79. bölüm · Hesap Günü
77. BÖLÜM: DUYULAN FISILTILAR
İstanbul’un o kapalı, buz gibi havası sokağın üzerine çökmeye devam ediyordu. Yağmur çiselemeye başlamış, asfaltı ayna gibi parlatıyordu. Kör Mahsun, zırhlı aracının arka koltuğunda, gözlerindeki o koyu renkli gözlükleriyle sessizce oturuyordu. Dünyayı görmüyordu ama sokağın kokusunu, tekerleğin asfalta vuruşundaki ritmi bile milimetrik olarak hissediyordu. Yanındaki adamı direksiyonu kırıp sanayideki kendi mekanlarına doğru arabayı sürüyordu.
"Sessizliği Bozan Telefon"
Arabanın içindeki o derin sessizlik, ön konsolda titreyen ve yüksek sesle çalan telefonla bölündü. Mahsun, kafasını milimetrik bir hareketle o tarafa doğru çevirdi. Kulakları anında tetikteydi.
Kör Mahsun: "Bak bakalım aslanım... Kimmiş bu saatte bizi arayan dertli?"
Adamı uzanıp telefonu eline aldı, ekrandaki isme bakınca yutkunamadı. Sesi bir anda ciddileşti, arkaya doğru döndü.
Adam: "Raci Sırhan efendim... Büyük masa arıyor."
Kör Mahsun: "Hemen... Hemen bana ver telefonu."
Mahsun, adamının elinden telefonu aldı, kulağına götürdü. Yüzündeki o sakin ama mesafeli ifadeyi bozmadan, ses tonunu Raci Sırhan’ın ağırlığına göre ayarladı.
Kör Mahsun: "Buyrun efendim... Saygılar."
"Hattın Ucundaki Büyük Masanın Sesi"
Telefonun ucundan Raci Sırhan’ın o derinden gelen, her kelimesi insanı tartan yaşlı ama kudretli sesi duyuldu.
Raci Sırhan: "Benim gözü dünyayı görmeyip, yerin yedi kat altındaki fısıltıyı bile herkesten önce duyan dostum Mahsun... Nasılsın, ne alemdesin?"
Kör Mahsun: "Sağ olun efendim, hürmetler ederim. Çok şükür, sokağın gürültüsünü dinliyoruz her zamanki gibi. Sizin sağlığınız, keyfiniz yerindedir inşallah."
Raci Sırhan: "Sağlığa duacıyız da Mahsun, keyif bırakmıyorlar adamda. İhsan yanımdaydı az önce. Geldiler, Ercüment’in yeraltındaki o kanlı defterini önüme koydular. Şehir hareketli, sular bulanık."
Kör Mahsun: "Duyduk efendim... İhsan Reis sokağın adaletini yerine getirmiş. Ercüment hak ettiğini buldu."
Raci Sırhan: "O mevzu masada kapandı zaten. Ama şimdi daha büyük, daha derin bir mesele var. Mahsun, hemen benim mekana gel. Malikâneye geç, acil bir konu hakkında baş başa konuşmalıyız. Senin o duyan kulaklarına, sokağın altını bilen aklına ihtiyacım var bu ara."
Kör Mahsun: "Elbette efendim, baş üstüne. Lafınızın üstüne laf olmaz. Hemen yola çıkıyorum."
Raci Sırhan: "Bekliyorum, gözlerinden öperim."
"Rota Değişiyor"
Telefon kapandı. Kör Mahsun telefonu yan koltuğa bıraktı, derin bir nefes alarak gözlüklerini eliyle hafifçe düzeltti. Raci Sırhan’ın bu saatte onu bizzat ayağına çağırması, İhsan’ın yaptığı hamleden sonra sokağın kartlarının yeniden dağıtılacağının açık bir nişanesiydi.
Adam: (Dikiz aynasından Mahsun’a bakarak) "Hayırdır abi? Ne oldu, bir sıkıntı mı var?"
Kör Mahsun: (Öne doğru hafifçe eğildi, sesi çelik gibi sertti) "Dön oğlum... Rotayı hemen değiştir. Sanayiyi geç, Boğaz hattına, büyük reisin yanına, Raci Sırhan’ın malikânesine gidiyoruz. Büyük masa bizi bekler, gaza bas."
Adamı hemen direksiyonu kırdı, araba tekerlekleri hafifçe gıcırdatarak yönünü Boğaz’a doğru çevirdi. İstanbul’un o puslu sabahında, büyük masadaki fırtınaya bir büyük aktör daha dahil oluyordu.
Zırhlı araç, Raci Sırhan’ın Boğaz’a nazır malikânesinin avlusuna yanaştığında yağmur hızını iyice artırmıştı. Araçtan inen Kör Mahsun, her zamanki gibi etrafındaki hiçbir şeyi görmüyordu ama sokağın kokusunu, yağmurun mermere vuruş sesini ve kapıdaki korumaların nefes alışverişini bile milimetrik olarak seziyordu. Siyah gözlüklerinin arkasındaki o dipsiz karanlıkla, adımlarını hiç şaşırmadan büyük salona doğru ilerledi.
"Büyük Salonda Baston Sesi"
Kör Mahsun, yüksek tavanlı salonun eşiğinden içeri adımını attı. Elindeki o ağır, gümüş başlıklı abanoz bastonunu mermer zemine sertçe vurdu.
TAK!
Ses, salonun duvarlarında yankılanırken Raci Sırhan oturduğu koltukta dikleşti. Mahsun, bastonunu bir kez daha yere vurarak Raci’nin oturduğu yöne doğru döndü ve başıyla derin bir selam verdi.
Kör Mahsun: "Selamün aleyküm Raci Bey... Çağırmışsınız, emir telakki ettik, ikiletmeden geldik efendim."
Raci Sırhan: "Aleyküm selam Mahsun, hoş geldin. Geç otur şöyle şöminenin karşısına, ısın biraz. Hava leş gibi dışarıda."
Mahsun, adımları ezberindeymiş gibi gidip tam Raci’nin karşısındaki tekli koltuğa yerleşti. Bastonunu iki elinin arasına alıp dik tuttu.
Raci Sırhan: "Eee, anlat bakalım Mahsun. Önce senin şu işleri güçleri bir konuşalım. Nasıl gidiyor restoran işleri? Piyasada senin mekanların üstüne et yapan yer yok diyorlar, parayı kırıyorsun yine."
Kör Mahsun: (Hafifçe tebessüm ederek kafasını salladı) "Eksik olmayın efendim, çok şükür. Ticaret kendi tıkırtısında dönüyor. Restoranlar tıklım tıklım, lezzeti de kıvamı de yerinde. Bizim işimiz sokağı doyurmak, sokağın nabzını tutmak. Parası pulu bir yana, masanın bereketi sizden geliyor efendim."
"Yeraltından Gelen Kül Kokusu"
Raci Sırhan’ın yüzündeki o babacan ifade anında kayboldu, yerini yeraltının o soğuk ve acımasız ciddiyetine bıraktı. Elindeki tesbihi masaya bıraktı.
Raci Sırhan: "Mekanların bereketi yerinde de Mahsun... Sokağın bereketi kaçtı. Ercüment ölmüş. Kalemini kırmışlar herifin."
Kör Mahsun, her şeyi duyan kulaklarına rağmen bu haberi Raci’nin ağzından bu kadar net duymayı beklemiyordu. Gözlüklerinin arkasından kaşlarını çattı, yüzü gerildi. Harbiden şaşırmıştı.
Kör Mahsun: "Yapma be efendim... Ercüment mi? Kim, nasıl cüret etmiş ona? Ne zaman oldu bu mevzu, nerede kıstırmışlar çakalı?"
Raci Sırhan: "Dün gece Mahsun, dün gece... İhsan Aslanlı çıkmış hapisten, durmamış. Gitmiş Ercüment’in saklandığı yeri bulmuş. Hem de nerede biliyor musun? Şehrin altında, o eski demiryolu tünellerinin, şantiyelerin yeraltı sığınaklarında. İhsan ve adamları tüneli cehenneme çevirmiş, Ercüment’i de bir tabuta çivileyip diri diri yakmışlar. Külleri bile kalmamış herifin."
Kör Mahsun: (Derin bir nefes alıp bıyıklarının altından söylendi) "Vay anam vay... İhsan harbi büyük oynamış. Ercüment yerin altına saklanıp kurtulacağını sandı demek. Ama İhsan’ın öfkesi toprağı da delmiş."
"Boş Kalan Koltuk ve İlyas Kanbeyli önerisi"
Raci Sırhan ayağa kalktı, şömineye doğru iki adım atıp alevleri seyretti. Sırtı Mahsun’a dönükken içindeki o asıl asıl büyük derdi dışarı vurdu.
Raci Sırhan: "Ercüment’in ölümü umrumda değil, hak etti ve cezasını buldu. Ama sorun şu ki Mahsun; Ercüment bizim silah işlerinin, o büyük gümrük sevkiyatlarının başındaydı. Şimdi o koltuk boş kaldı. Oraya öyle sıradan bir tetikçi, mahalle kabadayısı koyamam. Masanın düzenini bozmayacak, o gümrükteki çarkı tıkır tıkır işletecek biri lazım. Kimi koysam diye düşünüyorum sabahtan beri."
Kör Mahsun, bastonunun gümüş başlığını parmaklarıyla hafifçe tıkladı. Kafasında sokağın bütün isimlerini anında tarttı ve aranan o kusursuz ismi buldu.
Kör Mahsun: "Efendim... Eğer müsaade ederseniz, benim aklımda tam bu işe layık, o koltuğun ağırlığını kaldıracak bir isim var. Kurşunu da bilir, hesabı kitabı da."
Raci Sırhan: (Arkasına dönüp Mahsun’a baktı) "Kimmiş o? Söyle bakalım."
Kör Mahsun: "İlyas Kanbeyli efendim... Henüz 30 yaşlarında, genç bir çocuk ama kafası zehir gibi çalışır. Silah işlerinden de, gümrüğün o karmaşık bürokrasisinden de, yeraltının raconundan da çok iyi anlar. Gözü karadır ama hamle yaparken bin kere düşünür. Ercüment gibi sağı solu yakıp yıkmaz, sessiz sedasız işini yürütür. Eğer o silah ve gümrük işlerinin başına İlyas’ı koyarsanız, masanın tek bir kuruşu bile zayi olmaz efendim."
Raci Sırhan, Mahsun’un bu önerisini duyunca gözlerini kıstı. "İlyas Kanbeyli" ismini kafasında tartmaya, değerlendirmeye başladı. Mahsun’un kulakları yanılmazdı, onun önerdiği adamda mutlaka bir cevher olurdu.
