64. bölüm · Hesap Günü
63. BÖLÜM: AVLUDADAKİ PUSLU HESAPLAŞMA
Mahkemenin ret kararı, İhsan'ın üzerine beton bir blok gibi çökmüştü. Cezaevine dönüş yolundaki o ring aracının sarsıntısı bittiğinde, ruhundaki fırtına yeni başlıyordu. Koğuşun taş zemininde postallarından çıkan ses, içerideki sessizliği dövüyordu.
"Zaman Daralıyor"
İhsan, koğuşun dar koridorunda adeta bir aslan gibi volta atıyordu. Her gidiş gelişinde yüzündeki kaslar biraz daha geriliyor, ellerini arkasında kenetlerken parmak eklemleri bembeyaz oluyordu.
Merdan: (Ranzanın kenarına oturmuş, elinde demli bir çay bardağıyla İhsan'ı izliyordu) "Abi... Gel bir nefeslen. Çay tazelenmiş, bir bardak vereyim de hararetini alsın. Kendini yediğinle kalacaksın."
İhsan: (Duraksamadan, sesi hırıltılı bir öfkeyle çıktı) "İstemez Merdan, kalsın... Çay değil, şu duvarlar üstüme geliyor. Benim buradan çıkmam lazım. Öyle ya da böyle, gerekirse duvarları tırnaklarımla kazıyıp yine çıkacağım! Dışarıda çakallar düğün bayram ediyor, biz burada ranzanın tozunu sayıyoruz. Olmaz... Bu böyle gitmez!"
Merdan: "Adalet bu abi, ağır kanlıdır. Ama elbet tecelli eder."
İhsan: "Adalet mahkemede mola verdi Merdan! Ercüment dışarıda nefes alırken ben burada oksijen tüketemem. O kapı açılacak, o kadar!"
"Kapalı Havanın Soğuk Daveti"
Tam o sırada koğuş kapısının demir sürgüsü büyük bir gürültüyle çekildi. Gardiyan, elindeki anahtarlığı şakırdatarak içeri seslendi.
Gardiyan: "Hadi bakalım beyler! Herkes avluya. Havalandırma vakti."
İhsan: (Pencereden sızan gri ışığa bakarak) "Bu kapalı havada ne avlusu gardiyan? Gökyüzü ağlayacak yer arıyor, biz niye dışarı çıkıyoruz?"
Gardiyan: (Hafifçe sırıtarak) "Hava kapalı ama hoştur be İhsan... Hem fena mı? Betonun kokusu yerine biraz toprak kokusu çekersiniz içinize. Hadi, oyalanmayın, müdürün talimatı; bugün herkes dışarıda olacak."
"Kurtların Arasında"
İhsan ve Merdan, diğer mahkumlarla birlikte ağır adımlarla avluya doğru yürüdü. Kapıdan çıktıklarında suratlarına çarpan o nemli soğuk, İhsan'ın sinirini yatıştırmak yerine daha da biledi. Avlu kalabalıktı ama herkes kendi köşesine çekilmiş, fısıldaşıyordu.
İhsan: (Gözlerini kalabalığın içinde gezdirdi ve uzak köşede, adamlarının ortasında oturan o ismi gördü) "Bak şuraya Merdan... Avluda yine o tipine tükürdüğüm Meran var. Yanındaki çakallarla beraber çöreklenmiş yine."
Merdan: (Sesini alçaltarak) "Abi bulaşma şimdi. Havada zaten barut kokusu var, bir de biz ateşe odun atmayalım. Meran'ın bakışları pek hayra alamet değil."
İhsan: (Ceketinin önünü kapatıp omuzlarını dikleştirdi) "Bırak baksın... Çakalın bakışı aslanı ürkütmez. Ama bugün o avluda ya o gökyüzü yarılacak ya da Meran'ın o sahte krallığı başına yıkılacak. Adımını denk at Merdan, bugün birileri kaşınıyor belli ki."
Avlunun ortasında iki grup arasında görünmez bir hat çekilmişti. İhsan, Meran'ın tam karşısındaki duvara yaslanıp gözlerini düşmanının üzerine dikti. Gök gürültüsü uzaktan duyulurken, avludaki sessizlik patlamaya hazır bir bomba gibi bekliyordu.
Gökyüzü kurşun rengine bürünmüş, adeta yere inmişti. Avlunun beton zemininde esen sert rüzgar, mahkumların paltolarını savururken ortamda buz gibi bir sessizlik hakimdi. İhsan, sırtını soğuk duvara yaslamış, gözlerini ufuktaki tek tük kuşlara dikmişti. Tam o sırada, avlunun diğer ucundan bir hareketlenme koptu. Meran Ağa, yanında en sadık gölgesi Celil ve kalabalık adam grubuyla birlikte, sanki bir orduyu komuta ediyormuşçasına İhsan'ın durduğu köşeye doğru yürümeye başladı.
İhsan'ın yanında duran Merdan, ceketinin önünü ilikleyip dikleşti. Koğuştaki diğer sadık adamlar da birer birer İhsan'ın çevresinde etten bir duvar ördü. İki grup arasında sadece üç adımlık bir mesafe kaldığında Meran durdu.
"Kurt Sofrasında Selam Kelamı"
Meran Ağa, yüzündeki derin çizgilerin arasından hafif, neredeyse fark edilmeyen bir tebessümle İhsan'a baktı. Elindeki kehribar tespihi ağır ağır çeviriyordu.
Meran Ağa: (Sesi, mermer zeminde sürüklenen bir zincir gibi tok ve derinden geliyordu) "İhsan Aslanlı... Geçmiş olsun diyemedik mahkeme için. Duyduk ki kalem kırılmamış ama kapı da açılmamış. Nasip..."
İhsan: (Gözlerini Meran'ın gözlerine kenetledi, istifini bozmadı) "Eyvallah Meran Ağa. Nasipte ne varsa o çıkar karşımıza. Bizim kapımız kapansa da gönlümüz ferah. Sen hayırdır, ordunu toplamış üstümüze yürüyorsun? Avlu dar mı geldi?"
Meran Ağa: (Başını saygıyla hafifçe eğerek) "Haşa evlat... Bizimkisi yürüyüş değil, bir hal hatır sorma nezaketi. Burası mahpus damıdır; dün düşman olan bugün dert ortağı olur. Celil, baksana İhsan Bey'in tayfası tetikte bekliyor. Rahat olun aslanlar, biz buraya racon kesmeye değil, kelam etmeye geldik."
"Bıçak Sırtında Diyaloglar"
Celil: (Gözlerini Merdan'ın üzerinden ayırmadan, eli ceketinin cebinde sabit durarak konuştu) "Ağam doğru der. Ama görüyorum ki İhsan Bey'in ekibi havayı barut kokusu sanmış. Rahatlayın, nefes alın."
İhsan: (Sesi bıçak gibi kesti ortamı) "Bizim çocuklar barut kokusunu sever Celil. Ama en çok da sinsi esen rüzgarı sevmezler. Meran Ağa, lafı eveleyip geveleme. Mahkemeden dönmüşüm, kafam kazan gibi. Sadede gel."
Meran Ağa: (Adımlarını bir tık daha yaklaştırdı, sesi iyice alçaldı) "Sadet şudur İhsan; dışarıda Ercüment'in çakalları uluyor, içeride Savcı Yarkan ensende boza pişiriyor. Sen aslan mısın yoksa köşeye sıkışmış bir kedi mi, onu merak ettim. Çünkü bu avluda iki güneş doğmaz. Ya sen söneceksin, ya bu avlu senin gölgende kalacak."
İhsan: (Hafifçe öne doğru eğildi, aradaki o görünmez sınırı ihlal etti) "Benim sönmem için gökyüzünün yere inmesi lazım Ağa. Sen kendi karanlığına bak. Eğer niyetin beni tartmaksa, terazin bozulur. Eğer niyetin ortaklıksa, benim masamda kalleşliğe yer yok. Şimdi söyle... Dostça mı geldin, yoksa bu sessizliği bozmaya mı?"
"Patlamaya Hazır Dakikalar"
Meran Ağa durdu. Tespihinin şıkırtısı bir anlığına kesildi. Celil, parmak uçlarını hafifçe oynattı; İhsan'ın adamları ise omuzlarını birbirine yaklaştırdı. Avlunun tepesindeki nöbetçi kulesinden gelen telsiz cızırtısı, sessizliği bir kırbaç gibi böldü. Her an bir elin kalkması, bir omuzun çarpmasıyla kıyametin kopacağı o "an" dondurulmuş gibiydi.
Meran Ağa: (Uzun bir sessizlikten sonra) Ferdi Babanda dik dik bakardı ölüme. Bugünlük selamımızı verdik, cevabımızı aldık. Ama unutma; bu avluda hava her zaman böyle kapalı kalmaz. Bazen fırtına, en beklenmedik yerden kopar."
Meran Ağa yavaşça arkasını döndü. Celil, İhsan'a son bir delici bakış fırlatıp ağasının peşinden ilerledi. İhsan, onlar uzaklaşana kadar gözünü bir an bile kırpmadı. Avuçlarının içi terlemiş, yüreğindeki o intikam ateşi iyice harlandmıştı.
Avludaki o gergin bekleyiş, gökyüzünün iyice kararmasıyla daha da ağırlaştı. Rüzgar, beton duvarların arasında ıslık çalarak esmeye başladı; toz ve toprak mahkumların yüzüne vuruyordu.
Gardiyan: (Islık çalarak demir kapıya vurdu) "Hadi bakalım! Hava patlıyor, herkes içeri! Koğuşlara marş marş!"
İhsan, Meran Ağa'nın arkasından bakmayı bırakıp ağır adımlarla koğuşuna döndü. Ranzasının kenarına oturdu, sırtını soğuk duvara yasladı ve gözlerini tavandaki rutubet lekesine dikti. Rüzgarın dışarıdaki uğultusu, onu alıp 1997 yılının o sert kışına, çocukluğunun en karanlık günlerine götürdü.
1997 | SOKAĞIN SERT YÜZÜ
İstanbul'un arka sokaklarında, 13 yaşındaki İhsan'ın omuzlarında dünyanın yükü vardı. Babası İlyas Aslanlı'nın ölümünün üzerinden üç yıl geçmiş, evdeki tencere artık kaynamaz olmuştu. Annesi Feride, dizlerindeki ağrıya aldırmadan evlere temizliğe gidiyor, İhsan ise okul çıkışı elinde iki ağır damacanayla sokak sokak su satıyordu.
Hava bugünkü gibi buz kesiyordu. İhsan, elleri soğuktan morarmış vaziyette yokuş yukarı su taşırken, mahallenin hali vakti yerinde olan çocukları bakkalın önünde toplanmışlardı.
Mert (Zengin çocuğu): "Bakın hele, bizim 'Aslan' parçası yine hamallığa çıkmış. Lan İhsan, bu soğukta su mu satılır? Git de anan sana bir çorba yapsın, gerçi o da elin kapısında yerleri silmekten vakit bulursa!"
İhsan durdu. Damacanaları yere bıraktı. Göğsü inip kalkıyordu ama sabrediyordu. Mahallenin diğer çocuklarından biri, Ali, öne çıkıp Mert'i itti.
Ali: "Kes lan sesini Mert! Adam ekmeğinin peşinde. Helal kazanıyor, senin gibi babasının parasını ezmiyor. İhsan, gel kardeşim şu damacananın bir ucundan da ben tutayım."
İhsan: (Zoraki bir gülümsemeyle) "Sağ ol Ali, eksik olma. Ben alışığım, koymaz bana bu yük."
Ama Mert durmaya niyetli değildi. Arkadaşlarının önünde küçük düşmeyi yediremedi, ağzından o zehirli kelimeler döküldü:
Mert: "Bırakın şunu ya... Anası temizliğe gittiği evlerde kim bilir kimlerin kahrını çekiyor, İhsan da burada sucu başı olmuş. Feride Abla da iyi bilir ya yer silmeyi, diz çökmeyi..."
"Oğulun Namusu"
Mert'in cümlesi bitmeden İhsan'ın gözü döndü. Damacanaları öylece sokağın ortasında bıraktı. 13 yaşındaki o zayıf çocuk, bir anda devleşmiş bir öfkeye dönüştü.
İhsan: (Sesi titreyerek, dişlerinin arasından) "Sen... Az önce benim anam hakkında ne dedin lan?"
Mert daha cevap veremeden İhsan üzerine atıldı. Mert'i yere serip üzerine çıktı. Yumrukları, sadece Mert'in suratına değil; yoksulluğa, babasızlığa ve adaletsizliğe vurur gibi inip kalkıyordu.
İhsan: "Benim anam helal lokma için diz çöküyor lan! Senin gibi züppeler laf etsin diye değil! O elleriyle yer siliyorsa, benim başımı dik tutmak için siliyor!"
Çocuklar araya girmeye çalışsa da İhsan'ı zapt etmek imkansızdı. Mert'in burnundan gelen kan karın üzerine damlarken, İhsan'ın gözlerinden yaşlar boşanıyordu. O gün İhsan Aslanlı, sokağın kuralını ilk kez o yokuşta yazmıştı: "Ekmek için eğiliriz ama namus için dünyayı yakarız."
GÜNÜMÜZ | KOĞUŞ
İhsan, koğuşun soğuk duvarında irkilerek kendine geldi. Elleri hala o günkü gibi yumruk halindeydi. Dışarıda rüzgar daha sert esiyordu.
İhsan: (Kendi kendine fısıldayarak) "O gün o yumruğu sıktığımda söz verdim kendime... Bir daha kimse benim sevdiklerime diz çöktüremeyecek. Ne Meran, ne Ercüment."
