89. bölüm · Hesap Günü
87. BÖLÜM: KAHVEDEKİ SESSİZLİK VE İLK KAN
Gündüz vakti olmasına rağmen sokağın üzerine kurşun gibi bir ağırlık çökmüştü. İmran Baba'nın mahalle arasındaki o eski, ahşap çerçeveli kahvehanesi her zamankinden daha kalabalıktı. Masalarda oturan mahalleli, esnaf ve yeraltının alt kademe çocukları kendi aralarında fısır fısır konuşuyor, göz ucuyla kahvenin en dipteki kuytu masasına bakıyorlardı. Çay bardaklarının kaşık sesleri bile korkudan kısılmış gibiydi. Herkes biliyordu ki, Ejder'in mezarı henüz yeni kapatılmıştı ve o tamirhaneden çıkan fırtına er ya da geç bu mahalleye vuracaktı.
Dipteki masada İmran Baba arkasına yaslanmış, elindeki tesbihi ağır ağır çeviriyordu. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, gözleri yorgunluktan küçülmüştü. Tam karşısında ise elleri hâlâ Ejder'in kanıyla lekeliymiş gibi duran, gözlerinden barut kokusu tütmekte olan İhsan Aslanlı oturuyordu. İhsan, önündeki soğumuş çay bardağıyla oynarken parmak eklemlerindeki yaralar dikkat çekiyordu.
İmran Baba tesbihi durdurdu, masaya doğru hafifçe eğilerek sesini sadece İhsan'ın duyabileceği o babacan ama sitemkar tona ayarladı.
İmran Baba: "Keşke yapmasaydın be İhsan... Keşke o emaneti o çocuğun kafasına o kadar hırsla indirmeseydin. Bak, yeraltının yazılmamış kuralıdır bu; taziye evinden tabut çıktı mı, sokağın her köşesi namlu kesilir. İlk kanı biz döktük oğlum. Yeddiler gibi bir belayı, o ihtiyar kurdu doğrudan karşımıza aldık."
İhsan, bardağı sertçe masaya bırakıp kafasını kaldırdı. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir geri adım atma korkusu vardı. Sokağın o ödün vermez, dikbaşlı jargonuyla cevap verdi.
İhsan Aslanlı: "Çizgiyi aştı Baba. O çocuk çizgiyi çoktan aştı. Adliye kapısından çıkar çıkmaz Garibana kurşun sıktırmak, bizim Avukat kızı dövmek ne demek? Herif bizi resmen kendi çöplüğümüzde hiç etti. Ben o gün orada o Ejder'i ezmeseydim, yarın öbür gün Halil'in diğer enikleri gelip bizim kafamıza çökecekti. Bu alemde alttan aldın mı, tepene binerler. Biz yerimizi, ağırlığımızı bildirdik."
İmran Baba: (Derin bir iç çekip başını iki yana salladı) "Doğru dersin, delikanlı raconunda alttan almak yoktur, eyvallah. Ama karşındaki adamlar sokak serserisi değil İhsan. Altı tane aç kurt bahçede yemin etti valla. Kenan'ı ayrı bela, o hapçı Selim'i, tetikçi Gafur'u ayrı bela. İlk kanı döken taraf olmak, sokağın bütün namlularını kendi üzerine çevirmektir. Şimdi o tamirhaneyi de bu mahalleyi de korumak ölüm kalım savaşına dönecek."
İhsan Aslanlı: (Ceketinin içindeki emanetin kabzasına eli usulca gitti, dudakları sinsi bir kararlılıkla kıvrıldı) "Dönsün be Baba. Zaten bu şehirde ya nefes alacaksın ya da nefesini kesecekler. Biz pusuda bekleyen korkaklar gibi yaşayacağımıza, heriflerin karşısına mermi gibi çıkarız. Merdan da Vuran da tamirhanede tetikte bekliyor. Yeddiler buraya adım attığı an, bu mahallenin asfaltı hungar gibi kanla yıkanır. Biz çizgimizi çektik, basmaya yüreği yeten buyursun gelsin."
Kahvedeki müşteriler ikilinin arasındaki bu ağır ve gergin diyalogu nefeslerini tutarak izliyordu. İmran Baba çayından son bir yudum alıp ayağa kalktı, İhsan'ın omzuna elini koyup son sözünü söyledi: "O zaman mermini bol tut evlat. Fırtına koptu kopacak."
İmran Baba'nın sözleri kahvehanenin o tütün dumanı sinmiş tavanında asılı kaldı. İhsan'ın gözlerindeki kararlılık, masadaki o soğuk çay bardağına yansıyan loş ışıkta bile kendini belli ediyordu. Kahvedeki uğultu bir anlığına kesildi, ardından arka masalardan birinden esnafın o endişeli, fısır fısır sesi yükseldi.
Arka Masadaki Manav gavat Rıza: "Duydun mu lan, Yeddiler'in o en küçük eniğini harbi paket etmişler bilardocuda. Öyle böyle değil, kafasını un ufak etmiş bizim İhsan. Sokaklar fena karışacak, dükkanların kepenklerini erken mi indirsek ne yapsak?"
Yanındaki Kahveci Çırağı: "Şşş, sessiz ol abi gözünü seveyim, İhsan Abi hemen dipteki masada oturuyor, duyacak şimdi. Adamın gözünden barut tütüyor zaten, bizi de yakma orada."
İhsan bu fısılgan sesleri duyuyordu ama dönüp bakmadı bile. Onun hedefi de, davası da bu küçük esnaf dedikodularından çok daha büyüktü. İmran Baba'nın masaya bıraktığı o ağır kelamın üzerine kendi ağır duruşunu ekledi.
İmran Baba: "Demek geri vites yok diyorsun ha İhsan? O zaman lafın bittiği, barutun konuşacağı yere geldik demektir. Bu Halil Kahraman o altı oğlunu da salacak sokağa. Bu saatten sonra sulh falan yalan oldu, racon bitti."
İhsan Aslanlı: "O zaman savaşa hazırlanmak gerek Baba. Başka çare bırakmadılar bize. Yeddiler bu mahalleye adımladığı an, karşılarında eli kolu bağlı kurbanlık koyunlar bulmayacaklar. Tamirhanedeki çocuklara çoktan haberi uçurdum. Merdan'la Vuran zati tetikte, emanetlerin tozunu alıyorlar."
İmran Baba: (Elindeki kehribar tesbihi sertçe imamesinden kavrayıp masaya bıraktı, gözlerini İhsan'ın gözlerine dikti) "Madem öyle, cephaneyi sağlam tutasın İhsan. Raci Sırhan'ın o yeni getirdiği Rus silahçısı İlyas'tan mı çekeceğiz, yoksa eski ambardaki malları mı indireceğiz piyasaya, orasını ayarla. Ama bana bak; bu mahallenin namusu, bu gariban esnafın canı sana emanettir. Savaşacaksan kuralına göre, delikanlı gibi savaşacaksın. İlk kanı döktün, gerisini de getireceksin."
İhsan Aslanlı: (Ayağa kalktı, ceketinin önünü tek eliyle ilikledi, omuzlarını dikleştirdi) "Sen içini ferah tut Baba. Biz bu sokağın ekmeğini yedik, kurşununu da göğüslemesini biliriz. Kimsenin hakkını o müptezellere yedirmem. Eyvallah Baba, izninle... Benim çocukların yanına, tamirhaneye geçmem gerek. Mevziyi sağlam tutalım."
İmran Baba: "Yolun açık, namlun düz bassın evlat. Allah yardımcınız olsun."
İhsan masadan kalkıp kahvehanenin kapısına doğru yürürken, içerideki müşteriler, esnaflar başlarını öne eğip ona yol verdiler. Köşedeki masadan bir ihtiyar emeklinin "Allah sonumuzu hayretsin, İstanbul bu gece cayır cayır yanacak" diye hayıflandığı duyuldu. İhsan, kahvenin ahşap kapısını açıp dışarıdaki o kurşuni, puslu İstanbul havasına adım attı. Ceketinin altındaki emanetin soğukluğunu hissederken, yeraltının o en büyük savaşına doğru yürüyen bir aslan gibi dik adımlarla tamirhanenin yolunu tuttu.
Kahvehaneden çıkan İhsan, Merdan'ın çalışır vaziyette beklettiği zırhlı aracın arka koltuğuna kendini bıraktı. Araba tamirhaneye doğru haraket ederken, dışarıda hafiften bastıran puslu hava camları buğulandırıyordu. İhsan, başını koltuğun arkalığına yaslayıp gözlerini kapattı. Kafasındaki o savaş baltaları, yaklaşan fırtınanın gürültüsü birden sessizliğe gömüldü. Zihni, akan zamanın tersine kürek çekerek onu yeniden 2001 yılının o disiplinli, sıraları cilalı lise koridorlarına fırlattı.
"2001: Bahçe Duvarı ve Bahane Arayışı"
Lise binasının bahçesinde, öğle arasında büyük bir hareketlilik vardı. Gençler kendi aralarında top oynuyor, hararetli hararetli konuşuyorlardı. 17 yaşındaki gür saçlı İhsan ise sırtını bahçenin taş duvarına dayamış, gözlerini okulun merdivenlerinde arkadaşlarıyla oturan Nurgül'e dikmişti. Nurgül, önündeki kalın Edebiyat kitabına bakarak arkadaşına bir şeyler anlatıyor, o duru, örgülü saçları rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu.
İhsan, cebindeki üç kuruşluk tamirhane parasını yokladı. Delikanlı adamdı, sokağın o sert tornasından geçiyordu ama Nurgül'ün karşısına çıkınca sanki dünyadaki bütün kelimeler diline dolanıyordu. Ona olan saf aşkını aylardır içine gömmüştü, tek bir kelime itiraf edememişti. "Ulan delikanlıyız dedik, tamirhanede koca motor bloğunu tek başımıza kaldırıyoruz da şu kızın karşısına dikilemiyoruz," diye mırıldandı kendi kendine.
Nurgül'e yaklaşmak için günlerdir bir bahane arıyordu. En sonunda kafasında şimşek çaktı: Edebiyat dersi! Hocanın o tahtaya yazdığı "Adalet" konusundan ve ağır ödevlerden yürüyebilirdi. Üzerindeki lise ceketini eliyle düzeltip, omuzlarını dikleştirerek merdivenlere doğru adımladı. Nurgül'ün arkadaşlarından biri İhsan'ın geldiğini görünce hafifçe Nurgül'ü dürttü, kızlar kıkırdayarak yavaşça oradan uzaklaştı. Masada sadece Nurgül kaldı.
"Merdivendeki Çekingen Diyalog"
İhsan, merdivenin basamağına basıp durdu. Elini ensesine götürerek sokağın o mahcup ama ağır delikanlı tarzıyla boğazını temizledi.
İhsan: "Şey... Selamün aleyküm Nurgül. Rahatsız etmedim barı?"
Nurgül: (Başını kaldırıp o temiz gözleriyle İhsan'a baktı, hafifçe gülümsedi) "Aleyküm selam İhsan. Yok, ne rahatsızlığı. Ödevlere bakıyordum ben de. Hayırdır, tamirhaneden erken çıkmışsın bugün?"
İhsan: "Yok ya, usta izin verdi de... Ben şey diyecektim. Malum, bizim şu Edebiyatçının verdiği dönem ödevi var ya... Hani şu hoca tahtaya koca koca harflerle laflar yazıp duruyor. Benim kafa tamirhanedeki işlerden, motor yağının kokusundan pek basmıyor bu teorik işlere. Sen de sınıfın en çalışkanısın ya... Diyorum barı, şu notlara falan beraber baksak, bana biraz yardım etsen? Yani yanlış anlama, sırf ders için hani..."
Nurgül: (İhsan'ın bu çekingen, mahcup hallerine bakıp içten bir tebessüm patlattı) "Demek tamirhanenin aslanı İhsan Aslanlı Edebiyat dersinde havlu attı ha? Olur tabii İhsan, niye olmasın. Yarın öğle arasında kütüphanede buluşalım, ben sana notları çıkarırım. Hocanın o adalet üzerine söylediği sözleri falan güzelce geçeriz üzerinden."
İhsan: (İçinden dünyalar onun olmuş gibi sevindi ama yüzündeki o kabadayı ciddiyetini bozmadı) "Harbi mi diyorsun? Eyvallah Nurgül, büyük sevaba girersin valla. Yoksa hoca beni bu gidişle sınıfta bırakacak, ustanın dilinden kurtulamayacağız."
İhsan tam o an, Nurgül'ün o masum tebessümüne bakarken, "Ulan notu da ödevi de siktir et, ben seni deli gibi seviyorum, gözüm senden başkasını görmüyor" demek istedi. Kelimeler boğazına kadar geldi, yüreği kafesteki kuş gibi çırpındı. Ama o delikanlılık gururu, "Kıza destursuz laf edersek ayıp olur, sokağın raconuna sığmaz" korkusu dilini bağladı. Yine o büyük itirafı yapamadı, yutkundu.
Nurgül: "İhsan? Bir şey mi diyecektin, daldın gittin?"
İhsan: "Yok... Yok bir şey. Yarın kütüphanede görüşürüz o zaman, eyvallah," dedi ve arkasını dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu.
"Gerçek Dünyanın Soğuk Yüzü"
ANİ BİR ÇUKUR SARSINTISI...
Zırhlı aracın tekerleği yoldaki bir çukura girince İhsan'ın gözleri hızla açıldı. 2001 yılının o temiz, Nurgül'ün kokusuyla bezeli lise bahçesi bir anda yok oldu. Yerini yine 2017'nin o zırhlı camlarına, barut kokan sokaklarına bıraktı. İhsan arka koltukta doğruldu, gözlerindeki o masum çocuk anında gitti, yerine yeraltının o acımasız baronu geri geldi.
Dikiz aynasından Merdan ve Vuran'a baktı. Avukat Selin'in hastanedeki durumu hala kafasını kemiriyordu. Sesini sokağın o en kesin, o sarsılmaz tonuna çekerek öne doğru eğildi.
İhsan Aslanlı: "Merdan... Vuran... Beni iyi dinleyin. Hastanedeki çocukları arayın. O doktorlara, başhekime aynen iletin: Avukat hanımın baştan aşağı ne kadar hastane masrafı, ameliyat parası, ilacı milacı varsa hepsini bizzat ben ödeyeceğim! Tek bir kuruş bile onlara ödetmeyeceksiniz. O kadın benim namusumdur bu saatten sonra. Eksiksiz halledin şu işi!"
Merdan: "Emrin olur İhsan Abi. Hemen şimdi çocukları arayıp talimatı veriyorum, rahat ol sen."
Zırhlı araç, Yeddiler'le kopacak o büyük kıyamete doğru tamirhanenin sokağına fırtına gibi giriş yaptı.
