117. bölüm · Hesap Günü
115 BÖLÜM: YEŞİLİN İHANETİ VE KÖY YOLU
Rahim Sırdani, zırhlı cipe iyice yayılmıştı. İstanbul'un o kargaşasından, İhsan Aslanlı'nın üzerine çöken yas havasından kilometrelerce uzaktaydı. Kafasındaki tek şey, kurmayı planladığı "yeni dünya düzeni" için gereken yeşil altındı; yani marihuana. Miran, bu işin kitabını yazmış, tohumun toprağa nasıl değeceğini bilen tek adamdı.
Rahim Sırdani: (Kahvesinden bir yudum daha alıp dışarıdaki tozlu manzaraya baktı, İran şivesiyle) "Ulan bu Türk kahvesi de acayip bir şey... İnsanın damarlarındaki kanı mı ısıtıyor, yoksa aklındaki tilkileri mi uyandırıyor, belli değil. Vallah bizimkiler yanında şerbet kalır. Ama şimdi kahve vakti değil, hasat vakti."
Adamı: "Abi, Miran köyde kendi halindeymiş. Bizim İstanbul'da olduğumuzu, neler karıştırdığımızı zerre bilmiyor. Sadece ot ekiyor, satıyor, köşesinde oturuyor."
Rahim Sırdani: (Kıs kıs güldü) "Bilmesin zaten. Eğer bilseydi, çoktan toz olurdu. Miran eskiden bizim için çok iş çevirdi, o zamanlar gençti, gözü karaydı. Şimdi ise işin piri olmuş diyorlar. Ulan o deli, toprağına ne ekerse eksin, benim için altın değerinde. Marihuananın en kalitelisi onun elinden çıkar, bilirim."
Cip, köyün girişindeki bozuk yollarda sarsılarak ilerliyordu. Rahim, pencereyi sonuna kadar açıp köyün ağır, toprak kokulu havasını içine çekti.
Rahim Sırdani: "Yavaşla... Ulan burası cennetin arka bahçesi gibi ama bizim işimiz toprakla değil, o toprağın verdiği zehirle. Durdur şu aracı."
Araç, eski ve yıkık dökük bir kahvehanenin önünde durdu. Köylüler, sanki bir film seti kurulmuş gibi başlarını çevirip bu yabancılara baktılar. Rahim, ceketini düzelterek aşağı indi. Ayakkabıları köyün çamuruna battığında yüzünü buruşturdu ama hemen toparlandı.
Rahim Sırdani: (Kahvedekilere bakarak, sesini yükseltti) "Selamünaleyküm beyler! Bize burada 'Deli Miran' diye birini dediler. Otun, çiçeğin ustasıymış. Söylesenize, nerede bu bizim eski dost? İstanbul'dan selamı var, işimiz düşmüş."
Köylülerden biri, titrek parmağıyla karşı tepenin eteğindeki, etrafı çitlerle çevrili o izbe evi gösterdi.
Rahim Sırdani: (Adamına dönerek, gözleri parlıyordu) "Bak gördün mü? Miran hala o eski deli. İstanbul'da herkes birbirini yerken, o burada kendi krallığını kurmuş. Ama unuttu bir şeyi... Kralın ortağı gelince, krallık el değiştirir."
Rahim, köylülerin meraklı bakışları altında evin yoluna koyuldu. Yol boyunca adamlarına talimatlar veriyordu.
Rahim Sırdani: "Sakın ha, ürkütmeyin adamı. Önce tatlı dille... 'Miran, geçmişi hatırla, büyük kazançlar bizi bekliyor' diyeceğiz. Eğer yamuk yaparsa, o zaman o ektiği çiçekleri burnundan getiririz. İstanbul'un mazotu, pavyonu derken, şimdi de yeşiline çökeceğiz. İhsan Aslanlı, sen kendi derdinle uğraş, ben bu şehrin damarlarına kendi zehrimi enjekte ediyorum!"
Rahim evin bahçesine girdiğinde, gözlerine inanamadı. Her yer yemyeşil, o kendine has kokusuyla insanın başını döndüren marihuana bitkileriyle doluydu. Miran, evin önünde bir sandalyede oturmuş, taze dalları ayıklıyordu. Rahim'i görünce elindeki bıçak havada asılı kaldı.
Rahim Sırdani: (Gülümseyerek yanına yaklaştı) "Selamünaleyküm Miran! Bakıyorum, işleri iyice büyütmüşsün. Hani nerede o eski mazotçu Miran? Şimdi çiçekçi mi oldun ulan?"
Miran, şaşkınlıkla ayağa kalktı. Rahim'in gelişini beklemiyordu, ama o bakışlardaki hırsı gördüğünde, İstanbul'daki fırtınanın buraya, bu huzurlu köyün kapısına dayandığını anlamıştı. İhsan Aslanlı'nın dünyasında fırtınalar koparken, Rahim, bu fırtınanın ortasına kendi tohumlarını ekmeye gelmişti.
Zırhlı cip, Türkiye-Azerbaycan sınırına yakın kırsal yollarda, altındaki asfaltı dövercesine hızla ilerliyordu. Rahim Sırdani, arka koltukta sanki kendi makam odasında oturuyormuş gibi rahattı. Bir zamanlar İstanbul'u haraca bağlayan, yeraltı dünyasının "Tahranlı Kasabı" olarak nam salan İran Mafyası'nın en dişli, en acımasız ismiydi o. Yıllar önce bir süreliğine çekildiği İstanbul'a, şimdi çok daha büyük bir hırsla, çok daha geniş bir ağla geri dönüyordu.
Rahim Sırdani: (Elindeki Türk kahvesini masaya bırakıp adamına döndü, İran şivesiyle) "Bak evlat, bu kahve güzel ama benim damak tadım Tahran'ın o keskin acısına alışık. İstanbul'a döndüğümüzde sadece kahve içmeyeceğiz. Biz oraya bir zamanlar krallık kurmaya gitmiştik, şimdi o krallığı baştan inşa etmeye gidiyoruz. İhsan Aslanlı'ymış, Sani'ymiş... Onlar daha bu şehrin toprağını saksıda çiçek sanıyor. Biz o toprağı kanla suladık zamanında!"
Adamı: "Ağam, İstanbul karışık. İhsan Aslanlı, Muhsay'ın ölümüyle şimdi tam bir volkan gibi. Her yer polis, her yer tetikçi."
Rahim Sırdani: (Kıs kıs güldü, gözlerinde o tehlikeli parıltı vardı) "İhsan'ın volkan olması bizi ilgilendirmez. Biz o volkanın içine kendi dinamitimizi atacağız. Miran'ı yanımıza almamızın sebebi de bu. Ot, İstanbul'un arka sokaklarında altın değerindedir. Raci Sırhan bile bu işten haberdar olsa, önümüzde ceket ilikler. Biz İranlıyız lan! Bizim olduğumuz yerde racon kesilmez, sadece emir verilir."
Köyün tozlu meydanına girdiklerinde, Rahim'in o görkemli duruşu köylüleri bile sindirmeye yetti. Cip durduğunda, Rahim araçtan sanki bir imparator gibi indi. Miran'ı bulduğunda yüzünde o sinsi ama sıcak gülümsemeyle yaklaştı.
Miran: "Ağam? Rahim Ağam? Vay anasını... Rüya mı görüyorum?"
Rahim Sırdani: (Miran'a sarılıp sırtını pat patladı) "İkiz kardeşlerim tabiki benim, başka kim olacak? Vay sen hoş gelmişsen Miran! Sen yokken İstanbul'un tadı tuzu kalmamıştı. Bizim eski İran tayfası seni çok sordu."
Miran: "Ağam, sen İstanbul'dan gideli buralar çöl oldu. Neler ediyorsun? Neden geldin?"
Rahim Sırdani: "İşimiz var evlat. Sen o tohum ekme işine geri döneceksin. Benim evimde, benim korumamda. Her şeyi ben karşılayacağım. O marihuanaları öyle bir ekeceksin ki, İstanbul'un tüm sokakları bizim kokumuzla dolacak."
Tam o sırada ahırın kapısı gıcırdayarak açıldı; Erdem ve o soğuk bakışlı Rus karısı Natasha dışarı çıktı. Rahim, kaşlarını çatarak onlara baktı.
Rahim Sırdani: (Miran'a fısıldayarak) "Miran, kim bu donuz oğlu donuzlar? Ailen mi bunlar? Benim yanımda donuzlarla iş tutulmaz, biliyorsun."
Miran: "Ağam, kardeşim Erdem ve karısı Natasha. Ne iş yaptığımızı biliyorlar, sorma gitsin."
Erdem: (Ukala bir tavırla) "Biliyoruz abi, biliyoruz. İhsan Aslanlı'nın dünyasında herkes birbirini yerken, siz gelip ot ekmeye mi geldiniz?"
Rahim Sırdani: (Erdem'in üzerine doğru yürüdü, yüzüne doğru duman üfledi) "Bak evlat, bizim dünyamızda 'biz' yok, 'ben' varım. İhsan kim, Sani kim... Onlar kendi aralarında dans etsin, biz sahneyi kapatmaya geldik. Senin o gevezeliğin İstanbul'da başını yakar, şimdiden söyleyeyim!"
Rahim adamlarına işaret verdi. Adamlar, bahçedeki tüm marihuanaları profesyonel bir hızla paketlemeye başladılar. O sırada Natasha şaşkınlıkla etrafa bakıyordu.
Natasha: "Burada hayat bitti mi yani?"
Rahim Sırdani: (Gülerek) "Hayır hanımefendi, hayat şimdi başlıyor. İstanbul'da İran Mafyası tekrar ayağa kalkıyor. Ve bu sefer, kimse bizim önümüzde duramayacak."
Miran, Erdem ve Natasha ile birlikte araca bindiler. Rahim, aracın penceresinden son kez o köyün tozlu meydanına baktı. Zihninde, yıllar önce bıraktığı İstanbul'un haritası vardı. İhsan Aslanlı, bir kefilini kaybetmiş olmanın acısıyla yanarken; Rahim Sırdani, o acıdan beslenip İstanbul'u baştan aşağı "yeşile" boyamaya geliyordu. Cip, arkasında devasa bir toz bulutu bırakarak, İstanbul'un karanlık ve kanlı sokaklarına doğru yola koyuldu.
