84. bölüm · Hesap Günü
82. BÖLÜM: YEDDİLERİN İNİ
Dışarıda kurşun gibi ağır, dondurucu bir İstanbul karası vardı. Şehrin varoş uzağında, kimselerin kolay kolay uğramadığı, pencereleri kalın battaniyelerle kapatılmış kasvetli, tek katlı bir evin içi barut, tütün ve uyuşturucu kokuyordu. Duvarlardaki rutubet izleri, tavandan sarkan çıplak ampulün sarı ışığı altında titriyordu. Ortada duran tahta masanın üzeri emanetler, sallamalar, şarjörler ve uyuşturucu hap kutularıyla doluydu.
Kahraman ailesi, yani yeraltının o namlı Yeddiler'i eksiksiz bir şekilde masanın etrafına kurulmuştu. Ortamda insanı ürperten, sokağın o en kirli, en tekin olmayan deliliğinin kokusu vardı.
"İhtiyarın Öfkesi ve Kurtlar Sofrası"
Masanın başköşesinde, o eski toprak rengi paltosuyla ihtiyar kurt Halil Kahraman oturuyordu. Kurbağa gibi sessizdi ama gözlerindeki o karanlık, infaz ateşini körüklüyordu. Masaya elini vurduğunda, parmaklarının arasındaki kehribar tesbih şakırdadı.
Halil Baba: "Bana bakın lan... İmran denen o eski bunak sabah beni kahvesine çağırdı. Yanımda Kenan da vardı, şahittir. Neymiş? Mektep önlerinde mal satmayacak mışız, kural çiğniyormuşuz. Bize sınır çiziyor ihtiyar bunak! Biz bu sokaklarda mermi niyetine adam harcarken o sıcak kahvesinde tesbih sallıyordu. İstanbul'da benim yedi namlumun karşısına dikilecek adam daha anasından doğmadı!"
Babasının hemen sağında oturan büyük abi Kenan, ceketinin önü ilikli, soğukkanlı bir şekilde sigarasından derin bir nefes çekti. Sesi buz gibiydi.
Kenan: "Baba rahat ol. İmran Baba devrini kapattı, farkında değil. Sokağın raconu artık bizim namludan çıkıyor. Ama adliyede de işler karışık. O kadın avukat Selin, emniyette bizim Ejder'in dosyasını kurcalıyormuş. Alkan Amir'le iş pişiriyorlar. O yüzden akıllı hareket edeceğiz, fütursuzca mermi yakmayacağız."
"Zıvanadan Çıkan Kardeşler"
Kenan'ın bu soğukkanlı lafları, uyuşturucudan beyinleri sulanmış, gözleri fırıl fırıl dönen ikizleri sarmadı. Selim cebinden çıkardığı kelebek bıçağı masaya saplayıp hırıldadı:
Selim: "Ne akıllısı Kenan Abi ya! Kafamız zaten trilyon olmuş! Kimmiş o avukat karı? Gideyim, o adliyenin önünde o karının yüzünü jiletle harita yapayım, görsün gününü! Bizim önümüzü mermi kesememiş, kanun mu kesecek lan?"
İkizi Çetin de ağzındaki hapı yutup Selim'in omzuna vurdu, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu.
Çetin: "Harbi diyorum abi! Benim de ellerim kaşınıyor sabahtan beri. O mahalledeki tamirciyi fena benzettik ama yetmedi. Sokaklarda malı peynir ekmek gibi satacağız. Karşımıza çıkanın da bağırsaklarını deşip boynuna dolarız, kafamız güzelken affımız yok bizim!"
Masadaki o delice tantananın arasında, köşede elindeki çakmakla oynayan, gözünü kırpmadan ateşi seyreden bombacı Mazlum araya girdi. Yüzünde ürkütücü bir gülüş vardı.
Mazlum: "Oooo, jilet milet viz gelir bana kardeşler. Siz bana adresi verin, o avukatın yazıhanesini de, o İmran'ın kahvesini de içindekilerle birlikte havaya uçurayım. Şöyle cayır cayır yanarlarken, arkadan fiyakalı bir Müslüm Baba şarkısı patlatırım, tadından yenmez valla. Yakmak bizim işimiz!"
"Sessiz Tetikçi ve Kumarbazın Planı"
Gözünü sürekli kırpan bir tik harici yüzünde çıt oynamayan, ailenin profesyonel katili Gafur, masanın üzerindeki susturuculu tabancasını yavaşça temizliyordu. Sesini yükseltmeden, fısıltı gibi konuştu ama odadaki herkes bir an sustu.
Gafur: "Çok konuşuyorsunuz... Ses adamı ele verir. İmran'ı da, o avukatı da, arkalarındaki o İhsan Aslanlı'yı da gecenin bir vakti yataklarında avlarım. Ruhları duymaz. Boğazlarını keser, yorganın altına bırakırım. Temiz iş, sıfır gürültü."
Ailenin zıpçıktısı, jöleli saçları ve fiyakalı fularıyla diğerlerinden ayrılan kumarbazı Rıfat, elindeki oyun kağıtlarını masaya fırlatarak sırıttı:
Rıfat: "Aman Gafur Abi, sen de amma gerginsin ya. Bırakın herifler bir nefes alsın. Benim gözüm başka yerde. Aydın Behiç o pavyonu bastığından beri Zil Seyyat'ın piyasada adı 'uğursuz'a çıktı. Karının mekanları sahipsiz kaldı sayılır. İlk iş o pavyonlara çökeceğim. Kumarı da, karıları da ben yöneteceğim o mekanda. Paranın amınakoyacağız paranın!"
"Küçük Ejder'in Canlı Bombalığı"
En arkada, sandalyenin üzerinde iki büklüm oturmuş, cebindeki uyuşturucu hap kutusunu tıkırdatan ailenin en küçüğü, en delisi Küçük Ejder aniden ayağa kalktı. Akıl hastanesinden kaçmış gibi bir hali vardı. Gözleri tamamen kararmıştı, laftan sözden anlayacak durumda değildi. Elindeki sallamayı masanın ortasına vurdu.
Küçük Ejder: "Bana bakın lan! O tamirci dükkanı benim olacak dedim, bitti! O avukat karı da, o İhsan Aslanlı denen kabadayı da karşıma çıksın, yeminim olsun kendi etimi koparır gibi koparırım onların canını! Cebimde hapım, elimde emanetim var benim! Kafama sıkarım yine de geri vites yapmam! İstanbul'u yakarım ulan, yakarım!"
Halil Kahraman masadan doğrulttu gövdesini. O yedi caninin, yedi sokak itinin gözlerinin içine baka baka tesbihini havaya kaldırdı. Odanın içindeki o ürütücü sessizlik yeniden sağlandı.
Halil Baba: "Duydunuz kardeşinizi... Benim yedi namlum da dolu. Kenan planı yapacak, gümrükteki ağalarla el sıkışacak. Diğerleri sokağı kan gölüne çevirecek. İlk kim bizim önümüze çıkarsa, acımak yok! İstanbul bizim olacak, ya olacak ya olacak!"
Yeddiler ini, o çıplak ampulün altında intikam ve kan yeminleriyle sarsılırken, İstanbul'un yeraltı dünyası tarihinin en acımasız, en psikopat şebekesiyle yüzleşmek üzereydi.
Yeddiler'in o barut ve rutubet kokan inindeki kanlı toplantı bitmiş, altı kardeş ihtiyar babalarının emriyle şehrin karanlığına dağılmıştı. Ancak ailenin en delisi, en zıvanadan çıkmışı olan Küçük Ejder, cebindeki hap kutusunu şakırdata şakırdata başka bir hesabı kapatmak için yola koyulmuştu.
Gecenin bir yarısı, limana yakın, terk edilmiş bir antreponun loş ışıkları altında Aydın Behiç tek başına duruyordu. Üzerindeki uzun deri montu ve elindeki tesbihiyle, yeraltının o soğuk ve acımasız çehresini yansıtıyordu. Ejder, elindeki sallamayı beline sıkıştırmış, gözleri uyuşturucudan fırıl fırıl dönerek içeri girdi. Adımları düzensiz ama cüreti büyüktü.
"Zil Seyyat ve Siyah Abi Mevzusu"
Aydın Behiç, Ejder'in içeri girdiğini görünce istifini bozmadı. Tesbihini şakırdatarak dik dik baktı bu deliren velete.
Aydın Behiç: "Geldin demek Ejder... Babanla abilerini arkanda bırakıp tek başına buralara akacak kadar kafan güzel bakıyorum. Nedir seni bu saatte benim kapıma getiren dert?"
Küçük Ejder: (Sırıtarak, burnunu çekti) "Dert bende biter mi Aydın Abi? Kafamız trilyon, sokaklar dar geliyor bize. Ama duydum ki senin de alemde kapatamadığın, içinin yağını eriten büyük bir yaran varmış. Şu Zil Seyyat'ın pavyonunu indirmişsin aşağıya. Nedir o pavyonla, o Seyyat karısıyla senin derdin?"
Aydın Behiç'in yüzü anında gerildi, gözleri birer namlu gibi kısıldı. Tesbihini avucunun içinde sıktı, sesi sokağın o en acımasız ve yaralı tonuna büründü.
Aydın Behiç: "Benim derdim o pavyonun ışıklarıyla değil Ejder... Benim derdim o Zil Seyyat'la ve onun arkasındaki o mazotçu Siyah Abi denen herifle! Benim o mekanda, o Seyyat'ın çatısı altında kapanmamış bir kan hesabım var. O mazotçu Siyah Abi'nin itleri, benim öz be öz kardeşimi, ciğerimi, Malik'imi o pavyonun ortasında kurşunlayarak aldılar benden! Ben o mekanı basıp mermi yağdırırken sadece haraç kesmiyordum, kardeşimin intikamını alıyordum!"
"Dolandırıcı Malik mi?"
Ejder, "Malik" ismini duyunca pis pis sırıttı. Kafası güzel olduğu için lafın nereye gideceğini hesap etmeden, o lağım ağzıyla anında araya girdi.
Küçük Ejder: "Ejder... Dolandırıcı Malik mi lan yoksa? Alemde herkesin parasını çarpan, piyasayı dolandırıp kaçan o Malik mi senin kardeşindi Aydın Abi? Demek onun intikamı için yıktın o pavyonu, ha?"
Aydın Behiç, Ejder'in "dolandırıcı" lafını duymasıyla zıvanadan çıktı. Tek bir hamlede Ejder'in yakasına yapıştı, herifi antreponun demir direğine sertçe çarptı. GÜÜÜM! Aydın'ın gözlerinden resmen kan fışkırıyordu.
Aydın Behiç: "Ağzını topla lan enik! Dolandırıcı moflar deme benim kardeşime! O adam bu alemin harbi çocuğuydu! Siyah Abi denen o şerefsiz gümrükteki mazot paralarını iç etmek için benim kardeşimi harcadı, o Seyyat karısı da o katilleri mekanında sakladı! Benim ciğerim yandı lan, ciğerim! Kimse benim kardeşimin arkasından dolandırıcı diye kelam edemez, senin o dilini kökünden sökerim çocuk!"
"Kan Kokan İttifak"
Ejder, direğe kapaklanmasına rağmen zerre korkmadı. Tam tersine, o delice tiroidiyle sırıtmaya devam etti, elini Aydın Behiç'in göğsüne koyup hafifçe itti.
Küçük Ejder: "Tamam abi, tamam... Parlama hemen, biz yabancı mıyız? Kardeşindir, harbi çocuktur, eyvallah. Benim kafam güzel, dilimin kemiği yok biliyorsun. Ama bak ne diyeceğim... Madem o Siyah Abi'yle ve Zil Seyyat'la senin böyle büyük bir kan davan var; bizim de o taraflarda canımızı sıkan çok adam var. Piyasayı tek başımıza döndüreceğiz diyoruz, önümüze taş koyuyorlar."
Aydın Behiç yakasını bıraktı, üstünü başını düzeltti ama öfkesi hala burnundaydı.
Aydın Behiç: "Eee... Sadede gel Ejder. Ağzındaki baklayı çıkar."
Küçük Ejder: (Beline sıkıştırdığı sallamayı çıkarıp namlusunu loş ışığa doğru tuttu) "Diyorum ki abi... Sen o mazotçu Siyah Abi'nin de, o Zil Seyyat'ın da defterini dürmek istiyorsan, arkana bakma. Bizim Yeddiler çetesi senin arkandadır. Benim altı abim, bir de ihtiyar babam var. Biz sokakları kan gölüne çevirmeye yemin ettik. Sen bize o taraflardan yol ver, o gümrükteki, pavyonlardaki heriflerin tepesine çökelim. Kardeşinin kanını yerde bırakmayalım. Sen mermiyi söyle, biz tetik olalım!"
Aydın Behiç, Ejder'in gözlerindeki o geri vitessiz deliliği gördü. Ağır ağır başını salladı. Sokağın kanunu tekti: Kardeş kanı döküldüyse, o şehirde artık kimseye huzur yoktu.
Aydın Behiç: "Güzel... Madem öyle, seninle ve o yedi namlulu ailenle iş yaparız Ejder. Ama sakın unutma; bu yolda satış yapanın, arkadan iş çevirenin sonu o limanın dibidir. Hazırlanın... O mazotçunun da, o pavyoncuların da saltanatını başlarına yıkacağız!"
İki karanlık figür antreponun gölgelerinde el sıkışırken, sokağın eski hesapları yeni ve çok daha kanlı bir ittifakın kapısını aralamıştı. İstanbul'un yeraltı dünyası, Malik'in intikam ateşiyle kavrulmaya hazırdı.
Aydın Behiç'le yaptığı kanlı pazarlığın ardından antrepodan çıkan Küçük Ejder'in kafası trilyon olmuştu. Yokuş aşağı, çamurlu sokaklardan o esnafın mahallesine doğru yürürken cebindeki hap kutusunu tıkırdatıyor, kendi kendine söyleniyordu. Sesi sokağın o en pislik, en pervasız tonundaydı.
Küçük Ejder: "Şerefsiz... Demek gidip beni o kadın avukata, emniyete şikayet ettin ha? Ulan biz senin iyiliğini istiyoruz be harbi adam! Ama yok... Bu sefer tatlı dille konuşacağım onunla. Raconu usulünce koyacağım ki, kimin sokağında nefes aldığını anlasın pzevenk."
"Oto Tamircisinde Sahte Nezaket"
Ejder, kaportası sökülmüş arabaların, yağlı pırpırların arasından geçip oto tamir dükkanına daldı. İçeride yüzü gözü sargılar içinde, tek kolu askıda olan gariban tamirci, tezgâhtaki anahtarları topluyordu. Ejder'in o deliren gölgesini kapıda görünce herifin eli ayağı boşaldı, elindeki kurbağacık anahtarı şangırdayarak beton zemine düştü. Korku adamın gözlerinden okunuyordu.
Tamirci: (Sesi titreyerek, geri geri kaçmaya çalışarak) "Ej-Ejder... Yine mi geldin abi? Valla dükkanda para mara yok, görüyorsun halimi..."
Küçük Ejder: (Ellerini iki yana açıp pişkin pişkin sırıttı, masanın üzerindeki kirli tabureye oturdu) "Şşşt... Sakin ol şampiyon, ne bu korku? Parlama hemen, bak bu sefer ellerim boş, belimde emanet de yok. Duyduk ki arkamızdan iş çevirmişsin, gidip bizi o avukat karıya şikayet etmişsin. Yakıştı mı ulan senin gibi esnafa?"
Tamirci: "Abi... Ben ekmek teknemin derdindeyim, başka bir niyetim yok valla..."
Küçük Ejder: "Yahu biz senin ekmeğine mi kan doğruyoruz be adam? Paraysa para, al... Biz sana hakkını, paranı da veriyoruz işte. Burayı bizim uyuşturucu tezgahı yapacağız dedik, seni de açıkta bırakmadık ya."
Tamirci: (Yutkundu, korkunun arkasındaki o çaresiz cesaretle konuştu) "Ama abi... Değerinden çok az para veriyorsunuz valla. O parayla ben ne başka dükkan açabilirim ne de çoluk çocuğun boğazından iki lokma helal ekmek geçirebilirim."
Küçük Ejder: (Anında yüzü değişti, gözleri fırıl fırıl dönmeye başladı, oturduğu tabureyi tekmeyle fırlattı) "Ulan sen ne yapacaksın çok parayı? Ha? Fazla para adamı bozar, azı karar çoğu zarar demiş eskiler! Dua et ki kafam güzel, sana harbi davranıyorum. O anahtarları söküp bana teslim edeceksin, o şikayetini de geri çekeceksin! Yoksa yeminim olsun bu sefer sadece kolunu bacağını kırmakla kalmam, dükkanı da içindeki arabaları da senin üstüne yıkarım! Akıllı ol, babamın canını sıkma!"
Ejder, tamircinin suratına tükürür gibi bakıp dükkandan hışımla ayrıldı.
"Bilardo Salonundaki Saltanat"
Ejder, mahalleden çıkıp kendi çöplüğü olan, çıraklarının ve torbacılarının takıldığı o loş, tütün dumanı altındaki eski bilardo salonuna geçti. İçeride tebeşir kokusu ve takırtılar vardı. Masanın başında duran iki adamı Ejder'in girdiğini görünce hemen doğruldular.
Çırak 1: "Hoş geldin Ejder Abi. Ne oldu, hallettin mi o tamirci mevzusunu?"
Küçük Ejder: (Bilardo ıstakasını eline alıp masadaki yeşil çuhaya sertçe vurdu) "Hallettim sayılır... İt gibi korkuyor zaten şerefsiz. Ama o avukat karı adliyede arkamızdan dosya açıp duruyor. Ağabeylerime de söyledim, o karının da biletini keseceğiz yakında. Siz sokakları boş bırakmayın, mekteplerin önündeki o torba işini sıkı tutun. İkizler hapları getirecek akşam, malı piyasaya hemen süreceksiniz."
Çırak 2: "Rahat ol abi, sokak bizde. Kimse bize yan gözle bakamaz bu saatten sonra."
"Baskın: Alkan Amir Sahneye Çıkıyor"
Tam Ejder ıstakayla beyaz topa vuracakken, bilardo salonunun tahta kapısı büyük bir gürültüyle içeri doğru kırıldı! PAAAT! Polis Sesleri: "Yat, yat, yat! Polis! Kıpırdayanın kafasını kırarım!"
Ejder polisin sesini, dışarıdaki o çakarların sesini duyar duymaz sokağın o en hızlı refleksiyle hareket etti. Cebindeki uyuşturucu hap kutusunu anında bilardo masasının deliğinin içine, o derin hazneye fırlattı. Üstünü başını düzeltip, gözlerindeki o trilyonluk hap etkisini saklamaya çalışarak anında kendini topladı, masanın kenarına dikildi.
İçeriye, üzerinde siyah deri ceketi, elinde silahıyla Alkan Amir girdi. Arkasındaki onlarca polis içerideki çocukları duvara yaslarken, Alkan Amir ağır adımlarla Ejder'in karşısına dikildi. Yüzünde o yeraltı pisliklerine nefretle bakan o eski, tecrübeli amir ifadesi vardı.
Ejder'in gözlerinin içine baktı, alaycı bir şekilde gülümsedi ve sokağın o sert polisi edasıyla, hafif İngilizce aksanıyla taşı gediğine koydu:
Alkan Amir: "Game over, Ejder... Game over çocuk. Yolun sonuna geldik. Oyun bitti."
Küçük Ejder: (Kendini bozmamaya çalışarak, diklenerek) "Hayırdır Alkan Amir? Güpegündüz kendi mekanımızda bilardo da mı oynayamayacağız? Ne bu tantana, ne hakkımız var bizim?"
Alkan Amir: (Silahının namlusunu Ejder'in göğsüne bastırdı, sesi çelik gibi soğuktu) "Senin haklarını adliyede Komisere anlatacaktı ama o yok... Onun yerine ben buradayım! Esnaf gasp etmek, adam doğramak, sokakları zehirlemek ne demekmiş şimdi o nezarethanenin soğuk betonunda öğreneceksin. Ters kelepçe vurun bu ite! Alın içeri!"
Polisler Ejder'in kollarına yapışıp onu yere yatırırken, Ejder kelepçelerin arasında hala bağırıyor, deliler gibi hırıldıyordu:
Küçük Ejder: "Beni alamazsınız lan! Biz yedi kardeşiz! Babam bu şehri sizin başınıza yıkar Alkan Amir! Çıkacağım lan, girdiğim gibi çıkacağım!"
Alkan Amir arkasını dönüp bilardo masasından bir top alıp cebine atarken mırıldandı: "Girerken kolay da Ejder... Bu sefer o delikten çıkışın pek lüks olmayacak." Polis otolarının siren sesleri mahalleyi inletirken, Yeddiler'in en küçüğü nihayet adaletin pençesine düşmüştü; ama bu tutuklama yeraltındaki o büyük savaşı durdurmaya yetmeyecek, aksine İhsan Aslanlı'nın namlusunu daha da çok ısıtacaktı.
