8. bölüm · Kül Ve Saltanat
7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES
Anadolu’nun kalbinde yer alan, etekleri dağlarla çevrili o ulu sarayın taht odasına inen o ağır, loş sessizlik, sadece dışarıdaki rüzgarın taş duvarları döven uğultusuyla bozuluyordu. Yüksek pencerelerden sızan soluk akşam ışığı, odanın ortasındaki büyük ahşap masanın üzerine sarı bir şavk bırakıyordu. Anadolu Sultanı Ahmet, günün yorgunluğunu omuzlarında hissederek masasında oturmuş, önündeki gümüş işlemeli tabaktan yemeğini yiyordu; henüz kupasındaki koyu kırmızı şaraptan bir yudum bile almamıştı. Zihnini kurcalayan devlet meseleleri, huduttan gelen kötü haberler ve tahtın geleceği, yediği lokmayı bile boğazına diziyordu.
O sırada odanın devasa meşe kapısı hafifçe gıcırtıyla aralandı. İçeriye giren oğul Cemal’in yüzündeki çizgiler, uzun süredir içini kemiren o hırsın, sabırsızlığın ve içten içe büyüttüğü kuşkuların en büyük kanıtıydı. Adımları odanın mermer zemininde yankılanırken, babasının masasının önüne kadar yavaşça sokuldu.
Cemal: "Hünkarım... Babam... Vaktini alıyorum, biliyorum ama, rahatsız etmek pahasına da olsa görüşmemiz gereken mühim bir husus var. Müsade var mı?"
Sultan Ahmet, elindeki bıçağı yavaşça masaya bıraktı. Başını bile kaldırmadan, omuzlarına binen yükün verdiği ağırlıkla, yorgun ama otoriter eliyle masanın karşısındaki sandalyeyi işaret etti.
Sultan Ahmet: "Otur Cemal... Ayakta dikilme, söyle bakalım derdin nedir, seni bu vakitte buraya getiren tasa ne?"
Sultan Ahmet, ağzındaki lokmayı güçlükle yutup yutkunarak başını kaldırdı; oğlunun o huzursuz ve ateşli gözlerindeki gerginliği çok iyi biliyordu. Sesi, yaşanmışlıkların ve yorgunluğun tonunu taşıyordu.
Sultan Ahmet: "Buyur, söyle dinliyorum oğlum."
Cemal, ellerini dizlerinin üzerine sıkıca kenetledi. İçindeki o yıllardır biriken korku, belirsizlik ve hırs, nihayet dilinin ucuna dökülmüştü. Sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak doğrudan konuya girdi, gözlerini babasının gözlerinden ayırmıyordu.
Sultan Ahmet: "Baba... Ben... Artık lafı uzatmayacağım, doğrudan soracağım. Beni gerçekten kendi varislerin olarak görüyor musun? Bu devletin, bu Anadolu topraklarının tek sahibi olarak bizzat beni belledin mi?"
Sultan Ahmet, oğlunun bu sabırsız ve hırslı sorusu karşısında derin bir iç çekti. Gözlerinde hem bir babanın derin şefkati hem de tecrübeli bir hükümdarın soğuk, mesafeli gerçekçiliği vardı. Başını hafifçe iki yana sallayarak tebessüm etmeye çalıştı ama bu tebessüm yorgun yüzünde acı bir çizgi gibi durdu.
Sultan Ahmet: "Elbette görüyorum oğlum... Siz ikiniz de, hem Ceren hem de sen, benim bu dünyadaki varisimsiniz. Kanımdan, canımdan parçasınız, bu tahtın damarlarındaki kansınız. Bu şüphe de nereden çıktı şimdi? Neden böyle zehirli düşüncelerle doldurursun zihnini?"
Cemal, babasının bu kaçamak ve paylaştırılmış cevabıyla adeta yıkıldı; gözlerindeki o öfke parıltısı dışarı taştı. Kardeşiyle bir tutulmak, tahtın tek ve mutlak varisi olduğunu duyamamak içindeki ateşi hırslandırmıştı.
Cemal: "Yani babam... Senden sonra ben bu tahtın tek sultanı olacak mıyım? Net bir cevap istiyorum, kelimeleri evirip çevirme. Bu tacı tek başıma taşıyacak mıyım, yoksa ortada paylaşılan bir iktidar mı var?"
Sultan Ahmet, oğlunun bu dizginsiz hırsına acıyla baktı. Masanın üzerindeki sürahiye uzanmak istedi ama eli aniden hafifçe titredi. Sesindeki o yumuşak ama otoriter tonu korumaya çalışarak başını kaldırdı.
Sultan Ahmet: "Henüz sen... Henüz bunları düşünme vakti gelmedi Cemal. Daha çok önünde uzun yıllar var, öğreneceğin çok şey var. Git, bu gençliğinin, bu günlerin tadını çıkar... Tahtın yükü kelimelere sığmayacak kadar ağırdır, vakti gelince o omuzlar zaten bu yük altında ezilecek."
Cemal, içten içe kopan fırtınalarla birlikte derin bir tereddüt yaşadı. Babasının bu geçiştiren, netlik vermeyen sözleri onu tatmin etmemişti; aksine içindeki o zehirli kuşkuyu daha da büyütmüştü. Gözleri yavaşça masanın üzerindeki gümüş kadehe kaydı. Titreyen eliyle kupayı kavradı, dudaklarına götürüp şaraptan ağır ağır bir yudum aldı. Gırtlağından geçen o acı sıvı, içindeki öfkeyi bastırmaya yetmemişti. Başını öne eğdi, sesindeki tüm direnci yitirmiş bir halde mırıldandı.
Cemal: "Sen ne dersen o... Baba."
Cemal’in bu kırgın ve kuşkulu sözleri odada yankılandığı an, Sultan Ahmet’in göğsünde ani, keskin ve korkunç bir sıkışma kopuverdi. Yüzü aniden kireç gibi sarardı, kanı çekildi. Boğazından dışarıya doğru, durdurulamaz şiddetli ve boğuk bir öksürük nöbeti fırladı.
Öhö... Öhööö!
Sultan Ahmet, elleriyle masanın kenarına tutundu, nefesi tamamen kesiliyordu. Öksürüğü o kadar şiddetliydi ki, odadaki meşalelerin alevleri sanki bu acıyla ve rüzgarla birlikte titreşip karardı. Cemal, neye uğradığını şaşırarak sandalyesinden fırladı. Babasının sırtına doğru bir adım attı ama aniden gördüğü manzara karşısında eli havada kaldı.
Sultan Ahmet, boğazından gelen o kanlı ve hırıltılı öksürük dalgasına karşı direnmeye çalıştı ancak gücü tükendi. Sandalyesinden geriye doğru kayarak tok bir sesle mermer zemine düştü. Masanın üzerindeki tabaklar, gümüş kupalar devrildi; dökülen şarap taş zeminde koyu bir leke gibi yayılırken, o ihtişamlı oda adeta bir felaketin ortasında kaldı.
Cemal, yere kapaklanan babasının bedenine doğru diz çöktü. Gözlerinden süzülen yaşlar, o sert prensin yüzünü ıslatırken, elleri titrerek babasının omuzlarına dokundu, onu kendine doğru çevirdi.
Cemal: "Baba! Babam... Kurban olayım aç gözlerini, ne olur kalk! Ben... Ben sadece bilmek istemiştim, taht senin olsun, yeter ki sen böyle nefessiz kalma, kalk!"
Sultan Ahmet’in nefesi artık hırıltılı bir fısıltıya dönmüştü. Göğsü son bir kez, büyük bir acıyla ve istemsizce kalktı ve ardından o şiddetli öksürüğü yavaş yavaş, zayıf bir solukla kesildi. Odadaki tüm sesler susmuştu; ne dışarıdaki rüzgarın sesi kalmıştı ne de sarayın gürültüsü. Zaman, Anadolu’nun bu ulu taş odasında sanki tamamen durmuştu.
Sultan Ahmet’in yarı açık kalan gözlerindeki o fer tamamen sönmüş, başı oğlunun dizinin kenarına düşmüştü. Anadolu topraklarını elinde tutan o kudretli hükümdar, hayatının son nefesini oğlunun kolları arasında, o soğuk mermer taşların üzerinde vermişti. Cemal, babasının cansız bedenine sarılıp hıçkırarak, hınçla ve pişmanlıkla ağlamaya başladı; dışarıda inleyen rüzgar ise artık sadece bir imparatorluğun ve bir devrin ölümünü haber veriyordu.
Anadolu Sultanı Ahmet’in cansız bedeni, oğlunun dizinin dibinde o soğuk mermer taşların üzerinde öylece yatarken, taht odasındaki o ağır ve boğucu sessizliği aniden acı dolu bir feryat yırtıp geçti. Cemal, ellerini babasının hareketsiz omuzlarından çekmiş, ellerine bulaşan kanı ve teri fark etmeden kafasını geriye atarak odanın yüksek taş duvarlarında yankılanan o çaresiz çığlığı koparmıştı.
Cemal: "Yardım edin! Allah rızası için yardım edin! Babam... Babam nefes almıyor, duymuyor beni! Hızır yetişin, yardım edin!"
Cemal’in gırtlağından kopan o vahşi ve panik dolu çığlık, sarayın uzun taş koridorlarında yankılanarak kısa sürede tüm muhafızların, nöbetçilerin ve saray halkının yüreğine bir hançer gibi saplandı. Kapıda bekleyen nöbetçiler kapıyı ardına kadar itip içeriye atıldıklarında, karşılaştıkları bu dehşet manzarası karşısında donakaldılar.
Birkaç nefes sonra, taht odasının kapısında o zırhlı ve aceleci adımlar duyuldu. İçeriye ilk girenlerden biri, elleri kılıcının kabzasında, gözleri öfkeyle ve şaşkınlıkla açılmış olan Komutan Hürkan oldu. Onun hemen arkasından, babasının ölüm haberinin ağırlığıyla nefesi kesilen, gözlerinden yaşlar süzülen prenses Ceren adeta koşarak odaya girdi. Sınırın o sert ve kural tanımaz kadını Ceren bile, ortalıkta yatan babasını gördüğü an dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Odanın kapısında sarayın diğer muhafızları ve hizmetkarları yığılıp kalmış, kimse gördüğü gerçeğe inanamamıştı.
Cemal, gözünden akan yaşların yanaklarını yaktığını bile hissetmeden, başını kapıya doğru çevirdi; sesindeki o gururlu, kibirli prens tonu tamamen yok olmuş, yerine çaresiz bir çocuğun yalvarışı kalmıştı.
Cemal: "Hürkan! Durma öyle, çabuk hekimi çağırın! Hekimbaşını getirin buraya, çabuk olun! Babam... Babamın kalbi tekliyor, nefesi kesildi!"
Hürkan, bir an bile tereddüt etmeden başını salladı ve arkasındaki muhafızlara gür bir sesle emretti: "Durmayın! Hekimbaşını derhal buraya getirin, sarayın kapılarını açın!"
Dakikalar, o odada bulunan herkes için yıllar kadar uzun sürdü. Nihayet kapıdan nefes nefese içeri giren yaşlı hekim, elindeki ilaç ve merhem torbasını mermer zemine düşürdü. Hekim, elinin ayağına dolaştığı bir panikle Sultan Ahmet’in cansız yatan bedeninin yanına diz çöktü. Titreyen ellerini ulu hükümdarın göğsüne, boynundaki şah damarına koydu. Birkaç saniye boyunca odadaki herkes nefesini tutmuş, o yaşlı adamın parmaklarından dökülecek tek bir kelimeyi bekliyordu.
Hekim, ellerini yavaşça geri çekti; yüzündeki o solgun ifade ve gözlerindeki derin keder, tüm sarayın kaderinin değiştiğini ele veriyordu. Başını yavaşça iki yana salladı.
Hekim: "Şehzadem... Hünkarımız... Çok geç kaldık. Ne yazık ki elimizden gelen her şeyi yapsak da... Geçti. Sultan Ahmet’in kalbi artık atmıyor. Nefesi... Tükendi."
Bu sözler odaya bir balyoz gibi indi. Ceren, olduğu yere çökercesine diz çöktü, elleriyle yüzünü kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Komutan Hürkan ise kılıcının kabzasından ellerini yavaşça çözdü; başını öne eğerek o ulu hünkara karşı son saygı duruşunda bulundu.
Cemal, hekimin söylediklerini idrak edemez bir halde babasının soğumaya başlayan ellerine uzandı. Gözlerinde inanamamanın ve büyük bir suçluluğun ateşi yanıyordu; çünkü babasıyla ettiği son kavga, kalbine indirdiği o son darbe kulaklarında çınlıyordu.
Cemal: "Yok... Olamaz... Babam bizi bırakıp gitmez. Daha söylenecek sözümüz, alınacak tahtımız vardı... Baba, gözlerini aç! Ne olur kalk!"
Anadolu’nun üzerine kurşuni bir karanlık inerken, o ihtişamlı salon artık bir taht mücadelesinin değil, bir devrin kapanışının meydanı haline gelmişti. Dışarıda esen rüzgar, sanki yeni bir fırtınanın, kanlı ve acımasız günlerin habercisi gibi surları dövmeye devam ediyordu.
Anadolu Sultanı Ahmet’in cansız bedeni hâlâ o soğuk mermer zeminde, sarayın inleyen rüzgarları arasında yatarken; odadaki yas havası, yerini yavaş yavaş buz gibi bir iktidar gerginliğine bırakıyordu. Hekimin ölüm fermanını veren son sözlerinin ardından taht salonunda ipler gerilmiş, herkes sessizliğe bürünmüştü. Zeminle buluşan dökülmüş şarap damlaları, akan kanı andıran koyu bir leke gibi duruyordu.
Cemal, babasının soğuyan elini yavaşça bıraktı. Ayağa kalkarken yüzündeki o hüzünlü ve pişman ifade, yerini saniyeler içinde buz gibi, hırslı ve tavizsiz bir maskeye bıraktı. Üzerindeki o küçük şehzade gömleği sanki o an omuzlarına bol gelen devasa bir zırha dönüşmüştü. Gözlerini odada bulunan komutanların, muhafızların ve devletin ileri gelenlerinin üzerinde yavaşça gezdirdi.
Hiç kimsenin ilk adımı atmaya cesaret edemediği o sessizliği, Cemal’in kendinden emin ve ortalığı inleten gür sesi bozdu.
Cemal: "Babam, Anadolu’nun ulu hünkarı göçtü... Allah rahmet eylesin, mekanı cennet ola. Lakin devlet, başsız kalmaya gelmez. Hudutta düşman kapıda beklerken, taht boş bırakılamaz. Babamın vasiyeti, kanımdaki bu asalet ve devletin bekası adına... Bugünden itibaren Anadolu’nun yeni Sultanı ben, Şehzade Cemal’im!"
Cemal’in bu ani, kimseden onay almadan yaptığı tek taraflı ilan, odadaki havanın bir anda elektriklenmesine neden oldu. Muhafızlar birbirlerine şaşkınlıkla bakarken, kıdemli Komutan Hürkan kaşlarını çatarak bir adım öne çıktı. Ancak ondan önce, yıllardır sarayın dibinde dönen dolapları idare eden tecrübeli Vezir Hamit, ellerini önünde kavuşturmuş bir halde hafifçe öne eğilerek durumu kendi lehine çevirmek için tepkisini gösterdi.
Vezir Hamit, etraftaki şaşkın mırıldanmaları bastıran o kurnaz ve kalın sesiyle araya girdi.
Vezir Hamit: "Sakin olun Beyler, sakin olun! Şehzade Hazretleri haksız sayılmaz; devletin bir saniye bile başsız kalması, düşmana fırsat vermesi demektir. Ecel ermiştir, hünkarımız hakkın rahmetine kavuşmuştur ama saltanat baki kalmalıdır."
Komutan Hürkan, Vezir Hamit’in bu kadar çabuk taraf seçmesine ve Cemal’in buyurgan tavrına dayanamayarak kılıcının kabzasındaki elini sıktı. Sesindeki o askerî sertlik, odadaki tüm dengeleri sarstı.
Komutan Hürkan: "Dur bakalım Vezir Hamit! Daha hünkarımızın mübarek cesedi yerden kalkmadı, teni soğumadı! Hangi kanuna, hangi şuraya dayanarak kendi başına tahtı gasbedersin? Bu devletin ileri gelenleri, beyleri var! Öyle ben oldum bittimle bu işler yürümez!"
Cemal, Hürkan’ın bu cesur çıkışına karşı gözlerini kıstı; karşısında dikilen bu deneyimli komutanın ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu ama geri adım atmaya niyeti yoktu. Üzerine doğru bir adım attı, sesindeki o otoriter tonu sertleştirdi.
Cemal: "Bana kanundan, şuradan bahsetme Komutan Hürkan! Sınırda kılıç sallarken iyi, sıra devleti ayakta tutmaya gelince mi er meydanından kaçacaksınız? Babamın kanı daha kurumadı ama bu tahtın tek varisinin kim olduğunu en iyi sen bilirsin. Tartışmanın lüzumu yok, yeni sultan benim!"
Odanın bir köşesinde, babasının cansız bedenine bakarak sessizce gözyaşı döken prenses Ceren, kardeşinin bu denli gözü dönmüş bir hırsla tahtı ele geçirme çabasını izliyordu. İçten içe, kalbinin en derin köşesinde bu haksızlığı, bu acımasızlığı kabullenemiyordu. Babası henüz birkaç dakika önce, 'ikiniz de benim varisimsiniz' demişken, Cemal’in bu diktatör tavrı Ceren’in midesini bulandırmıştı.
Ceren, titreyen elleriyle yüzündeki yaşları sildi. Yavaşça ayağa kalktı; gözlerindeki hüzün, yerini buz gibi bir öfkeye ve nefrete bırakmıştı. Kardeşinin gözlerinin içine dik dik bakarak, aradaki o sessiz ama ölümcül uçurumu ilk defa bu kadar net belli etti.
Ceren: "Sen... Sen babamın soğuk cesedinin üzerinden basarak mı çıkacaksın o tahta, Cemal? Daha adını anmaya kıyamadığımız hünkarın ölümü üzerinden on dakika geçmedi, sen 'ben sultanım' diye havaya giriyorsun! Bu hırs, bu gözü dönmüşlük seni de bu devleti de yerle bir edecek."
Cemal, Kız kardeşinin bu ağır sözleri karşısında irkildi; yüzündeki kaslar gerildi. Ancak Vezir Hamit, ortalığın daha fazla karışmasını engellemek ve yeni efendisine yaranmak için hemen araya girip lafı değiştirdi.
Vezir Hamit: "Prenses Hazretleri... Yasınızı anlıyoruz, acınız büyüktür lakin devletin bekası her şeyin üstündedir. Şehzade Cemal’in arkasında durmaktan başka çaremiz yoktur. Aksi takdirde içerideki ayrılık, dışarıdaki düşmana en büyük hediyedir."
Ceren, Vezir Hamit’e dönüp küçümser bir gülüşle baktı; içindeki o intikam ve adalet ateşi artık körüklenmişti. Sesini alçak ama odadaki herkesin kemiklerine işleyecek kadar net bir tonda çıkardı.
Ceren: "Bekâ dediğiniz şey, sizin bu yağcılığınız değil, adaletle ayakta kalır Vezir. Bugün bu tahtı zorla ve hırsla ele geçirdiğini sananlar, yarın o tahtın altında nasıl ezileceklerini görecekler."
Cemal, kız kardeşinin bu meydan okumasına cevap vermedi; sadece çenesini dikleştirip arkasını döndü. Babasının cansız bedenini odada bırakarak, adımlarını tahtın bulunduğu yüksek kürsüye doğru yönlendirdi. Her adımı mermerde yankılanırken, Anadolu yeni ve kanlı bir devrin eşiğine resmen adım atıyordu.
