1. bölüm · Kül Ve Saltanat
Giriş
. Anadolu nun, Kızıl Hisar’ın en yüksek kulesindeki büyük taht odası, dışarıdaki kavurucu güneşin aksine, taşın serinliğini ve tarihin ağırlığını taşıyordu. Odanın duvarları, Selçuklu ustalarının elinden çıkmış geometrik desenli taş işçiliğiyle donatılmıştı; her motif, bir önceki imparatorluğun gizemli mirasını fısıldar gibiydi.
Şah Ahmet, gür kahverengi sakallarının ortasında hafifçe çatılmış kaşlarıyla tahtında oturuyordu. Üzerindeki işlemeli kaftan, sadece bir giysi değil, bir devletin vakarıydı. Odada sadece meşalelerin çıtırtısı ve dışarıdan rüzgarla gelen o uğultu duyuluyordu. Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı ve içeriye, zırhı güneş altında parlayan, yüzündeki her yara izinde bir zafer öyküsü taşıyan Arslan girdi. Arslan, odaya girdiğinde adımları yankılandı; sakalsız, keskin yüz hatları ve iri cüssesiyle, bir kurdun çevikliğine sahip olduğunu belli ediyordu. Diz çöktü, başını hafifçe öne eğdi.
Şah Ahmet, parmaklarını tahtın mermer kolçağında ritmik bir şekilde gezdirdi. Bakışlarını Arslan’ın gözlerine dikti. "Arslan," dedi sesi, odadaki o sessizliği bıçak gibi keserek. "Gözlerindeki o gölgeyi görüyorum. Kuzeyden mi, doğudan mı?"
Arslan, yerden kalkmadan başını kaldırdı. Sesi, bir demirci körüğünün derinden gelen uğultusu gibi netti. "Doğudan, Şahım. Perslerden. Haberci az önce sınır boyundan geldi. Topraklarının Pers işgali altında olduğunu, Krezüs'ün oğlu Prens Kyros'un ordularıyla birlikte Ankara’ya doğru ilerlediğini söylüyorlar. Kyros, babasının mirasını geri almak, bu toprakları kendi kanıyla mühürlemek istiyor. Surların dibine dayanmışlar, mancınıkları kurmuşlar bile."
Şah Ahmet, derin bir iç çekti. Tahtından doğruldu, odayı boydan boya yürümeye başladı. Pencereye yaklaştı ve Ankara'nın o sarp kayalıkların üzerine kondurulmuş görkemli kalesinden aşağıya, ufka baktı. "Krezüs'ün oğlu..." diye mırıldandı, neredeyse kendi kendine konuşur gibi. "İnsanlar birbirine düşer, sınırlar değişir ama toprak hep aynı kalır. Onlarla olan meselelerimiz hiç bitmedi, ne dünü unuttuk ne bugünü... Ama konu bu toprakların onuruyken, meselelerin önemi kalmaz."
Arslan, ayağa kalkıp Şah’ın yanına geldi. "Sınır beyleri ne yapmalı Şahım? Çatışmaya girelim mi, yoksa kuşatmanın kırılmasını mı bekleyelim?"
Şah Ahmet, Arslan’a döndü. Gözlerinde, geçmişin ve geleceğin yükünü taşıyan bir kararlılık vardı. "Yardım etmeliyiz Arslan. Her ne kadar onlarla tarihimiz boyunca çekişsek de, her ne kadar çıkarlarımız çatışsa da; zor gün geldiğinde hepsi 'Türk'üm' der. Aynı kandan gelenin davası, bizim de davamızdır. Şimdi git; ordunun en seçkin, en güvenilir savaşçılarını yanına al. Arzak Suyu'nun oradaki cephanelikten neye ihtiyacınız varsa; ok, yay, demir, katran... Ne gerekiyorsa çekin. O kaleye giden yol, sizin kanınızla değil, düşmanın pişmanlığıyla sulansın."
Arslan, bir kez daha başıyla onayladı. Eli, belindeki kılıcının kabzasına gitti. "Baş üstüne Şahım. Güneş batmadan yola çıkacağız."
Arslan odadan çıkarken, Şah Ahmet pencerede tek başına kalmıştı. Dışarıda, Ankara’nın o sert rüzgarı kalenin kulelerini dövüyordu. Uzaklarda bir yerlerde yükselen toz bulutları, Kyros’un ordusunun yaklaştığını haber veriyordu. Şah Ahmet, parmaklarıyla pencerenin kenarındaki oymalı taşı okşadı. "Dara düştüklerinde hepsi bir olur," dedi fısıltıyla. "Şimdi o birliğin vaktidir. Eğer Ankara düşerse, tarih bizi küllerimizle hatırlar."
Kale avlusunda yankılanan at kişnemeleri ve zırh sesleri, yaklaşan büyük savaşın ilk notaları gibi havayı doldurmaya başlamıştı. Ankara, tarihinin en kanlı ve en ihtişamlı gecelerinden birine hazırlanıyordu.
