108. bölüm · Kül Ve Saltanat
107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları
Malatya surlarının üzerine sabahın ilk, soluk ve mahzun ışıkları düşerken; taş odaların kalın duvarları arasında yankılanan tek ses, dışarıdaki rüzgârın uğultusu ve bir annenin evladına sarılışındaki o derin, kelimelere sığmayan sessizlikti. Odânın loş köşesinde, üzerindeki ağır demir zırhın metalik soğukluğunu henüz kuşanmamış olan Ceren, küçük oğlu Serkan’ı kollarının arasına almış, onun saçlarını şefkatle ama bir o kadar da kararlı bir iradeyle okşuyordu.
Serkan, annesinin üzerindeki zırh parçalarını ve belindeki keskin kılıcı görünce minik elleriyle annesinin tuniğine sımsıkı tutundu; gözlerinde o yaşının ötesinde bir korku ve kaybetme endişesiyle başını yukarı kaldırıp fısıldadı:
"Anne... Geri dönecek misin? Bizi... Babam gibi bizi yalnız bırakıp gitmeyeceksin değil mi?"
Ceren, oğlunun bu masum ama yürek delen sorusu karşısında boğazına düğümlenen o acıyı derinlere gömdü. Yüzüne, bir hükümdarın ve bir annenin o sarsılmaz güven veren tebessümünü yerleştirerek oğlunun yanaklarından tuttu ve gözlerinin içine bakarak net bir sesle cevap verdi:
"Elbette döneceğim, oğlum. Merak etme sakın... Seni ve bu toprakları asla yalnız bırakmayacağım. Annen burada, senin yanında."
O vedanın ardından odadaki o yumuşak hava yerini demir gibi sert bir gerçekliğe bıraktı. Ceren, tahta masanın üzerine konulmuş olan çelik zırh parçalarını birer birer üzerine geçirdi. Göğüslüğünü bağladı, kollarını demir levhalarla kapladı ve son olarak o kadim kılıcını büyük bir gururla kınından çıkarıp beline astı. Artık o sadece yas tutan bir kadın değil, Malatya’nın surlarına adını yazdıran bir komutandı.
Ağır adımlarla taş merdivenlerden inip kalenin avlusuna çıktığında, sabahın o keskin ayazı yüzüne çarptı. Avlunun ortasında duran askerlerin ve komutanların bakışları arasında durdu ve bütün meydanı inletecek o gür, buyurgan sesiyle bağırdı:
"Atımı getirin! Çabuk olun!"
Sultan’ın bu ani ve keskin emriyle birlikte ahır taraflarından koşan neferler, Ceren’in o karanlık gece tüyü gibi siyah, iri ve kudretli savaş atını hemen önüne getirdiler. Hayvan yerinde duramayarak eşinirken, kıdemli Başkomutan Davut, büyük bir endişe ve saygıyla Ceren’in önüne doğru bir adım attı. Yüzündeki derin çizgiler, günlerdir yaşanan o kıyımdan duyulan gerginliği açıkça ele veriyordu.
"Sultanım..." dedi Davut, sesindeki o temkinli tınıyla. "Bu erken saatte, bu kadar az bir kuvvetle... Kendinizin bizzat savaş meydanına inmesine emin misiniz? Surların güvenliğindeyken emir vermeniz yeterlidir, risk almamalısınız."
Ceren, bindiği atın üzengisine ayağını basıp heybetle eyerine yerleşirken, başını hafifçe eğip Davut’un gözlerinin içine baktı. Sesinde zerre kadar bir tereddüt yoktu:
"Zorundayım, komutan!" dedi Ceren, buz gibi bir netlikle. "Surların arkasına saklanarak bu savaş kazanılmaz. Onlar bizim kapımıza dayanmadan, biz onların hesap defterini dürüleceğiz. Söyle bana... Sorduğum o hazırlıklar ne alemde? Dediğim kadar o sayısız katran varillerini hazırladın mı?"
Başkomutan Davut, Sultan’ın o kararlı bakışları karşısında başını eğerek onayladı:
"Evet, Sultanım... Emrettiğiniz gibi yüzlerce varil katranı ve yanıcı malzemeyi surların eteklerine ve taarruz yoluna yığdık, hepsi hazırdır," dedi Davut, ardından merakını gizleyemeyerek kaşlarını çattı. "Yalnız... O kadar çok katranı ne yapacağız? Düşman henüz bu kadar yaklaşmamışken..."
Ceren, dudaklarında hafif, tehlikeli ve zafer vadeden bir kıvrımla atının dizginlerini topladı. Gözlerini ilerideki sisli ovaya dikerek komutana doğru eğildi:
"Göreceksin, komutan... Göreceksin!" dedi. Ardından bütün orduya duyulacak o emir cümlesini kesti attı: "Hadi ileri! Düşman daha uyanmadan, o ormanın karanlığını başlarına yıkmak için savaş meydanına gidiyoruz!"
Ceren’in atını ileri sürmesiyle birlikte, arkalarında kalan demir kapılar ardına kadar açıldı. Malatya’nın inatçı neferleri, ellerinde meşaleler ve kılıçlarla arkalarından bir sel gibi akarak sabahın o gri sisinin içine doğru, dönüşü olmayan o büyük taarruz için katıldı.
Malatya’nın sarp ve kasvetli surlarının gerisinde kalan o geniş vadi, sabahın henüz tam anlamıyla dağılmamış koyu gri sisi altında sessizliğe bürünmüştü. Ceren’in liderliğindeki ordu, nizamını bozmadan, atların nalları altındaki nemli toprağın boğuk sesleriyle ilerleyerek savaş meydanının tam ortasına vardı. Atını hafifçe durduran Ceren, siyah pelerinini omuzlarından geriye doğru atarak gözlerini ilerideki stratejik geçitlere ve düşmanın yaklaşması muhtemel olan o geniş araziye dikti.
Yüzündeki hatlar demir gibi sertti; neferlerin her biri, Kraliçe’nin gözlerindeki o kararlılığı görünce tek bir kelime bile etmeden emir beklemeye başladı.
Ceren, demir zırhının çıkardığı metalik hışırtı eşliğinde atının üzerinde hafifçe öne doğru eğildi ve buyurgan, vadide yankılanan sesiyle emrini verdi:
"Şimdi dinleyin beni!" dedi Ceren, net bir tonla. "Yanınızda getirdiğiniz o katran varillerini indirin. Bu katranlarla yürüyün ve hepsini... Düşmanın geleceği, adım atacağı o dar boğazın önüne ve ova yatağına baştan başa dökün."
Askerler, ellerindeki ağır demir varilleri sırtlayıp gösterilen noktaya doğru taşırken, aralarındaki kıdemli neferlerden biri şaşkınlığını gizleyemeyerek öne çıktı. Yayını omzuna asıp endişeyle sordu:
"Affedersiniz Sultanım..." dedi nefer, sesindeki o haklı merakla. "Düşman henüz ortalıkta yokken, bu kadar katranı toprağa dökmenin manası nedir? Neden böyle bir zahmete girip ovayı batırıyoruz? Buna ne gerek var?"
Ceren, soruyu soran neferin gözlerinin içine baktı; dudaklarında hafif, her şeyi önceden hesaplamış bir tebessüm belirdi. Sesini alçaltarak ama karşı çıkılması imkânsız bir otoriteyle cevapladı:
"Siz nedenini düşünmeyin, nefer," dedi Ceren. "Sadece dediğimi yapın. Savaş meydanı sadece kılıçla kazanılmaz; toprak, düşmanın ayağının altında tın vermeden önce hazırlanır. İvedi bir şekilde dökün o katranı."
Emir kesindi. Askerler daha fazla sorgulamadan, katran varillerinin kapaklarını söküp koyu siyah, keskin kokulu sıvıyı toprağın üzerine oluk oluk akıtmaya başladılar. Varillerin dibinde kalan son damlalar bile toprağa emdirilirken, geniş bir alan tamamen yanıcı ve simsiyah bir katran tabakasıyla kaplandı.
İşler tamamlandığında, ordu geri çekilme nizamı aldı. Savaş meydanı şimdi derin bir sükûnete gömülmüştü.
Haçlı ordusundan henüz eser yoktu; ortalıkta ne bir sancak ne de at sesleri duyuluyordu. Sadece rüzgârın o geniş ovada savurduğu toz bulutları ve dökülen katranın o ağır kokusu havada asılı kalmıştı. Herkes yerini almış, elleri kılıçlarının kabzasında, nefeslerini tutmuş bir şekilde o büyük bekleyişin içine girmişti. Ormanın ve sisin öbür ucundan ne zaman geleceği bilinmeyen o fırtına, şimdi toprağın altındaki o siyah sessizlikle buluşmuş, düşmanın üzerine basacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu.
