31. bölüm · Kül Ve Saltanat
30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ
Dağın zirvesindeki taş tapınağın üzerine çöken hava, sıradan bir günün çok ötesinde, adeta kopacak olan büyük bir kıyametin habercisi gibiydi. Gökyüzü tamamen kapalıydı; gri, ağır bulutlar güneşi tamamen örtüyor, dağın keskin hatlarına loş, donuk ve kan donduran bir gündüz ışığı düşüyordu. Tapınağın geniş avlusunda siyah kapüşonlu suikastçılar sessizlik içinde eğitim yapıyor, bazıları yüksek surlarda nöbet tutuyor, bazıları ise ağır giriş kapısında devriye geziyordu. İçeride kusursuz bir disiplin ve ölümcül bir düzen hâkimdi.
Tapınağın en yüksek gözetleme kulesinde, her zamanki gibi demir maskesiyle duran Maskeli Korkut, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde vadiyi süzüyordu. Hemen yanında en güvenilir adamı Mirkan ve keskin nişancılığıyla bilinen kadın suikastçı Gülsüm yer alıyordu. Avlunun bir köşesinde ise henüz on bir yaşında olan, suikast eğitimi alan genç bir çırak, ip merdivende tırmanma alıştırması yapıyordu.
Tam o sırada...
Surların üzerindeki nöbetçinin gözü, aşağıdaki ormanın uçsuz bucaksız yeşilliğine takıldı. Yapraklar aniden, rüzgârdan bağımsız olarak şiddetle hareket etti.
Ve o ses duyuldu:
Vızz!
Karanlığı yırtarak gelen ilk ok, havayı yaran korkunç bir ıslıkla uçtu ve nöbetçinin hemen yanındaki tahta korkuluğa derinlemesine saplandı. Ardından ikinci, üçüncü ve peşisıra gelen düzinelerce ok ölüm yağmuru gibi boşanmaya başladı.
Maskeli Korkut, tehlikeyi anladığı an kılıcının kabzasına uzandı ama her şey bir göz açıp kapayıncaya kadar gelişti.
Uzaklardaki tepelerden fırlatılan zehirli ve ağır bir ok, havadaki gri bulutları delip geçti ve ip merdivende tırmanmakta olan o on bir yaşındaki masum çocuğun göğsünün tam ortasına, kalbine saplandı. Çocuk ağzından koyu bir kan kussu, sessiz bir çığlıkla birlikte ipten koparak aşağıya, taş avluya sert bir çuval gibi yığıldı. Can pazarının ilk kurbanı düşmüştü.
Gülsüm, çırağın düştüğünü gördüğü an dehşet içinde öne atıldı ama oklar etraflarında vınlamaya devam ediyordu.
Gülsüm: (Sesindeki şokla bağırtarak) "Korkut! Saldırı altındayız! Her yerden ok yağıyor!"
Korkut’un maskesinin altındaki gözleri öfkeden kıpkırmızı kesildi. Surlardaki alarm zili acıacı çalmaya başladığında, ormanın içinden hayalet gibi beliren beyaz kapüşonlu suikastçılar dalga dalga koşarak avluya doluşmaya başladı. Onlar sıradan askerler değil, görünmez birer ölüm makinesi gibi hareket eden, siyah kapüşonluların en ezeli düşmanlarıydı.
Mirkan, elindeki çift hançeri kınından çekip Korkut’un önüne siper oldu.
Mirkan: "Saldırı planlı! İçeri sızdılar! Savunma düzeni alın!"
Ön saflardaki beyaz kapüşonlular kısa yaylarıyla seri atışlar yaparken, arkadakiler çelik kılıçlarını ve uzun hançerlerini çekerek tapınağın ana kapısına doğru sel gibi aktı.
Maskeli Korkut: (Demir gibi sert ve yankılanan sesiyle) "Dağılmayın! Siper alın! Kim gelirse gelsin, o beyaz pelerinleri bu avluya mezar edeceğiz!"
Daha tapınağın nöbetçileri tam anlamıyla yerlerini alamamıştı ki, ilk beyaz kapüşonlular çoktan dış avluya ulaştı. Çelik sesleri gri göğün altında patlamaya başladı.
Tak! Tang! Skirr!
Kılıçlar dar koridorlarda, taş sütunların arasında ve kemerlerin altında vahşice çarpışıyordu. İki taraf da insanüstü bir çeviklikle hareket ediyor, kısa mesafeli ve acımasız hamlelerle üstünlük kurmaya çalışıyordu. Siyah kapüşonlu suikastçılar, yıllardır Korkut’tan öğrendikleri o karanlık tekniklerle karşılık veriyor, tapınak adeta tam kapsamlı bir iç savaşa sahne oluyordu.
Avlunun ortasında Gülsüm, sırtını sütuna vererek kendisine yaklaşan iki beyaz suikastçıyı karşıladı. Yayını yakın dövüşte bir sopa gibi kullanarak birinin boğazına geçirdi, hemen ardından belindeki hançeri diğerinin böğrüne saplayarak düşmanı etkisiz hale getirdi. Nefes nefese kalmıştı ama etrafındaki kayıplar artıyordu; siyahlı suikastçılardan bazıları çoktan kanlar içinde yere serilmişti.
Diğer tarafta Mirkan, adeta bir ölüm fırtınası gibi esiyordu. Çift hançerini bir değirmen taşı gibi döndürerek üzerine gelen üç beyaz suikastçıyı aynı anda geri püskürttü.
Mirkan: (Nefes nefese, Korkut’un yanına yaklaşarak) "Korkut! Bunlar sıradan bir birlik değil! Bizim bütün taktiklerimizi, dövüş stillerimizi ezbere biliyorlar! İçeriden biri onlara yol göstermiş olmalı!"
Maskeli Korkut, elindeki uzun palasını savurarak önüne çıkan iki beyaz suikastçının kalkanını tek darbede parça pinçik etti ve onları kılıçtan geçirdi. Maskesinin altındaki soluk alış verişleri hızlanmıştı; gözleri avlunun en karmaşık yerinde, bu saldırıyı yöneten ele arıyordu.
Ve o an... Savaşın en şiddetli gürültüsünün ortasında, avlunun tam merkezindeki büyük taş su sarnıcının üzerine çıkan bir figür durdu.
Beyaz kapüşonlular aniden geri çekilerek yol açtılar. Üzerindeki kar gibi beyaz pelerini rüzgârda dalgalanan, yüzündeki maskeyi yavaşça yukarı sıyırıp çıkaran o lider figür ortaya çıktı.
Maskeli Korkut, o adamın yüzünü gördüğü an olduğu yerde donakaldı. Dünyası baş aşağı dönmüştü. Çünkü karşısındaki bu acımasız, gözü kara suikastçının lideri, yabiri caizse bir zamanlar Korkut’un kendi elleriyle eğittiği, dağlarda altını, zehri, kılıcı öğrettiği en parlak öğrencisi Tufan’dı.
Tufan, yüzündeki o buz gibi, alaycı ve kin dolu gülümsemeyle doğrudan eski üstadının gözlerinin içine baktı. Arkasındaki beyaz suikastçılar ellerindeki kılıçları yere vurarak boğuk bir ritim tutturmaya başladı.
Tufan: (Tok, yankılanan ve kin kokan bir sesle) "Şaşırdın değil mi üstat?.. Yıllar önce o zindanda bana ihanet edip ölüme terk ettiğin o çocuk, şimdi senin o karanlık imparatorluğunu başına yıkmaya geldi."
Maskeli Korkut, bu ihanet karşısında dişlerini birbirine öyle bir sıktı ki, demir maskenin arkasındaki çenesi kasıldı. Elindeki kanlı palasını sıkıca kavradı.
Masketi Korkut: "Demek o zaman o köpek, kuyruğunu sıkıştırıp kaçmakla kalmamış... Şimdi de karşımıza dikilmeye cesaret etmiş! Seni o zaman öldürmediğim için yediğim en büyük pişmanlıktı Tufan, ama bu defa o hatayı tekrarlamayacağım!"
Tufan, Korkut’un bu öfkesine karşı kahkahayla karşılık verdi; elindeki çift taraflı keskin hançeri havaya kaldırıp, gri gökyüzünün altında arkasındaki binlerce beyaz kapüşonluya dönerek kükredi:
Tufan: "YIKIN BU TAPINAĞI! TAŞ ÜSTÜNDE TAŞ, GÖVDE ÜSTÜNDE BAŞ KALMASIN!"
İki tarafın çığlıkları, gri bulutların altındaki bu dağ zirvesinde yeniden koptu. Maskeli Korkut ile eski öğrencisi Tufan’ın yüzleşmesi, kan ve demirin hüküm sürdüğü bu acımasız savaşın en kanlı perdesini aralıyordu.
