106. bölüm · Hesap Günü
104 BÖLÜM: TAVANARASINDAKİ AYAZ
2017 yılının sessiz, puslu bir sabahıydı. İhsan Aslanlı, gözlerini güneşin doğuşuyla açtı. Yatağından bir hamlede doğruldu, gecenin ağırlığını üzerinden atmak için soğuk suyun altına girdi. Duştan çıktığında aynadaki yansımasına baktı; yüzündeki çizgiler, yediği kurşun izleri, her biri bir hikayeydi. Mutfak tezgahına geçti, beyaz bir peynir kalıbını ekmeğin arasına öylece koydu. Bir ısırık aldı. Peynirin tuzu, diliyle damağı arasında erirken, 2017 yılının modern mutfağı bir anda buharlaşıp yerini 2007 yılının Hakkari kırsalındaki o derme çatma, çatlak duvarlı karargaha bıraktı.
2007 - Irak Sınırı, Sabah 06:30
Dışarıda kar fırtınası uğuldayarak barakanın ahşap kapısını zorluyordu. İçeride, İhsan ve tim arkadaşları yere serilmiş bir battaniyenin etrafına toplanmış, zar zor ısınmış bir çaydanlığın etrafında kahvaltı etmeye çalışıyorlardı. Duvarın sıvası yer yer dökülmüş, çatlaklar harita gibi birleşmişti.
Genç Asker: "Komutanım, şu duvarların haline bak hele... Çatlaklardan içeri kar doluyor, yemekhanenin içine kar yağıyor resmen! İnsan bir alçı çeker, bir yama yapar değil mi?"
Yaşlı Komutan: (Çayından bir yudum aldı, sakallarındaki kırağıyı eliyle silkeledi) "Oğlum, bizim zamanımızda yemekhane mi vardı? Yemekhaneyi bırak, baraka bile yoktu. Dağın taşın, kayanın kovuğunun arasıydı bizim soframız. Yağmur yağardı, ekmeği yorganın altına saklardık ıslanmasın diye."
İhsan (23 yaşında): "Komutanım, siz de hep aynı şeyi anlatıyorsunuz. 'Bizim zamanımızda o yoktu, bu yoktu'... E ne vardı peki? İnsan o şartlarda neyle ayakta kalıyordu?"
Komutan, elindeki çatalı bırakıp İhsan'ın gözlerinin içine baktı. Bakışları o kadar derin ve durgundu ki, barakanın içindeki uğultu bir anlığına kesildi.
Yaşlı Komutan: "Ne vardı biliyor musun İhsan? Sevgi vardı, saygı vardı. Kardeşlik vardı. Yediğimiz bir dilim bayat ekmeği dört kişi bölüşürken, kimse 'benim payım küçük' demezdi. Zorluk vardı, evet... Aç kaldık, susuz kaldık ama kimse kimseyi yarı yolda bırakmadı. Şimdi... Şimdi ben sizin gözlerinize bakıyorum, aynısını sizde görüyorum. Sen o ekmeği bölerken, yanındaki çocuğun gözüne bakıyorsun ya, işte o bizim o zamanlar kurduğumuz düzenin aynısı."
İhsan, elindeki ekmeği sıktı. O soğukta, o çatlak duvarların arasında ilk defa içini ısıtan bir duygu hissetti.
İhsan (23 yaşında): "Biz de sizi yarı yolda bırakmayız komutanım. Dağlar bizi unutsa da, biz birbirimizi unutmayız."
Komutan hafifçe gülümsedi, elindeki çayı yuduladı. Tam o sırada masadaki metal çaydanlığın kapağı, içerideki basınçla titreyerek tık tık tık diye vurdu. İhsan, o metal sesine odaklandı...
Tık... Tık... Tık...
İhsan bir an irkildi. Gözlerini açtığında, 2007 yılının o soğuk barakasında değil, 2017 yılının modern ve lüks mutfağındaydı. Elinde tuttuğu peynirli ekmeği masaya bıraktı. Mutfaktaki çay makinesinin kapağı, kaynadığı için aynı ritimle vuruyordu.
İhsan, elini yüzüne götürdü; avuç içleri terlemişti. 10 yıl önceki o dondurucu dağ ayazını, o küçücük barakanın ocağında hala hissedebiliyordu. Pencereden dışarı, İstanbul'un gri sabahına baktı. O günkü kardeşlikten geriye ne kalmıştı? İhsan, mutfaktaki sessizliğin içinde, kendi kendine mırıldandı:
"Sevgi... Saygı... Kardeşlik... Hepsi o dağlarda, o çatlak duvarların arasında kaldı galiba."
İhsan, mutfağın soğuk mermerine dayanmış, 2007'nin dağ ayazından 2017'nin İstanbul sıcağına yeni yeni alışırken, tezgâhın üzerinde duran telefonu hırçın bir şekilde çalmaya başladı. Ekrandaki isim Vuran'dı. İhsan, derin bir nefes alıp telefonu açtı, sesi sabahın mahmurluğuyla değil, bir kılıcın keskinliğiyle çıktı.
İhsan: "Söyle Vuran, hayırdır?"
Vuran (Telefonda): "Abi, rahatsız ettim kusura bakma ama bir mevzu var. Bizim kapıya bir herif geldi. 'Refik Dayı'nın yeğeniyim' diyor, içeri girmek için ısrar ediyor. Ne yapayım, paketleyip atayım mı yoksa?"
İhsan'ın gözleri bir anlığına kısıldı, mutfaktaki pencereden dışarı, boş sokağa baktı. Refik Dayı... Yıllar önce işlenen o kanlı hesabın, kapanan o defterin ismiydi.
İhsan: "Refik Dayı'nın yeğeni mi? Öyle mi dedi?"
Vuran: "Aynen abi. 'Amcamın emanetini devralmaya geldim' diyor, tipinde de bir hayır yok ama lafı uzatıyor."
İhsan: (Sesi buz gibiydi, alaycı bir gülüşle karışık) "Peki bunca zaman neredeymiş? Biz Refik Dayı'nın intikamını alırken, o herif hangi delikte saklanıyormuş? Biz ocağına ateş düşürenin cezasını keserken, o neredeymiş?"
Vuran: "Bilmiyorum abi, valla pek öteceğini de sanmıyorum. Kapıda bekletiyorum, senin iki dudağının arasına bakıyorum."
İhsan: (Telefonu sıkıca kavradı) "Tamam, kimseye dokunma. Sakın hareket çekmesin, elini kolunu bağlamasın. Geliyorum, o 'yeğen' kimmiş, amcasının hesabını sormaya mı gelmiş, yoksa başka bir hesap görmeye mi, yüzüne karşı göreceğiz. Kapat."
İhsan telefonu masaya fırlattı. Üzerine siyah deri ceketini geçirdi, belindeki silahı kontrol etti. Ayna karşısında durduğunda, yansımasında 2007'nin o kararlı askerini değil, 2017'nin her şeye hazırlıklı, gözü kara adamını görüyordu. Refik Dayı'nın yeğeni... Eğer bu bir oyunsa, İhsan bu oyunu daha başlamadan bitirmeye kararlıydı.
Evden çıkarken arkasında bıraktığı sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Kapıyı kilitlediğinde, İstanbul'un sabah trafiğinin gürültüsü onu bekliyordu; ama onun kafasında tek bir isim vardı: Refik.
İhsan, arabanın gazına yüklendiğinde İstanbul'un gri asfaltı tekerleklerinin altında eriyor gibiydi. Aklı, Refik Dayı'nın hastane odasındaki son anlarındaydı; o gün hastane koridorlarında yemin etmişti, "Seni bu yatakta bırakmayacağım Dayı, hesabını bu şehre tek tek ödeteceğim" demişti. Öyle de yapmıştı. O gece, Refik'in kanına giren kim varsa, İhsan hepsinin sonunu getirmişti.
Vuran'ın beklediği depo binasının önüne geldiğinde frenleri sertçe sıktı. Vuran hemen kapıyı açtı, yüzünde endişeli bir ifade vardı.
Vuran: "Abi, içeride. Adamın üzerinde bir şey yok, aradık. Ama bakışları değişik, sanki intikam için gelmemiş de... Başka bir şey söylemeye gelmiş gibi."
İhsan: (Arabadan indi, ceketin önünü ilikledi) "İntikam için gelse zaten kapıya değil, namlunun ucuna gelirdi Vuran. Bakalım bu 'yeğen' hangi masalı anlatacak."
İhsan, deponun ağır demir kapısını tek hamlede itti. İçeride, loş ışığın altında bir adam ayakta bekliyordu. Gençti, Refik Dayı'ya hiç benzemiyordu ama gözlerindeki o hırçınlık, o tanıdık "dayı" bakışı İhsan'ı bir an için duraksattı. Adam, İhsan'ı görünce hafifçe gülümsedi. Bu bir saygı gülüşü değildi; bu, bir sırrı bilen adamın rahatlığıydı.
İhsan: (Adama doğru ağır adımlarla yürüdü, sesi deponun içinde yankılandı) "Refik Dayı'nın yeğeni... Öyle mi? Ben onunla onca yıl ekmek yedim, su içtim. Bir kere bile senden bahsettiğini duymadım. Şimdi söyle bakalım, Refik toprağa gireli yıllar oldu, sen hangi rüzgarla, hangi borcu tahsil etmeye geldin?"
Adam, İhsan'ın gözlerinin içine korkusuzca baktı.
Adam: "Amcamın intikamını aldığını herkes biliyor İhsan Aslanlı. O geceki o yedi babayı nasıl indirdiğini, kanı nasıl temizlediğini cümle alem biliyor. Ama amcamın hastanede ölmeden önce sakladığı şeyi... Onu sadece ben biliyorum."
İhsan durdu. Deponun içindeki sessizlik ağırlaştı. İhsan, "emanet" meselesinin sadece kan davası olmadığını, işin içinde Refik'in sakladığı başka bir defter olduğunu hissetti.
İhsan: "Sakladığı şey mi? Refik'in tek emaneti bendim. Konuş... Yoksa o emaneti sana yediririm."
İhsan, adamın üzerine doğru bir adım daha attı. Depodaki gerilim, bıçakla kesilecek kadar sertleşmişti. Refik Dayı'nın ölümüyle kapanan o kanlı defter, şimdi bu adamın tek bir cümlesiyle tekrar açılıyordu.
