129. bölüm · Hesap Günü
127. BÖLÜM: PAVYONUN GÜLLERİ, MAZOTUN KOKUSU
İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde, sanayinin dibinde, tozlu bir çay ocağında Zilli Seyyat ile Siyah Abni karşı karşıya oturmuşlardı. Zilli Seyyat, üzerinde parlak, pul pul bir ceketle, sanki az önce pavyondan çıkmış da sahneden inmemiş gibi kıvrak hareketlerle çayını karıştırıyordu. Karşısında ise mazot kokusu sinmiş deri ceketiyle, yüzü her zaman asık Siyah Abni oturuyordu.
Zilli Seyyat: (Ellerini havada oynatarak, neşeli bir tonda) "Aman be Siyah Abni! Şu surata bak, sanki mazot değil de zehir satıyorsun! Gül biraz, hayat kısa, pavyondaki kızların kahkahası bile senin şu asık suratından daha çok umut veriyor insana. Hadi, anlat bakalım, tankerler ne alemde? Akıyor mu yine kara altın?"
Siyah Abni: (Çayından bir yudum aldı, yüzünü ekşitti) "Seyyat, senin o pavyondaki ışıklar gözünü mü boyadı ne? İşler duman. Mazot dediğin öyle su gibi akmıyor artık. Gümrükteki itler, yoldaki polisler... Herkes bir parça istiyor. Geçen gün bir tanker dolusu malı zor kaçırdık, şoförün elleri titremekten direksiyonu kırmış, mazot değil sanki safi kan taşıyoruz."
Zilli Seyyat: (Kahkahayı bastı, masaya hafifçe vurdu) "Ay kurban olduğum! Senin o tırların içi de pavyon gibi, her tarafı ışıl ışıl ama kokusu biraz ağır be! Ama boşver, pavyonda bu akşam neler oldu neler... Bir müşteri geldi, sanırsın kralların kralı; ama bir içti, bir içti... En sonunda ağlamaya başladı, 'Seyyat,' diyor, 'karım beni terketmiş!' Dedim, 'Aman be ağam, bırak karıyı, gel burada dans eden çiçeklere bak, hepsi senin hizmetinde!' Vallahi o geceyi öyle bir geçirdi ki, hesabın sonuna sıfırları sığdıramadık."
Siyah Abni: (Hafif bir tebessüm etti, önüne baktı) "Senin işin kolay Seyyat; bir şarkı, bir dans, bir kadeh... Milletin derdini unutuyorsun. Benim mazotun kokusu adamın üstüne sindi mi, üç gün geçmiyor. Hele o 'kaçak' mazotun rengi... Bazen diyorum, bırakacağım bu işi, gidip senin pavyonda kapıda durayım, en azından mis gibi parfüm kokarım."
Zilli Seyyat: (Ceketinin yakasını düzeltti, göz kırptı) "Gel gel, valla gel! Sen kapıda dur, ben içeride fırtınalar estireyim. Senin o sert duruşun bizim pavyonun havasına yakışır, 'Siyah Abni' dedik mi herkes hizaya girer! Ama unutma, bizim işin raconu neşedir; ağlayanı bile güldüreceksin. Senin mazotçulara o kadar güldürsen, tırı devirirler valla!"
Siyah Abni: (Ciddileşti, masaya doğru eğildi) "Şaka bir yana, şu mazot işini sağlama almam lazım. Yeni bir rota lazım bize, daha tenha, daha karanlık... Sende pavyona gelen o büyük abilerden duyum vardır; şu rota işlerini kim bilir, senin o meşhur müşteriler arasında ağzı laf yapan yok mu?"
Zilli Seyyat: (Omuz silkti, neşeli tavrıyla) "Olmaz mı? Pavyonun en kuytu köşesinde, viskisini yudumlayıp dünyayı yönettiğini sanan adamlar var ya, onların dilini bir çözsen, İstanbul'un altındaki tünelleri bile haritaya dökersin. Ama Siyah Abni, unutma; herkesin bir fiyatı var. Senin mazotun gibi, herkesin de bir 'yanma noktası' vardır. Sen bana bir şişe kaliteli viski sözü ver, ben sana o rotayı, o kamyonun geçeceği en güvenli yolu altın tepside sunayım!"
Siyah Abni: (Hafifçe güldü, masaya parmağıyla vurdu) "Tamam lan, anlaştık. Sen yeter ki o ağzı gevşek herifleri konuştur. Mazotun en kralından bir tanker de senin pavyonun arkasına çekerim, jeneratörleriniz hiç sönmez, ışıl ışıl yanarsınız."
Zilli Seyyat: (Ayağa kalktı, ceketini savurdu) "İşte bu! Bak gördün mü, neşe ile mazot yan yana gelince dünya nasıl dönüyor? Hadi, ben kaçıyorum, pavyonda bu akşam 'Siyah Abni'nin şerefine bir tur içki ikramı yapayım, bakalım kimin ağzı daha çok gevşeyecek!"
Zilli Seyyat kıvrak adımlarla uzaklaşırken, Siyah Abni arkasından bakıp başını iki yana salladı. Kendi dünyalarının o garip, tekinsiz ama bir o kadar da hareketli döngüsü devam ediyordu. Biri ışıklarla, diğeri mazotla uğraşıyordu ama ikisi de İstanbul'un o gizli çarklarında dönüp duruyorlardı.
Zilli Seyyat, pavyonun neşesini ve Siyah Abni ile yaptığı rotaların keyfini geride bırakmış, şehrin dışındaki ıssız yola sapmıştı. Arkasında iki araçlık bir koruma konvoyuyla, kendi siyah Mercedes'inin arka koltuğunda bacak bacak üstüne atmış, radyoda çalan damar bir şarkıya eşlik ediyordu.
Zilli Seyyat: (Neşeli bir şekilde) "Çivi, şu bizim Siyah Abni de amma ciddiyet seviyor ha! Hayat bir kere yaşanır, o hala tanker peşinde koşuyor. Neyse, bu geceki hasılatla bir tur daha döneriz, pavyonun tozunu attırırız!"
Çivi: (Yan koltukta, hafifçe dışarıyı kontrol ederek) "Haklısın abi, senin keyfin yerinde olsun yeter. Yalnız yol bu gece bir tuhaf, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi karanlık."
Seyyat bir an aynadan arkasına baktı. Arka konvoy, hafif bir virajdan sonra gözden kaybolmuştu.
Zilli Seyyat: (Kaşlarını çatarak) "Ulan Çivi... Ne oldu bunlara? Bizim arkadakiler nereye kayboldu? Ulan Çivi, adamları uyuttun mu yoksa yine?"
Çivi: (Telefonuna bakarak) "Abi, telsizden ses gelmiyor, anlayamadım... Dur bir bakayım."
Tam o sırada, önlerine çıkan bir kum yığını yüzünden şoför ani fren yaptı. Araba sarsılarak durduğunda, etraf zifiri karanlıktı. Çivi kapıyı açmaya yeltendiği anda, ormanın içinden gelen seri bir makineli tüfek sesi geceyi yırttı.
"TAK! TAK! TAK! TAK!"
Kurşunlar yağmur gibi Mercedes'in üzerine indi. Camlar patladı, metalin metale sürtünme sesi kulakları sağır ediyordu.
Çivi: (Bağırarak) "Ateş açtılar! Abi eğil!"
Çivi, daha belindeki silahını çekemeden alnından yediği kurşunla yan koltuğa yığıldı. Şoför, daha bir şey diyemeden direksiyonun üzerine kapandı. Seyyat, arka koltukta büzülmüş, can havliyle telefonuna sarılmaya çalışıyordu ama her yer kan içindeydi. Göğsüne saplanan iki kurşunun sıcaklığını hissetti, nefesi kesildi.
Zilli Seyyat: (Hırıltıyla) "Kimin... Kimin işi bu...?"
Dışarıdaki ateş bir an sustu. Karanlığın içinden iki gölge, hiç ses çıkarmadan, adeta birer robot gibi yaklaştı. Arabanın kapısını hızla açtılar. İnfazcılar, Seyyat'ın ağır yaralı olduğunu görünce sadece soğukkanlılıkla birbirlerine baktılar.
Bir tanesi, elindeki pimi çekilmiş el bombasını, sanki bir paket sigara bırakır gibi Seyyat'ın oturduğu arka koltuğa attı ve arkasına bakmadan koşarak uzaklaştı.
Zilli Seyyat: (Bombalara bakarak, son bir gayretle gülümsedi) "Desene... Bu gecenin... hesabı ağırmış..."
"BUM!"
Patlama, geceyi bir şafak vakti kadar aydınlattı. Mercedes, alev topuna dönerek yolun kenarındaki şarampole yuvarlandı. İçerideki neşe, pavyonun şarkıları ve Seyyat'ın tüm o kıvrak hayalleri, o büyük gürültünün içinde yok oldu.
Karanlığın içinden çıkan o gölgeler, arkalarında sadece yanmış bir hurda ve duman bırakarak, yine sessizce gecenin içinde kayboldular. İş tamamlanmıştı; ne bir iz, ne bir şahit, ne de bir hata vardı. Görev başarıyla bitmişti.
