65. bölüm · Kül Ve Saltanat
64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına
Anadolu’nun o sarp, dağların en kuytu ve güneşin bile unuttuğu kayalık sarp geçitleri arasında, adeta yerin dibine gömülmüş gibi duran kadim bir tapınak vardı. Yüzyıllardır bu dağın bağrında saklanan, adını sadece korku ve ihanet fısıltılarıyla duyuran Gölge Tarikatı’nın ana sığınağıydı burası. Tapınağın etrafındaki devasa kayalıklar, doğanın bile bu lanetli yerden kaçmak ister gibi vahşi bir şekilde yükselmesine sebep oluyordu. Etrafta ne bir kuş sesi ne de rüzgârın o sakin uğultusu vardı; burası sadece ölümün ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir mezarlıktı.
Arslan’ın komutasındaki süvari birliği, dağın eteklerindeki sırtlarda, tapınağa tam olarak yaklaşmadan, yüksek bir tepenin ardında durmuştu. Atların nefesleri soğuk havada beyaz birer buhar bulutu oluştururken, neferler en küçük bir ses bile çıkarmamaya özen gösteriyorlardı.
Arslan, atının üzerinde öne doğru biraz daha ilerledi. Sarp kayaların arkasından, aşağıda dipsiz bir vadi gibi uzanan o tapınağın ana girişini ve etrafında dönen az sayıdaki nöbetçinin silüetini gözleriyle tartıyordu. Henüz saldırma vakti değildi; çünkü bu kadar kolay bir baskın, o yeraltı farelerinin kaçması için delik aramasına yol açabilirdi. Sabırlı olmalıydı.
Zırhının demirleri üzerine ağır bir külçe gibi oturmuştu lakin o ağırlık, göğsündeki o devasa intikam ateşinin yanında hiçbir şeydi. Gözlerini tapınağın o devasa, karanlık kapısına dikti. Bakışlarında ne bir heyecan ne de aceleci bir öfke vardı; sadece buz gibi, katı ve sarsılmaz bir kararlılık hakimdi. O kapının arkasında, annesi Fatma Hatun’un kanı, Elif’in o yarım kalmış son nefesi vardı.
Tapınağın içerisi ise dışarıdaki bu dondurucu ve kasvetli havanın tam aksine, dış dünyadan tamamen kopmuş, kendi içinde dönen bir sahte huzurla doluydu.
Geniş taş sütunlarla çevrili ana salonda, meşalelerin yaydığı sarı ve titrek ışıklar duvarlardaki eski kabartmaların üzerinde dans ediyordu. Salonun ortasındaki uzun masanın etrafında toplanmış olan tarikatın liderlerinden Mirkan ve o karanlık işlerin başındaki Gülsüm, yaklaşan fırtınadan tamamen bihaber bir şekilde oturuyorlardı.
Gülsüm, elindeki ince gümüş kâseden yavaşça şarabını yudumlarken, yüzündeki o kibirli ve rahat ifadeyle masanın başındaki Mirkan’a dönerek hafifçe gülmsedi:
"Hâlâ o Anadolu Kalesi’ndeki o soytarı Arslan’ın yasını tuttuğunu söylüyorlar," dedi Gülsüm, sesindeki o zehirli alayla. "Ailesini o odada biçtiğimizde bıraktığımız o sessizlik, sanırım adamın bütün iradesini darmadağın etmiştir. Şimdi dağlarda, köşesinde ağlıyordur."
Mirkan, önündeki harita parşömenini katlayıp masaya bırakırken, kendinden emin bir tavırla başını salladı. Yüzündeki o sinsi çizgiler, kazandıklarını sandıkları o ucuz zaferin kibriyle geriliyordu:
"Köpekler havlar, kervan geçer Gülsüm," dedi Mirkan, tok ve rahat bir ses tonuyla. "Arslan dediğin o nefer, ancak kendi sınırlarını korumayı bilen sıradan bir komutandır. Bizim bu dağlardaki yuvamızı bulması, o sarp kayalardan içeri adım atması imkansızdır. İstihbaratımız sağlam, muhafızlarımız dışarıda kuş uçurtmuyor. O kendi ocağının külleriyle boğula dursun, biz yeni planlarımıza odaklanalım."
Salondaki diğer suikastçılar da bu sözler üzerine hafifçe gülüşerek ellerindeki kâseleri tokuşturdular. Onlar için hayat, her zamanki gibi bir başka kanlı sözleşmeden, bir başka kurbanı beklemekten ibaretti. Dışarıda, o dağın tepesinde kendilerini bekleyen o ölüm meleğinden, Arslan’ın o buz gibi bakışlarından hiçbiri haberdar değildi.
Tepeye yaslanmış olan Arslan ise aradaki mesafeden, içerideki o kahkahaların ve rahatlığın yankısını duyuyormuş gibi dişlerini sıktı. Elini kılıcının kabzasında sıkıca sarıp parmaklarını beyazlatana kadar bastırdı. Zaman daralıyor, o sükûnet fırtınaya dönüşmek için sadece doğru saniyeyi bekliyordu.
Dağın tepesinde, sessizliğin hüküm sürdüğü o an, Arslan’ın elini havaya kaldırmasıyla bozuldu. Tek bir işaretle, tepenin ardında saklanan yüzlerce süvari, sanki bir gölgeymişçesine sessizce tapınağın girişine doğru akmaya başladı. Atların nal sesleri, kayalık zeminde yankılanmadan önce neferler atlarından inmiş, çelik pabuçların üzerinde birer ölüm makinesi gibi kapıya dayanmışlardı.
Tapınağın önündeki nöbetçiler, karşılarında aniden beliren bu çelik yığınını gördüklerinde kaçmaya bile vakit bulamadılar. Arslan, elindeki ağır savaş kılıcıyla kapıyı tek bir hamlede devirdiğinde, içerideki o sahte huzur bir anda cehenneme döndü.
İçeride yankılanan ilk çığlık, tarikatın sonunun habercisiydi. Arslan, önündeki ilk suikastçının boğazına sapladığı kılıcıyla içeri daldı. Ordu, tapınağın dar koridorlarına bir sel gibi doldu. Her köşede, her karanlık sütunun ardında bir boğuşma, bir feryat ve çeliğin ete saplanma sesi duyuluyordu. Gülsüm ve Mirkan, ellerindeki kadehlerle öylece kalakalmış, ne olduğunu anlamaya çalışırken kendilerini kan gölüne dönmüş salonun ortasında buldular.
Arslan, üzerine gelen üç suikastçıyı aynı anda savuşturdu. Kılıcı o kadar hızlı ve vahşi bir şekilde hareket ediyordu ki, her savuruşunda havaya kan damlaları saçılıyor, etrafındaki ceset sayısı saniyeler içinde artıyordu. Mirkan, kaçmaya yeltendi lakin Arslan’ın attığı bir hançer, adamın omzuna saplanıp onu olduğu yere sabitledi.
Arslan, bakışlarını salonun diğer ucunda, köşeye sıkışmış vaziyette duran Gülsüm’e çevirdi. Gülsüm, elindeki kısa kılıcı titreyen elleriyle kavradı. Gözlerinde o eski kibir gitmiş, yerini saf bir dehşet almıştı.
"Demek sonunda geldin, Arslan..." dedi Gülsüm, sesi korkudan çatallanarak. "Ocağını söndürdük, evini küle çevirdik, ne bekliyordun? Seni karşılamamızı mı?"
Arslan, üzerindeki kanları kılıcından sarsarak temizledi ve yavaş, ağır adımlarla Gülsüm’e doğru yürümeye başladı. Yerlerdeki cesetlerin üzerinden atlıyor, çiğnediği her adımda yerdeki kanı ayakkabılarına bulaştırıyordu.
"Beklediğim tek şey senin o canını bedeninden ayırmak, Gülsüm," dedi Arslan, sesi sanki bir mezarın derinliklerinden geliyormuş gibi boğuktu. "Annemin gözlerini, Elif’in o son nefesini geri alamam lakin senin son nefesini kendi ellerimle alabilirim."
Gülsüm, çaresizce hamle yaptı. Kısa kılıcını Arslan’ın göğsüne doğru savurdu. Arslan, vücudunu ustaca kenara atarak kılıcı boşa düşürdü ve kalkanıyla Gülsüm’ün suratına sert bir darbe indirdi. Kadın sendeledi, duvara çarptı, kan içinde yere doğru kaydı. Arslan, ona nefes alacak vakit bırakmadı.
Gülsüm yeniden toparlanıp kılıcını savurduğunda, çeliklerin çarpışma sesi salonu inletti. Kılıçları birbirine kilitlendi. Gülsüm, Arslan’ın gözlerinin içine bakıyordu; Arslan’ın gözlerinde ise ne merhamet ne de duraksama vardı, sadece ocağı sönmüş bir adamın katıksız yıkımı vardı. Arslan, bütün gücüyle kılıcı bastırdı; Gülsüm’ün kolu, kemik sesiyle birlikte uyuştu ve elindeki kılıcı düşürdü.
Gülsüm yere yığıldı, elleriyle zırhı tutmaya çalıştı. Arslan, vakit kaybetmeden kılıcını havaya kaldırdı. Gülsüm’ün boğazına doğru sapladığı o keskin çelik, kadının dudaklarından bir kan seli çıkmasına neden oldu.
Arslan, kılıcı bir kez daha sertçe çevirdi. Gülsüm, cansız bir şekilde yere yığıldı.
Salondaki her şey susmuştu. Geriye sadece koridorlardan gelen son çığlıklar ve tapınağın tavanından sızan dumanın ağır kokusu kalmıştı. Arslan, kılıcını Gülsüm’ün boğazından çekti, kadının kanıyla kızıla boyanmış ellerini izledi. İntikamını almıştı lakin içindeki o devasa boşluk, bu kanlı zeminde bile dolmamıştı. Tapınak, tarikatın son üyeleriyle birlikte artık bir mezarlığa dönüşmüştü. Arslan, arkasına bile bakmadan dışarı, o soğuk geceye doğru yürüdü. Ailesinin intikamı alınmıştı, lakin savaş daha yeni başlıyordu.
