53. bölüm · Hesap Günü
52. BÖLÜM: KÖRÜN GÖZÜ, KURDUN DİŞİ
Karaköy'ün izbe ara sokaklarından birinde, tabelası bile olmayan o eski meyhanenin en kuytu masası... İçeride yoğun bir kekik ve yanık et kokusu var. Kör Mahsun ve Makas Sani karşılıklı oturuyor. Mahsun'un gözlerinde simsiyah bir gözlük var, dünyayı görmüyor ama masadaki her bir çatal sesini, sokağın nabzını, hatta Sani'nin nefes alışındaki o hafif tedirginliği bile iliklerinde hissediyor.
Masada nar gibi kızarmış, kemiğinden ayrılan kuzu tandır, yanında buz gibi köpüklü yayık ayranı ve közlenmiş acı biberler duruyor.
"Görmeden Bilmek"
Mahsun, hiçbir yere çarpmadan elini masada gezdirdi, tırnak pidesini bulup kopardı. Sani hayranlıkla onu izlerken, Mahsun sanki o bakışları hissediyormuş gibi gülümsedi.
Sani: "Ee Mahsun... Raci Sırhan geldi, masaya oturdu. 'Ercüment'le olan husumeti bitirin, bu deryada artık kan akmasın' dedi. Raconu kesti gitti. Ama sen de bilirsin, deryada köpek balığı çoksa, kan akmadan sular durulmaz. Ne yapacağız şimdi?"
Kör Mahsun: (Pidesini tandırın suyuna bandı, ağzına götürürken duraksadı) "Ne yapacağımızı sen söyleyeceksin Sani. İhsan kardeş bize ne yaptı bugüne kadar? Yanlışını gördük mü? Yok. Adam delikanlı adam, bize kötülüğü dokunmadı. Ama bu Ercüment denen sonradan görme, ortalığı pazar yerine çevirdi. Raci Abi 'barışın' der ama, gönülsüz barışın sonu tez gelir."
Sani: "İhsan içeride betonla dertleşiyor, Ercüment dışarıda malın, mülkün üstünde sefa sürüyor. Şimdi Raci Abi dedi diye biz bu haksızlığa 'eyvallah' mı diyeceğiz?"
"Ziyaret Vakti ve Gizli Hesap"
Mahsun, elindeki kemiği masaya bıraktı. O an yan masada birinin sandalyesi gıcırdadı, Mahsun başını hafifçe o yana çevirdi; o adamın kim olduğunu, kaç kilo olduğunu sadece sesinden tahlil etmişti. Tekrar Sani'ye döndü.
Kör Mahsun: "Diyorum ki Sani... Bugün şu Bayrampaşa'ya bir uzanalım. İhsan'ı bir ziyarete gidelim. Şöyle eli kolu dolu gidelim. Tütünüdür, parasıdır, koğuştaki ağalığıdır; ne lazımsa, ne istiyorsa önüne serelim. İhsan dayanıklı adamdır, dört duvarda çürümez. Ona içeride her türlü desteği verelim, sırtını sağlama alalım ki kafası sadece dışarıyı düşünsün."
Sani: "İyi diyorsun da Mahsun, adamı sadece içeride beslemekle iş bitmez. Bu adamın o parmaklıkları kırıp çıkması lazım. Yoksa Ercüment dışarıda kök salacak."
Kör Mahsun: "Çıkacak... O yolun taşlarını biz döşeyeceğiz. İhsan dışarı bir çıksın, o hırsla, o öfkeyle ilk iş Ercüment'in boğazına çökecek. Kendi ellerimizle yapamadığımızı, İhsan'ın eliyle yapacağız. Ercüment bitecek ki, sokak nefes alsın."
"Liman ve Gelecek"
Sani, önündeki acı biberden koca bir ısırık aldı, ağzı yanarken gülümsedi.
Sani: "Mevzuyu anladım... Ercüment biterse, o limandaki koca sevkiyat, o büyük silah rotası, o konteynerler... Hepsi bir gecede sahipsiz kalacak. E o zaman o koca sevkiyat senin kucağına düşer Mahsun, yalan mı?"
Kör Mahsun: (Ayrandan büyük bir yudum alıp bardağı masaya 'tak' diye vurdu) "Aynen öyle Sani. Ercüment'in cenaze namazı, bizim bayram namazımız olur. İhsan öcünü alır, namını yürütür; biz de işimize, gücümüze, büyük lokmamıza bakarız. Herkes hakkını alır, herkes rahatına bakar."
Mahsun elini uzattı, masadaki tespihini tek hamlede, sanki gözleri görüyormuş gibi kavradı. Şakırtısı odadaki sessizliği bozarken, kurtlar sofrasında ölüm fermanı imzalanmıştı.
İstanbul'un gri sabahında, dört siyah araçlık bir konvoy Bayrampaşa'ya doğru süzülüyordu. Konvoyun başında Kör Mahsun ve Makas Sani'nin olduğu zırhlı araç vardı; arkadaki araçlar ise Mahsun'un en sadık adamlarıyla, İhsan için hazırlanan "ikramlarla" doluydu.
Mahsun, gözündeki siyah banta rağmen yolun her virajını, motorun her devrini hissediyordu.
"Devletin Büyüklüğü"
Sani: (Cama vuran yağmur damlalarını izlerken) "Mahsun, her şeyi aldık eyvallah da... Bu Müdür Bey bize o büyük sofrayı kurdurtur mu içeride? İhsan'ın koğuşuna krallar gibi girmek istiyoruz ama nizamiyet duvarı yüksektir."
Kör Mahsun: (Tespihini şakırdatarak) "Sen orasını merak etme Sani. Müdürü tanırım. Öyle her kapıyı açan anahtarlardan değildir o."
Sani: "Adamın mı yoksa?"
Kör Mahsun: "Değil... Ama aramız bozuk da değil. O, piyasadaki o 'cebi delik' müdürlere benzemez. Rüşveti sevmez, bir mahkumu diğerinden üstün görmez. Hakkı neyse onu verir."
Sani: "Zor adam desene..."
Kör Mahsun: (Acı bir gülümsemeyle) "Zor değil, devlet adamı Sani. Biz dışarıda 'Mafyayız, büyüğüz, alem bizden sorulur' deriz ama... Aslında devletin kapısına dayandığında hepimiz sadece havlayan bir köpeğiz. Devlet kimseyi kendinden üstün görmez. Biz ne kadar gürültü çıkarırsak çıkaralım, o nizamiyenin demiri hepsini susturur."
Sani: "Doğru dersin. Hiç değilse daha önce de İhsan için birkaç şey yolladık da, şimdi kapısına dayandığımızda bizi sadece işi düşen çıkarcılar sanmaz."
"Müdürün Odasında Soğuk Hava"
Araçlar cezaevinin o devasa nizamiyesinden içeri süzüldü. Kimlikler, aramalar ve o bitmek bilmeyen bürokratik engeller aşıldıktan sonra Mahsun ve Sani, Müdür Cevat'ın odasının önüne geldi.
İçeride, Müdür Cevat masasının başında, her zamanki bükülmez duruşuyla oturuyordu. Kapı açıldı, Mahsun ve Sani içeri girdi. Mahsun, gözleri görmese de odadaki ağır havayı ve müdürün masasına vuran kalem sesini anında teşhis etti.
Müdür: (Gözlüklerini masaya bırakarak) "Mahsun... Sani... Sizi bu koridorlarda görmek pek hayra alamet değildir. Hayırdır, hangi rüzgar attı sizi Bayrampaşa'nın ayazına?"
Kör Mahsun: "Hoş bulduk Müdür Bey. Rüzgar değil de, vefa diyelim. İhsan Aslanlı kardeşimizi bir görelim, halini hatırını soralım dedik. Boş gelmek olmazdı, çocuklar dışarıda emanetlerle bekler."
Müdür: (Sert bir bakışla) "Burası aşevi değil Mahsun, biliyorsun. Öyle her gelen sofrayı kurup, krallar gibi ziyafet çekemez. Kanun neyse o."
Sani: "Biliyoruz Müdür Bey, nizamını bozmaya gelmedik. Sadece İhsan'ın morali yerinde olsun, içerideki çocuklar bir sıcak yemek yesin niyetimiz."
Müdür: (Mahsun'a dönerek) "İhsan Aslanlı sessiz duruyor içeride ama dışarısı fena çalkalanıyor Mahsun. Sizin bu ani ziyaretiniz, o dalgaları koğuşun içine sokacaksa hiç başlamayalım."
Kör Mahsun: "Müdür Bey, biz dalga değil, huzur getirmeye geldik. İhsan bizim kardeşimizdir. Sen izni ver, gerisine biz kefiliz. Devletin nizamına saygımız sonsuz."
Müdür Cevat bir süre Mahsun'un o siyah gözlüklü yüzüne baktı, niyetini ölçmeye çalıştı. Odadaki sessizlik, dışarıdaki gardiyanların postal sesleriyle bölünürken, müdür yavaşça zili çaldı.
B-7 koğuşunda öğlen karavanası dağıtılmıştı; plastik tabaklarda soğuk bir nohut yemeği ve bayat ekmek vardı. İhsan, ranzanın kenarında oturmuş, her zamanki ağırbaşlılığıyla yemeğine kaşık sallarken demir kapının mazgalı sertçe açıldı. İçeriye o tanıdık, soğuk gardiyan sesi doldu.
Gardiyan: "İhsan Aslanlı! Toparlan, müdürün odasının yanındaki özel görüşme odasına götürüleceksin. Acele et!"
Koğuşta bir an sessizlik oldu. Merdan, elindeki ekmeği masaya bırakıp tedirgin bir şekilde ayağa kalktı. Gözlerinde "yine ne oluyor?" der gibi bir korku vardı.
Merdan: "Abi, hayırdır inşallah? Bu saatte, böyle palas pandıras çağırmazlar adamı. Bir vukuat mı var yoksa?"
İhsan: (Sakin bir şekilde ayağa kalktı, ceketini omuzlarına geçirdi) "Müsterih ol Merdan. Gelen hayırla gelmişse, kapımız açık. Şerle gelmişse, cevabımız hazır. Sen koğuşa mukayyet ol."
"Özel Oda, Özel Sofra"
İhsan, gardiyan eşliğinde uzun, rutubetli koridorlardan geçti. Normal görüşme kabinlerinin olduğu yere değil, daha kuytu, idari kısma yakın özel bir odaya sokuldu. Kapı açıldığında içeriye buram buram anason kokusu ve nar gibi kızarmış etin rayihası yayıldı.
Odanın ortasında, cezaevi şartlarında görülmesi imkansız bir sofra kurulmuştu. Masanın üzerinde kebaplar, mezeler, taze meyveler ve en önemlisi; buz gibi bir büyük rakı duruyordu. Masanın iki ucunda ise iki eski kurt; Kör Mahsun ve Makas Sani oturuyordu.
"Kurtların Çakır Keyif Raconu"
İhsan içeri girdiğinde şaşkınlığını belli etmedi ama kaşları hafifçe çatıldı. Sandalyeyi gıcırdatarak çekti ve masanın başköşesine çöktü.
İhsan: "Vay... Bu ne şatafat? Bayrampaşa'nın göbeğinde meyhane mi açtınız, yoksa rüyaya mı yattık?"
Kör Mahsun: (Önündeki rakıdan bir yudum alıp İhsan'a doğru döndü) "Rüya değil İhsan aslanım. Dedik ki, kardeşimiz içerde kuru ekmeğe talim ederken bizim boğazımızdan geçmiyor. Şu aslan sütünü bir tazeleyelim, dertleri bir kadeh şerefine gömelim dedik."
Sani: (İhsan'ın kadehini doldururken) "Gel hele İhsan, gel... Şu közlenmiş biberden bir ısırık al. Vallahi yoldan gelirken sıcaklığı kaçmasın diye uçağa atlayıp gelesim vardı. Biz buraya sadece karın doyurmaya değil, senin o aslan yüreğine su serpmeye geldik."
İhsan: (Kadehi eline aldı, şöyle bir kokladı) "Sağ olun... Ama bu sofranın mezesi sadece et değildir Mahsun, bilirim. Altından ne çıkacak?"
Kör Mahsun: (Gülümseyerek) "Maksadımız halis İhsan. Biz çıkarcı adamlar değiliz. Zamanında sen bize siper oldun, şimdi sıra bizde. İçeride eksiğin gediğin ne varsa, kantinden tütüne kadar hepsini hallettik. Senin kafan rahat olsun. Biz dışarıda senin adını kimseye çiğnetmeyiz, Raci Sırhan bile olsa..."
Sani: "Aynen öyle. Sen burayı medrese bil, dinlen. Biz dışarıda o Ercüment denen çakalın nefesini ensesinde hissettireceğiz. Vakti geldiğinde o kapı açılacak, hesap o zaman kesilecek."
İhsan kadehini havaya kaldırdı, Mahsun ve Sani'nin kadehlerine hafifçe vurdu. "Şerefe" dediklerinde, odadaki anason kokusu sokağın o sert ve karanlık geleceğiyle birleşmişti. İhsan, bu iki adamın gelişinin arkasındaki büyük planı sezse de, şimdilik bu "vefa" gösterisinin tadını çıkarmaya karar verdi.
