o kavurucu Hakkari dağlarına fırladı. Gözlerini kapattı, o anları yeniden yaşadı.
2007 - Irak Sınırı, Gece 03:15
İhsan daha 23 yaşındaydı. Yüzünde henüz bugünkü o kaskatı, buz gibi ifade yoktu ama gözlerinde o zaman da bir şeyler eksikti; belki de merhamet... Sırtında 40 kiloluk çanta, elinde modifiye edilmiş bir HK33, nefesi ciğerlerini yakıyordu. Apo sonrası örgüt başıboş kalmış, dağlarda iyice kontrolden çıkmıştı.
Tim Komutanı Yüzbaşı: "İhsan! Sol kanadı tut, mühimmat bitmek üzere! Lan oğlum, şu kayanın arkasından çıkma, keskin nişancı tepede!"
İhsan (23 yaşında): "Komutanım, mermi bitti! Süngü taktım, üzerime geliyorlar!"
Ter, kan ve barut kokusu... İhsan o yaşta bir insanın görmemesi gereken manzaraları gördü. Dağlarda kar diz boyuydu, ayakkabıları donmuştu, günlerce uyumadan sadece kaya kovuklarında mevzilendiler. Bir çatışma anında yanındaki devre arkadaşı, İhsan'ın gözleri önünde "Komutanım, bitti galiba..." deyip yere yığıldığında, İhsan o an o çocuksu yanını oraya, o karlı kayalıklara gömdü.
İhsan (23 yaşında): "Şehit verdik! Yüzbaşım, şehit verdik! Geri çekilmiyoruz, bu dağın başına bu bayrağı biz dikeceğiz!"
O yıllarda özel görevli asker olmak, sadece kurşun yemek değildi; yalnız kalmaktı, sisin içinde kaybolmaktı, sabah uyandığında elinin altında arkadaşının soğumuş bedenini bulmaktı. İhsan, o 23 yaşında, devletin "gölge" dediği o adamların en sertiydi. Dağda öğrendiği tek şey şuydu: "Eğer o gün hayatta kaldıysan, ertesi gün için bir planın olmalı."
2026 - İstanbul, Yeni Ofis
İhsan, anının içinden ofisin sessizliğine döndüğünde, masanın üzerindeki soğumuş kahvesine baktı. O günkü genç askerle şimdiki adam arasında koca bir ömür geçmişti. Tam o sırada ofisin ağır çelik kapısı çalındı.
İhsan Aslanlı: "Gel!"
Kapı açıldı, Vuran içeri girdi. Yüzünde her zamanki o tedirginlik yoktu ama bir "bilinmezlik" ifadesi vardı.
Vuran: "Abi, kapıda bir adam var. Seninle görüşmek istiyor, çok ısrar ediyor."
İhsan Aslanlı: "Kim lan bu saatte kapıma dayanan? Hangi mahalleden, neyin nesi?"
Vuran: "Adı Rahim Sırdan. İrandan gelmiş abi. 'İhsan Bey'i tanırım, o beni iyi bilir' diyor. Acayip bir tip, bastonu var, elinde yüzükler falan... İranlı bir şey."
İhsan kaşlarını çattı. İsmi daha önce hiç duymamıştı. Raci Sırhan'la olan işlerinden dolayı etrafında çok tip dolanıyordu ama bu farklıydı.
İhsan Aslanlı: "Rahim Sırdan mı? İrandan mı gelmiş?"
Vuran: "Evet abi, valla öyle diyor. Geri mi göndereyim?"
İhsan masasının üzerindeki sigarayı ateşledi, bir nefes çekip dumanı yavaşça tavana bıraktı. Gözlerinde o eski dağlardaki avcı bakışı belirdi.
İhsan Aslanlı: "Gelsin bakalım. Bakalım bu İrandan gelen arkadaşın yolu niye bizim kapıya düşmüş... Al içeri."
Vuran kapıyı açtı ve o koca pardüsüyle, elinde firuze taşlı bastonuyla içeriye Rahim Sırdan süzüldü. İhsan, karşısındaki ihtiyara bakarken, masanın altında elinin refleksle silahına gittiğini hissetti.
Rahim Sırdan: (Gülümseyerek, odadaki ağır havayı süzdü) "Selamünaleyküm ya İhsan Aslanlı! Selamünaleyküm..."
İhsan, Rahim'in o kendine has şivesine ve gözlerindeki o pişmiş ifadeye bakarak sadece bir kelime dedi:
İhsan Aslanlı: "Aleykümselam. Buyur, anlat bakalım."
(İhsan, koltuğunda dikleşti, gözlerini kırpmadan Rahim'i izlemeye başladı...)
İhsan Aslanlı, arkasına yaslanmış, karşısında duran o renkli ama bir o kadar da tekinsiz ihtiyarı izliyordu. Rahim Sırdan, davet edilmeyi beklemeden, odayı adeta kendi evi gibi süzerek en geniş koltuğa yayıldı. Bastonunu yere TAK diye vurdu, pardüsünün önünü ilikleyip gülümsedi.
Rahim Sırdan: "Maşallah, maşallah... İhsan Bey, ofisin harbi fiyakalı olmuş. Eski kulüpten eser kalmamış. İnsanın burada otururken bile düşmanını ezeceği geliyi! Mersi, mersi, güzel mekan!"
İhsan Aslanlı: (Dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi, sesindeki o buz gibi tonla) "Mekan bizim işimize göre Rahim Dayı. Sen ne işin var İstanbul'un bu yakasında? İlyas'a selam verip gelmişsin, kulağımıza geldi. Nedir derdin?"
Rahim Sırdan: (Eliyle havayı 'boşver' dercesine kesti) "Ah be İhsan! Ne dert olacak? İnsan İstanbullu olunca, senin gibi genç, yürekli bir şahin uçuşa geçince, gelip bir elini sıkmak istiyor. Bizim oralarda bir laf var; 'Kurdun sesi, kurdun yolunu açar'. Sen kendi yolunu açmışsın, ben de gelip bir 'selam' verem dedim."
İhsan, masanın üzerindeki çakmağı parmaklarının arasında çevirmeye başladı. Karşısındaki adamın sadece 'selam' vermeye gelmediğini, her kelimesinde bir tilki kurnazlığı olduğunu biliyordu.
İhsan Aslanlı: "Eyvallah, selamı aldık. Ama İstanbul'da kimse kimseye sadece selam vermek için 'yol teper' gelmez. Senin derdin başka, belli. Dökül bakalım, nedir bu Amerika sevdan?"
Rahim Sırdan: (Kahkaha attı, bastonuyla yere ritim tuttu) "Vay, vay, vay! İhsan Bey her şeyi bilir, her şeyi duyar! Vallahi sen tam bir ceylan gözlü avcısın! Evet, doğru... Benim derdim okyanus ötesi. Malımız var, saf Acem malı; biz onu Amerika pazarına sürmek istiyirük. Ama ne yapak, İran polisi elimizi kolumuzu bağlamış, uçan kuş bile gümrükten geçemiyi!"
İhsan Aslanlı: "Eee? Bana ne anlatıyorsun bunları? Ben uyuşturucu taciri değilim, ben ticaretin başka tarafındayım. Amerika, limanlar, sevkiyat... Bunlar beni aşar."
Rahim Sırdan: (Doğruldu, gözlerini İhsan'ın gözlerine dikti) "Bilirem, bilirem! Sen büyük oynamak istiyisen, sen mahallenin abisisin. Ben senden 'malımı götür' demirem. Ben sadece... Raci Sırhan'la olan o güzel münasebetini biliyirem. Raci Bey bu işin kitabını yazmış, gemileri limana sokmak onun için çocuk oyuncağı. Sen bir kapı açsan, bir 'bu adam harbidir' desen, Raci Bey o gemiyi okyanusun dibine bile sokar, çıkarır!"
İhsan Aslanlı: (Soğuk bir tebessümle arkasına yaslandı) "Bak Rahim Dayı, Raci Baba'nın kararına ben karışmam. O kendi yolunu kendi çizer, kendi masasını kendi kurar. Senin bu Amerika işini git, direkt Raci Bey'e anlat. Benim ne gücüm yeter o işlere, ne de o topa girerim. Bizim işimiz burada, mahallede."
Rahim Sırdan: (Bastonuna dayanıp hafifçe ayağa kalktı, ciddileşti) "İhsan Bey, sen bizi yanlış anladın. Ben senden emir beklemiyirem, sadece diyerem ki; senin sözün Raci Bey'in yanında geçerli bir akçedir. Benim niyetim halis, malım temiz. İnan bana, bu Amerika işi olursa İstanbul'daki herkes ihya olur, Raci Bey de, sen de... Cebiniz dolar taşar."
İhsan Aslanlı: (Ayağa kalktı, boyuyla Rahim'i biraz gölgede bıraktı) "Cebimizdeki paradan ziyade, ismimizdeki şeref bizim için önemlidir. Raci Bey'e gitmek istersen yolunu tarif ederim ama benden sana ne bir referans çıkar, ne de bir emanet. Tanıştığımıza memnun oldum Dayı. Başka bir emrin yoksa, işimiz başımızdan aşkın."
Rahim Sırdan: (Bir anlık şaşkınlık yaşadı ama hemen o Acem kurnazlığıyla toparladı, elini uzattı) "Tanıştığımıza çok mersi, İhsan Bey! Harbi adammışsın, dedikleri kadar var. Biz gene konuşuruz, gene görüşürüz. İstanbul küçük, biz büyük... Ba-huda, dünya döniyi, bakalım kimin payı ne olacak!"
Rahim Sırdan ağır adımlarla kapıya yöneldi. Tam çıkarken arkasından kapıyı kapattı.
