59. bölüm · Hesap Günü
58. BÖLÜM: ESKİ DEFTERLER, YENİ BELALAR
Şehrin en yüksek binalarından birinin tepesinde, dışarıdaki gürültüden arındırılmış, soğuk ve lüks bir ofis... Raci Sırhan, devasa camın önünde durmuş, kararan İstanbul'u izliyordu. Kapı yavaşça çalındı. İçeri giren, sokaklarda aslan kesilen ama bu kapıdan girerken ceketinin tüm düğmelerini ilikleyen Zil Seyyat'tı.
"Pro Kokusu ve Keskin Makas"
Zil Seyyat: (Eşiği geçerken başını hafifçe eğerek) "Müsaade var mı efendim? Rahatsız etmedim inşallah."
Raci Sırhan: (Dönmeden, sesi tok bir tonda) "Gel Seyyat gel... Geç otur şöyle."
Raci, masasına doğru yürüdü. Deri koltuğuna gömüldüğünde, masanın üzerindeki özel kutudan el yapımı bir pro çıkardı. Hemen yanındaki kemik saplı makası eline aldı, pronun ucunu profesyonel bir hamleyle, sanki bir kurbanın boğazını keser gibi çıt diye kesti.
Raci Sırhan: "Otur bakalım Seyyat. Nasıl gidiyor pavyon işleri? Işıklar hala parlak mı?"
Zil Seyyat: (Sandalyenin ucuna ilişiip) "İyi efendim, şükür. Kendi halimizde dönüyoruz işte. Tozu toprağı süpürüyoruz."
"Aydın Behiç: Mezardan Gelen Haber"
Raci Sırhan, prosunu yaktı, odayı ağır bir duman kokusu sardı. Gözlerini Seyyat'ın üzerine dikti.
Raci Sırhan: "Geçenlerde senin pavyonunda bir adam vurulmuştu, hatırlarsın. İsmini pek hatırlamıyorum ama... Bir kardeşi varmış onun. Kulağıma geldi ki; o kardeş şimdi fellik fellik seni arıyormuş. İntikam diye sayıklıyormuş sağda solda."
Zil Seyyat: (Hafifçe yutkundu ama bozuntuya vermedi) "Aman efendim... Boş verin o dolandırıcı herifi. İsmi bile gereksiz benim için. Hem o işin tetiğini ben çekmedim, Siyah Abni vurdurdu onu. Hesap sormaya gücü yeten gitsin Abni'ye sorsun."
Raci Sırhan: (Prosunun dumanını havaya üfleyerek) "O kadar hafife alma Seyyat. Adam hapisten yeni çıkmış. Eski toprak, bilinen mafya babalarından biri. Benim için sinek vızıltısı ama senin için ciddi bir fırtına olabilir. Dikkatli olun. İsmi: Aydın Behiç."
Seyyat, ismi duyunca duraksadı. "Behiç" soyadı sokakta tekin olmayan adamlarla anılırdı.
Raci Sırhan: "Bu Aydın, ot işiyle başladı. Sonra hap, eroin ne varsa daldı. Kardeşi de onun sahadaki desteğiydi. Kardeşi milleti dolandırır, dolandırılan adam hakkını istediği zaman Aydın o adamın üstüne karabasan gibi çökerdi."
Zil Seyyat: "Desenize efendim, bu adamlar kirli oynuyor. Hem hırsız hem arsız cinsten."
"Sokağın Kanunu, Masanın Hesabı"
Raci Sırhan: "Kirli ya da temiz Seyyat... Adamın ciğeri yanmış, kardeşinin kanını pavyonunun zemininde bırakmış. Hapiste bilenmiş, şimdi de intikam için iştahlanmış. Bu Aydın Behiç öyle sessiz sedasız operasyon yapmaz; yıkar, döker, yakar. Senin pavyonu başına yıkmadan bir hal çaresine bak."
Zil Seyyat: (Dişlerini sıkarak) "Sağ olun efendim haber verdiğiniz için. Biz de boş değiliz elbet. Gelsin bakalım Aydın Efendi, biz ne aydınlıklar gördük de karanlığa gömdük. Pavyonun kapısı herkese açık, çıkışı ise sadece bizim iznimize bağlı."
Raci Sırhan: (Alaycı bir gülümsemeyle) "Sen yine de tedbirini al. Ercüment'in de selamı var sana, o da bu Aydın işinden biraz huzursuz. Sokakta çok fazla başıboş köpek havlamaya başladı, İhsan içerideyken ortalık iyice karışacak gibi."
Zil Seyyat ayağa kalktı, tekrar önünü ilikledi. Dışarı çıkarken aklında sadece tek bir isim vardı: Aydın Behiç. Raci Sırhan'ın ofisindeki o lüks sessizlik, dışarıdaki fırtınanın sadece habercisiydi.
Zil Seyyat, Raci Sırhan'ın ofisinden çıktığında yüzü kireç gibiydi. Binadan çıkar çıkmaz kapıda bekleyen siyah lüks aracına kendini attı. Yanında, her daim gölgesi olan sadık adamı Çivi oturuyordu. Seyyat'ın kapıyı çarpışından fırtınanın koptuğunu anladı Çivi.
"Cehennemin Dibine Sür!"
Çivi: "Abi, hayırdır? Raci Bey moralini mi bozdu? Nereye sürüyoruz?"
Zil Seyyat: (Gevşettiği kravatını hırsla çekip kenara atarak) "Sür Çivi, cehennemin dibine sür! Nereye olacak, o suratsız Abni'nin yanına... Gidelim de bakalım ektiği fidanlar nasıl başımıza bela olmuş."
Çivi tek kelime etmeden gaza bastı. Zil Seyyat camdan dışarıyı izlerken elleri titriyordu. Raci'nin anlattığı Aydın Behiç ismi, zihninde yankılanan bir idam hükmü gibiydi.
"Şirketteki Hesap Kitap"
Şehrin sanayi bölgesindeki o loş ve mazot kokan şirkette ise Siyah Abni, masasının başına çökmüş, İlkan ile beraber son sevkiyatın hesabını yapıyordu. Önündeki kağıtlar paraya, paralar güce işaret ediyordu.
Abni: (Hesap makinesine hırsla vurarak) "Bak İlkan, bu son mazot işinden gelen para bizi yıl sonuna kadar ihya eder. Rakamlar yalan söylemez koçum, biz bu sokağın bankasıyız."
Tam o sırada masanın üzerindeki dahili telefon cızırdayarak çaldı.
Sekreter: "Efendim, Zil Seyyat geldi. Sizinle acil görüşmek istiyor."
Abni, kaşlarını çatarak İlkan'a döndü.
Abni: "Ne istiyor ulan bu Seyyat yine? Hangi pavyon kızı kaçmış da ağlıyor acaba? Al içeri."
Seyyat içeri girdiğinde arkasında Çivi de vardı. Abni eliyle sert bir işaret yaptı.
Abni: "Seyyat, sen kal. Çivi, sen dışarıda bekle. İlkan, sen de çık, kapıyı da sıkı kapat."
İlkan "Peki abi" diyerek sessizce odadan çıktı. Kapı kapandığında odada sadece mazot kokusu ve Seyyat'ın ağır nefes alışları kaldı.
"Mezardan Dirilen Bela"
Abni: (Koltuğunda arkasına yaslanarak) "Ne oldu Seyyat? Hayırdır yine? Suratımdan düşen bin parça, sanki cenazeden geliyorsun."
Zil Seyyat: (Koltuğa yığılır gibi oturarak) "Elinin körü oldu Abni! Allah beni öldürse de kurtulsam şu dertten."
Abni: (Alaycı bir gülüşle) "Açtın yine şom ağzını... Söyle bakalım, kim öldü yine de bu kadar karalar bağladın?"
Zil Seyyat: "Senin o benim mekanımda öldürttüğün Malik var ya... Hani şu dolandırıcı, sünepe herif."
Abni: (Umursamazca omuz silkti) "Eee, ne olmuş ona? Yoksa mezardan mı dirilmiş? Eğer mezardan dirildiyse sıkıntı yok Seyyat, mermiyi bu sefer kafasına sıkar tekrar koyarız yerine. Sen dert etme, bizde kürek çok."
Zil Seyyat: (Aniden parlayarak) "Dalga geçme Abni! Mesele Malik değil, mesele onun kanı! Meğer o Malik'in bir kardeşi varmış. Adı Aydın Behiç. Raci Sırhan bizzat uyardı. Adam hapisten yeni çıkmış, hem de ne çıkmak... Gözü dönmüş, kardeşinin hesabını kapatmadan durmayacakmış."
"Kirli Bir Gölge: Aydın Behiç"
Abni: (Hala istifini bozmadan, masadaki paraları düzeltiyordu) "Aydın Behiç mi? Kim ulan bu? İsim yapmış mıdır, racon bilir mi? Biz ne devler gördük Seyyat, hepsi toz olup gitti. Bir hapishane kaçkını mı bizi korkutacak?"
Zil Seyyat: (Korkuyla öne eğilerek) "Abni anlamıyorsun! Bu adam bildiğin o çakal takımı değil. Ot işiyle başlamış, eroini şehre sermiş. Kardeşi milleti dolandırırmış, Aydın da hakkını arayanın üstüne karabasan gibi çökermiş. Şimdi pavyonun etrafında gölgeler gezmeye başladı. Bu adam kirli oynuyor, pusuyla oynuyor!"
Abni: (Derin bir nefes alıp Seyyat'a dik dik baktı) "Bak Seyyat, sen fazla pavyon havası solumuşsun, ciğerlerin bayılmış. Aydın mıdır, karanlık mıdır ne karın ağrısıysa gelsin. Burası benim kalem. Mazot kokusunu alan çakallar uzaktan havlar ama içeri giremezler. Git pavyonuna, rakını iç. Bir şey olursa haber ver, biz o Aydın'ın ferini söndürmeyi iyi biliriz."
Zil Seyyat: "Sen öyle san Abni... Ama bu adamın sessizliği fırtınanın öncesi gibi. Ben diyorum 'adam bizi yakacak', sen diyorsun 'mazot ucuz'. Bu işin sonu kanlı bitecek, demedi deme."
Abni cevap vermedi, sadece masadaki hesap makinesine geri döndü. Seyyat odadan çıkarken, Abni'nin umursamazlığı onu daha da korkutuyordu. Çünkü biliyordu ki, Aydın Behiç gibi adamlar kapıyı çalmaz, duvarı yıkarak girerlerdi.
Saat altıyı vurduğunda, pavyonun içi henüz sigara dumanıyla dolmamış, neon ışıkları ise o çiğ parlaklığına kavuşmamışken Zil Seyyat salonun ortasında volta atıyordu. Abni'nin yanından döneli birkaç saat olmuştu ama içindeki o huzursuzluk, midesine oturan bir taş gibi yerini koruyordu. Çivi ve diğer adamları karşısında el pençe divan dururken, Seyyat'ın gözleri sanki her köşe başında Aydın Behiç'i arıyordu.
"Gülmeyi Öğreneceksin!"
Zil Seyyat: (Sesini yükselterek garsonlara ve komilere bağırdı) "Bakın ulan! Saat sekizde burası açılacak! Dokuzda değil, sekizde! Kimsenin gözünün yaşına bakmam. Bardaklar kristal gibi parlayacak, masalarda tek bir kül zerresi görmeyeceğim. Kusur istemiyorum, her zamanki gibi kusursuz olacak!"
Garsonlar "Tamam ağabey, emredersin" diyerek etrafa dağılırken Seyyat, sahnenin kenarında bekleyen, üzerinde ağır bir makyaj ama daha ağır bir hüzün olan şarkıcı kıza döndü.
Zil Seyyat: "Sana gelince... Geçen gece sahnede seni izledim. Yüzünden düşen bin parça! Sanki seni burada zincirle tutuyoruz, sanki zorla türkü söyletiyoruz. Şarkı söylerken güleceksin kızım, neşeleneceksin! Buraya gelen adam derdini unutmaya geliyor, senin cenaze törenini izlemeye değil. Bir daha o suratı öyle görürsem, sahnede değil bulaşıkta bulursun kendini!"
Şarkıcı Kız: (Başını önüne eğerek) "Tamam Seyyat Bey, dikkat ederim..."
Zil Seyyat: "Et! Herkes dikkat etsin! Bugün havada bir nem var, burnuma pis kokular geliyor."
"Tanrısız Misafir"
Saatler ilerledi, pavyon yavaş yavaş dolmaya başladı. Rakı kadehleri tokuşuyor, kahkahalar müzik sesine karışıyordu. Tam o sırada, kapıdaki korumaların bir anlık dalgınlığından faydalanmışçasına, heybetli bir adam içeri girdi. 40 yaşlarının üstünde, üzerinde eski ama ütülü bir ceket, yüzünde yılların yorgunluğunu taşıyan ama gözleri çakmak çakmak çakan bir adam...
Adam, mekanın ortasında durup etrafı bir yabancı gibi değil, bir mülk sahibi gibi süzdü. Sonra ağır adımlarla Seyyat'ın oturduğu masaya yaklaştı. Çivi hemen dikleşti, eli beline gitti ama adamın o sükuneti onu durdurdu.
Yabancı Adam: (Tok ve derinden gelen bir sesle) "Selamün aleyküm... Zil Seyyat kimdir burada?"
Zil Seyyat: (Adamı baştan aşağı süzdü, içindeki o 'nem' kokusu bir anda keskinleşti) "Aleyküm selam. Seyyat benim... Ne var? Kim soruyor, hayırdır?"
Yabancı Adam: "Hayır mı şer mi, onu Allah bilir. Bir selam vereyim dedim, mekanı bir göreyim istedim. Adetimizdir; bir yere girince ev sahibini bir yoklarız."
Zil Seyyat: (Hafifçe alaycı bir gülüşle) "Gördün işte, mekan bu, sahibi de karşında. Adetini yerine getirdiysen geç bir masaya, misafirimiz ol. Bizde kapıdan girene 'neden geldin' denmez, 'ne içersin' denir."
Yabancı Adam: (Hafifçe öne eğildi, Seyyat'ın gözlerinin içine buz gibi baktı) "Doğru dersin Seyyat... Ama bazı içecekler vardır, insanın boğazında kalır. Hele ki o içecek, bir kardeşin kanıyla karıştırılmışsa."
Zil Seyyat'ın yüzündeki gülümseme bıçakla kesilmiş gibi yok oldu. Elindeki tespih şakırdamayı kesti.
Zil Seyyat: "Sen... Sen kimsin ulan?"
Yabancı Adam: (Ceketinin düğmesini yavaşça açtı, tavrı o kadar rahattı ki pavyondaki tüm sesler onun için durmuş gibiydi) "Ben, karanlıkta unuttuğunuz ama gün ağarınca karşınıza dikilen o gölgeyim Seyyat. Malik'in selamını getirdim sana... Ben Aydın Behiç. Duydum ki beni merak ediyormuşsun, ayağına geldim."
O an pavyonun içindeki neşeli müzik devam etse de, Seyyat için zaman durmuştu. Raci Sırhan'ın uyardığı, Abni'nin umursamadığı o fırtına, pavyonun tam ortasında kopmaya başlamıştı.
