108. bölüm · Kül Ve Saltanat

107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Malatya surlarının üzerine sabahın ilk, soluk ve mahzun ışıkları düşerken; taş odaların kalın duvarları arasında yankılanan tek ses, dışarıdaki rüzgârın uğultusu ve bir annenin evladına sarılışındaki o derin, kelimelere sığmayan sessizlikti. Odânın loş köşesinde, üzerindeki ağır demir zırhın metalik soğukluğunu henüz kuşanmamış olan Ceren, küçük oğlu Serkan’ı kollarının arasına almış, onun saçlarını şefkatle ama bir o kadar da kararlı bir iradeyle okşuyordu.

Serkan, annesinin üzerindeki zırh parçalarını ve belindeki keskin kılıcı görünce minik elleriyle annesinin tuniğine sımsıkı tutundu; gözlerinde o yaşının ötesinde bir korku ve kaybetme endişesiyle başını yukarı kaldırıp fısıldadı:

"Anne... Geri dönecek misin? Bizi... Babam gibi bizi yalnız bırakıp gitmeyeceksin değil mi?"

Ceren, oğlunun bu masum ama yürek delen sorusu karşısında boğazına düğümlenen o acıyı derinlere gömdü. Yüzüne, bir hükümdarın ve bir annenin o sarsılmaz güven veren tebessümünü yerleştirerek oğlunun yanaklarından tuttu ve gözlerinin içine bakarak net bir sesle cevap verdi:

"Elbette döneceğim, oğlum. Merak etme sakın... Seni ve bu toprakları asla yalnız bırakmayacağım. Annen burada, senin yanında."

O vedanın ardından odadaki o yumuşak hava yerini demir gibi sert bir gerçekliğe bıraktı. Ceren, tahta masanın üzerine konulmuş olan çelik zırh parçalarını birer birer üzerine geçirdi. Göğüslüğünü bağladı, kollarını demir levhalarla kapladı ve son olarak o kadim kılıcını büyük bir gururla kınından çıkarıp beline astı. Artık o sadece yas tutan bir kadın değil, Malatya’nın surlarına adını yazdıran bir komutandı.

Ağır adımlarla taş merdivenlerden inip kalenin avlusuna çıktığında, sabahın o keskin ayazı yüzüne çarptı. Avlunun ortasında duran askerlerin ve komutanların bakışları arasında durdu ve bütün meydanı inletecek o gür, buyurgan sesiyle bağırdı:

"Atımı getirin! Çabuk olun!"

Sultan’ın bu ani ve keskin emriyle birlikte ahır taraflarından koşan neferler, Ceren’in o karanlık gece tüyü gibi siyah, iri ve kudretli savaş atını hemen önüne getirdiler. Hayvan yerinde duramayarak eşinirken, kıdemli Başkomutan Davut, büyük bir endişe ve saygıyla Ceren’in önüne doğru bir adım attı. Yüzündeki derin çizgiler, günlerdir yaşanan o kıyımdan duyulan gerginliği açıkça ele veriyordu.

"Sultanım..." dedi Davut, sesindeki o temkinli tınıyla. "Bu erken saatte, bu kadar az bir kuvvetle... Kendinizin bizzat savaş meydanına inmesine emin misiniz? Surların güvenliğindeyken emir vermeniz yeterlidir, risk almamalısınız."

Ceren, bindiği atın üzengisine ayağını basıp heybetle eyerine yerleşirken, başını hafifçe eğip Davut’un gözlerinin içine baktı. Sesinde zerre kadar bir tereddüt yoktu:

"Zorundayım, komutan!" dedi Ceren, buz gibi bir netlikle. "Surların arkasına saklanarak bu savaş kazanılmaz. Onlar bizim kapımıza dayanmadan, biz onların hesap defterini dürüleceğiz. Söyle bana... Sorduğum o hazırlıklar ne alemde? Dediğim kadar o sayısız katran varillerini hazırladın mı?"

Başkomutan Davut, Sultan’ın o kararlı bakışları karşısında başını eğerek onayladı:

"Evet, Sultanım... Emrettiğiniz gibi yüzlerce varil katranı ve yanıcı malzemeyi surların eteklerine ve taarruz yoluna yığdık, hepsi hazırdır," dedi Davut, ardından merakını gizleyemeyerek kaşlarını çattı. "Yalnız... O kadar çok katranı ne yapacağız? Düşman henüz bu kadar yaklaşmamışken..."

Ceren, dudaklarında hafif, tehlikeli ve zafer vadeden bir kıvrımla atının dizginlerini topladı. Gözlerini ilerideki sisli ovaya dikerek komutana doğru eğildi:

"Göreceksin, komutan... Göreceksin!" dedi. Ardından bütün orduya duyulacak o emir cümlesini kesti attı: "Hadi ileri! Düşman daha uyanmadan, o ormanın karanlığını başlarına yıkmak için savaş meydanına gidiyoruz!"

Ceren’in atını ileri sürmesiyle birlikte, arkalarında kalan demir kapılar ardına kadar açıldı. Malatya’nın inatçı neferleri, ellerinde meşaleler ve kılıçlarla arkalarından bir sel gibi akarak sabahın o gri sisinin içine doğru, dönüşü olmayan o büyük taarruz için katıldı.

Malatya’nın sarp ve kasvetli surlarının gerisinde kalan o geniş vadi, sabahın henüz tam anlamıyla dağılmamış koyu gri sisi altında sessizliğe bürünmüştü. Ceren’in liderliğindeki ordu, nizamını bozmadan, atların nalları altındaki nemli toprağın boğuk sesleriyle ilerleyerek savaş meydanının tam ortasına vardı. Atını hafifçe durduran Ceren, siyah pelerinini omuzlarından geriye doğru atarak gözlerini ilerideki stratejik geçitlere ve düşmanın yaklaşması muhtemel olan o geniş araziye dikti.

Yüzündeki hatlar demir gibi sertti; neferlerin her biri, Kraliçe’nin gözlerindeki o kararlılığı görünce tek bir kelime bile etmeden emir beklemeye başladı.

Ceren, demir zırhının çıkardığı metalik hışırtı eşliğinde atının üzerinde hafifçe öne doğru eğildi ve buyurgan, vadide yankılanan sesiyle emrini verdi:

"Şimdi dinleyin beni!" dedi Ceren, net bir tonla. "Yanınızda getirdiğiniz o katran varillerini indirin. Bu katranlarla yürüyün ve hepsini... Düşmanın geleceği, adım atacağı o dar boğazın önüne ve ova yatağına baştan başa dökün."

Askerler, ellerindeki ağır demir varilleri sırtlayıp gösterilen noktaya doğru taşırken, aralarındaki kıdemli neferlerden biri şaşkınlığını gizleyemeyerek öne çıktı. Yayını omzuna asıp endişeyle sordu:

"Affedersiniz Sultanım..." dedi nefer, sesindeki o haklı merakla. "Düşman henüz ortalıkta yokken, bu kadar katranı toprağa dökmenin manası nedir? Neden böyle bir zahmete girip ovayı batırıyoruz? Buna ne gerek var?"

Ceren, soruyu soran neferin gözlerinin içine baktı; dudaklarında hafif, her şeyi önceden hesaplamış bir tebessüm belirdi. Sesini alçaltarak ama karşı çıkılması imkânsız bir otoriteyle cevapladı:

"Siz nedenini düşünmeyin, nefer," dedi Ceren. "Sadece dediğimi yapın. Savaş meydanı sadece kılıçla kazanılmaz; toprak, düşmanın ayağının altında tın vermeden önce hazırlanır. İvedi bir şekilde dökün o katranı."

Emir kesindi. Askerler daha fazla sorgulamadan, katran varillerinin kapaklarını söküp koyu siyah, keskin kokulu sıvıyı toprağın üzerine oluk oluk akıtmaya başladılar. Varillerin dibinde kalan son damlalar bile toprağa emdirilirken, geniş bir alan tamamen yanıcı ve simsiyah bir katran tabakasıyla kaplandı.

İşler tamamlandığında, ordu geri çekilme nizamı aldı. Savaş meydanı şimdi derin bir sükûnete gömülmüştü.

Haçlı ordusundan henüz eser yoktu; ortalıkta ne bir sancak ne de at sesleri duyuluyordu. Sadece rüzgârın o geniş ovada savurduğu toz bulutları ve dökülen katranın o ağır kokusu havada asılı kalmıştı. Herkes yerini almış, elleri kılıçlarının kabzasında, nefeslerini tutmuş bir şekilde o büyük bekleyişin içine girmişti. Ormanın ve sisin öbür ucundan ne zaman geleceği bilinmeyen o fırtına, şimdi toprağın altındaki o siyah sessizlikle buluşmuş, düşmanın üzerine basacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu.