150. bölüm · Hesap Günü
148. BÖLÜM: GÖLGELERİN HESABI
İstanbul'un varoşlarının en ücra köşesinde, dışarıdan bakıldığında hurda bir kamyon garajı gibi duran, ama aslında şehrin en büyük silah deposu olan binanın kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Kör Mahsun, bastonunun ucunu zemine ritmik bir şekilde vura vura ilerledi. İçeride, loş ışığın altında bir silahı parçalarına ayıran İlyas, başını kaldırmadan konuştu.
İlyas: "Hoş geldin Mahsun. Bu saatte bastonunun sesi, havada hayra alamet bir toz bulutu bırakmıyor."
Kör Mahsun: "Dert büyük İlyas. Şehrin üstüne öyle bir sis çöktü ki, gözlerim görmese de ciğerlerimi tıkıyor. Raci, Zeyyat... Hepsi birer birer budandı. Bu işler, bizim bildiğimiz sokak kavgasına benzemiyor."
İlyas, temizlediği namluyu kenara koydu ve ciddiyetle Mahsun'a döndü.
İlyas: "Süpürgeyi tutan el, şehrin altını üstüne getiriyor ama kimse o elin sahibini görmedi. Birileri bu şehirde yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. İnsanların içine sızıyorlar, kılık değiştiriyorlar; tam bir 'Şirket' mantığıyla çalışıyorlar. Senin kulağına ne geldi?"
Kör Mahsun: "Kulağıma gelenler, barutun yanık kokusundan daha beter. Bu heriflerin başında öyle bir adam var ki... Ne ismi biliniyor, ne cismi. Sanki havadan inmiş, bu şehri kendi malı gibi yönetmeye kalkıyor. Siyah, Raci... Kimse o adamın ismini bile ağzına alamıyor, korkudan titriyorlar."
İlyas, masanın altından ağır, siyah bir çanta çıkardı. İçinden çıkardığı mermileri dizmeye başladı.
İlyas: "Korku, bu şehrin en büyük illetidir Mahsun. Ama unutma, korku duyan adamın elindeki silah da titrer. Bizim kimseden korkumuz yok, ama tedbirli olmamız şart. O gölge dediğin adamın adamları, her an kapımızda bitiverebilir."
Kör Mahsun: "O yüzden buradayım ya İlyas. Bizim birbirimize el vermemiz lazım. Eğer bu Şirket, bu şehrin damarlarına kadar sızdıysa, bizim de o damarları kesmemiz gerekir. Birimiz düşerse diğeri ayağa kaldırmalı. Bu adamın gölgesi nereye uzanırsa, namlularımız oraya dönmeli."
İlyas, elindeki silahı havaya kaldırıp ışıkta kontrol etti.
İlyas: "Haklısın. Ama dikkatli ol, Mahsun. Bu adam sadece tetikçi değil, bir stratejist. Yanlış bir adım, bizi geri dönüşü olmayan bir kuyunun dibine iter. Sen ne düşünüyorsun? İhsan da bu mevzunun içine çekiliyor, o ne der?"
Kör Mahsun: "İhsan... İhsan bu şehrin en büyük delisi. Ama bu kez karşısındaki, basit bir kabadayı değil. İhsan kendi bildiğini okur, biz kendi tedbirimizi alalım. Sen mühimmatı hazır tut, ben de kulağımı toprağa yaslayıp o gölgenin nereye doğru kaydığını dinleyeyim."
İlyas onaylar bir şekilde başını salladı. Mahsun, sandalyeye oturup bastonunu dizlerinin arasına aldı. Dışarıda gece, İstanbul'un üzerinde ağırlaşırken, ikisi de suskunluğa büründü. Mahsun, oradan ayrılmadı; sanki gelecek bir haberi, bir ayak sesini veya o gizemli şahsın bir adımını bekler gibi gözleri görmeyen ama her şeyi sezen bir kartal gibi yerinde çakılı kaldı.
Kör Mahsun: "Gitmiyorum İlyas. Eğer o gölge buraya doğru bir adım atarsa, o adımı ilk karşılayan biz olacağız. Şimdi sus ve sadece dinle... Şehrin sesi değişti."
İlyas sustu. Depodaki sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın sessizliğiydi. İkisi de, kendi karanlıklarında şehrin kaderini beklemeye koyuldu.
Mahsun, bastonuna yaslanmış, karanlığın içindeki en ufak bir kıpırtıyı bile sezerken, İlyas'ın yüzündeki o alışıldık sert ifade bir anda yerini soğuk, ruhsuz bir gülümsemeye bıraktı.
İlyas: "Mahsun... Çok şey biliyorsun, çok şey duyuyorsun. Ama bazen duymak, insanın kendi sonunu hızlandırır."
İlyas, tezgahın altındaki gizli düğmeye bastı. O anda, deponun karanlık köşelerinde namluların hafifçe parladığı görüldü. Pıst! Pıst! Pıst! Susturuculu silahların o tok, boğucu sesleri arka arkaya patladı. Mahsun'un yanında, koruma olarak bekleyen üç adam, daha ne olduğunu anlayamadan göğüslerine aldıkları kurşunlarla cansız bir şekilde yere yığıldı.
Mahsun, adamlarının yere serilme seslerini duydu ama kılı kıpırdamadı. Sadece hafifçe gülümsedi.
Kör Mahsun: "Demek kiralık olan sadece mermilerin değil, ruhunmuş İlyas. Şirket'in kurşun askeri mi oldun?"
Deponun girişinde ağır, ritmik ayak sesleri duyuldu. İçeriye Kartal girdi. Yüzündeki beyaz çizik izi, loş ışıkta bir yara bere gibi parlıyordu. Kartal, elindeki silahı kılıfına sokarken, adamlarına "çekilin" işareti yaptı.
Kartal: "Kör olmana rağmen iyi dövüşür, iyi sezersin diye duydum Mahsun. Bakalım, gözlerinin karanlığı mı daha derin, yoksa toprağın altı mı?"
Kör Mahsun: "Doğrudur Kartal. Gözlerim görmez ama rüzgarın gelişinden, düşmanın kokusundan nerede olduğunu bilirim. Çizik suratın, son gördüğüm şey olacak sanma."
Kartal, ceketinin içinden uzun, avcı tipi keskin bir bıçak çıkardı. Mahsun ise o ana kadar bir süs gibi tuttuğu bastonunu aniden ikiye ayırdı. Bastonun içinden, gövdesi kadar keskin ve uzun bir çelik uç çıktı. Dövüş başlamıştı.
Kartal, ilk hamlesini bir şimşek hızıyla yaptı. Bıçağı Mahsun'un boğazına doğru savurdu. Mahsun, Kartal'ın nefes alışından hamleyi sezdi; bastonuyla bıçağı havada karşıladı. Çın! Çeliklerin birbirine çarpma sesi deponun sessizliğini parçaladı. Mahsun, kör olmasına rağmen hareketleri bir dans kadar kusursuzdu; Kartal'ın her hamlesini, adeta onun bir uzvuymuş gibi tahmin ederek savuşturuyordu.
Kartal, bir an duraksadı. Mahsun'un savunması karşısında şaşırmıştı. Kartal, strateji değiştirdi. Hareketlerini durdurdu. Nefes alışverişini yavaşlattı, kalp atışını neredeyse dondurdu. Ayaklarını yere, tüy kadar sessiz basmaya başladı. Kartal, bir avcı gibi tamamen sessizliğe büründü.
Mahsun, havayı kokladı. Dinledi. Bir an, rüzgarın yönü değişti. Kartal, Mahsun'un sağ omzundan girmek üzereydi. Mahsun bastonunu o yöne çevirdi ama Kartal, bu hamleyi bekliyordu. Kartal, bir kedi gibi zemine yattı, Mahsun'un savunmasının altından geçerek bıçağını Mahsun'un göğsüne, tam kalbinin üzerine sapladı.
Mahsun, çeliğin etine girişini hissetti. Bastonu elinden düştü. Kartal, bıçağı biraz daha çevirdi.
Kartal: (Kulağına fısıldayarak) "Gözlerin kapalıyken bile çok dik duruyordun Mahsun. Şimdi biraz dinlen."
Mahsun, ağzından sızan kanla birlikte son bir kez gülümsedi. Dizleri üzerine çöktü, elleriyle Kartal'ın ceketine tutundu.
Kör Mahsun: "Bitti mi... bitti mi sandın?"
Kartal bıçağı hızla çekti. Mahsun, deponun beton zeminine yığıldı. İlyas, uzaktan izlediği bu infazın ardından hiçbir duygu belirtisi göstermeden silahını temizlemeye geri döndü. Kartal, eldivenini çıkardı ve Mahsun'un cansız bedenine bakıp tükürdü.
Depo, tekrar o uğursuz sessizliğine büründü. Mahsun, bir daha uyanmamak üzere, bildiği tek dünyanın, yani karanlığın sonsuzluğuna çekilmişti. İhanet, silahın namlusundan daha soğuktu ve bu şehirde artık dostluk, sadece bir hatıraydı.
